Okulda namaz tartışması

Geçtiğimiz yıl Berlin’in Wedding semtinde bulunan bir lisede 16 yaşındaki bir öğrenciyle okul idaresi arasında yaşanan namaz tartışması, geçtiğimiz hafta bütün Almanya’da gündeme geldi. Okulda namaz kılmak isteyen öğrenciye izin verilmemesi üzerine Berlin İdare Mahkemesi’nin okullarda namaz kılınabileceğine hükmetmesi farklı yorumlara neden oldu.

Mahkeme, kararın gerekçesinde, Anayasa’nın 4. Maddesi’ne atıfta bulunarak öğrencilerin din özgürlüğü gereği okulda ibadet edebileceklerini belirtiyor. Din özgürlüğünün soyut bir olgu olmadığını kaydederek ibadet yapma hakkını da içerdiği yorumu getiriyor.
Temyiz yolu açık, yani itiraz edilerek değişmesi mümkün olan bu kararın gerekçesi, Müslüman kökenli öğrencilerin okullarda namaz kılmasını doğru bulan kesimler için de sahiplenilen gerekçelerin başında geliyor.
Ancak Almanya’da farklı dini kökenden gelen öğrencilerin bugüne kadar hiçbir devlet okulunda ibadet etmemesi, mahkemenin tabiriyle “ibadet etme hakkını kullanmaması” dikkat çekiyor.
Mahkeme kararı, doğal olarak Milli Görüş, DİTİB vb. gibi dine dayalı politika yapan Türkiyeli kurum ve örgütler tarafından büyük memnuniyetle karşılandı. Ama karardan en az onlar kadar sevinç duyan bir kesim de Protestan ve Katolik kilisesinin temsilcileri oldu!

KİLİseler namaz kararInI neden selamladI?
Kiliseleri memnun eden şey, Müslüman öğrencilere ibadet etme imkanı sunulması değildi kuşkusuz. Berlin’de kiliseler din dersinin devlet okullarında ana dersler arasında yer alması için yoğun bir kampanya yürütmüş ve bu yıl içinde konuyu halkoylamasına götürmüştü. Yani kiliselerin bu memnuniyeti, söz konusu kararın kendi planlarına hizmet etmesinden kaynaklanıyor. Planları ise eğitimin laik ve bilimsel ilkelere göre sürdürülmesi yerine, dinin temel bir motif haline getirilmesi.
Berlin’de demokratik, laik bir eğitim anlayışını savunanlara karşı halkoylamasında kaybeden kiliseler, mahkemenin bu kararını kullanarak okullarda etkin olmanın derdindeler.
Dini değerleri politik malzeme yapan kurum ve kuruluşlar bir yana bırakılırsa, karar Almanya’da yaşayan bazı Türkiye kökenli vatandaşlar arasında farklı tepkilere neden oldu.
Etnik ve dini kökenleri yüzünden uzun yıllar hor görülmüşlük ve dışlanmışlık hissi taşıyan vatandaşların bir bölümü için okullarda namaz kılma imkanı elde edilmesi doğal olarak olumlu bir karar olarak anlaşıldı. Bir kesim de okulun ibadet değil, eğitim yeri olduğu, hangi gerekçeyle olursa olsun çocuklar arasında bölünmüşlük gündeme geleceği için kararın yerinde olmadığını savundu.
Okulların dine ve dini kurumlara hangi mesafede duracağı konusu, dünyanın her yerinde ve uzun yıllar boyu tartışılan bir konu oldu. Kimsenin dünyayı yeniden keşfetmesine gerek yok. Okulun tüm dinlere eşit mesafede kalması gerektiği ve öğrencilerin dini kurallara göre değil, bilimsel değerlere göre yönetilmesinin anlamlı ve uygun olduğu gerçeği de, tarihi gelişimin ortaya koyduğu bir sonuç oldu.
İnsanların bir dine bağlı olup olmayacağı, bu dinin gereklerini ne ölçüde yerine getirip getirmeyeceği kendi tasarrufunda olmalıdır. Kişiler bu konudaki tercihleri ve davranışları nedeniyle elbette hor görülme ya da baskı altına alınmamalıdır. Ancak, hele de okul gibi henüz büyüme gelişme, öğrenme çağındaki gençlerin bulunduğu ortak kamusal bir alanı, kişisel tercihlerin uygulama alanı haline getirmek, inanç özgürlüğü anlamı taşımaz.
Diğer taraftan Berlin’deki öğrencilerin sorunu ister Müslüman kökenli ister Hıristiyan kökenli ailelerden geliyor olsunlar, inanç ve ibadet özgürlüğünden mahrum olmak mıdır? Ya da farklı dinlere farklı uygulamalar mı söz konusudur?
Bu soruların cevabı açıktır. Hukukun temel ilkelerinden biri insanların ihtiyaçlarıdır. Hayata hazırlanmak üzere eğitim gören çocuk ve gençleri etnik veya dini kökenlerine göre kategorilere ayırmak, ilk bakışta ibadet serbesti gibi kulağa hoş gelecek uygulamalarla da olsa, tarihin tecrübesiyle elde edilmiş laik eğitimin altını oymak anlamına gelir.
Berlin Mahkemesi’nin aldığı bu kararı Müslüman kökenlilere mahkemeden bir “jest” olarak değil ama birçok velinin, birçok bilimsel, demokratik kuruluşun da dile getirdiği gibi, laik eğitim anlayışının görmezden gelinmesi; insanları dini kökenlerine göre gruplaştırmaya hizmet eden bir adım olarak görmek gerekir.
YENİ HAYAT

Ayaklarımızı yere basalım!

Bütün düşünceler serbest, bütün kültürler eşit olsun, hiç kimse etnik, dini kökeni ve politik görüşleri nedeniyle ayrımcılığa uğramasın. Tamam hepsi doğru ama dinin özel bir sorun olduğu ve devlet okullarına sokulmaması gerektiği unutulmamalı. İşte bu nedenle Berlin Senatosu’nun mahkeme kararını temyize götürmesini selamlıyoruz. Bazı kesimler tarafından yapılan “gizli İslamlaştırma” çığlıkları ile aşırı tepkilerde bulunmadan karara göz atmakta yarar var.
Kararda hiçbir okul, mescit açmaya mahkum edilmedi, sadece şikayetçi kişinin dini vecibelerini yerine getirmesine olanak sunulması gerektiğine hükmedildi. Şikayetçi öğrenci de  hiçbir sorun çıkarmadan, okulun  işleyişine zarar vermeden dini vecibelerini yerine getirmek zorunda. Kararın başka bir özelliği de tek bir olaya bağlı olarak alınmış olması. Mahkeme dini vecibelerin yerine getirilmesi temel hakkına çok yüksek bir değer verdi. Burada şikayetçinin bunları mutlaka okul saatleri içinde yerine getirmek zorunda olup olmadığı araştırıldı. Şikayetçi bunun zorunlu olduğu konusunda mahkeme heyetini ikna etmiş olmalı ki böyle bir karar çıktı.
Birilerinin dediği gibi çıkan bu kararla “su bentleri” mi yıkıldı? Biz hayır deyip sağduyu çağrısı yapıyoruz. Uygulamayı durdurma kararı ile şimdiki karar arasında 1,5 yıl zaman vardı. Bu sürede değişik dinlerden çok sayıda öğrenci ibadet hakkı için başvuruda bulunabilirdi ama olmadı. İslami örgütlerden de bu konuda herhangi bir girişim olmadı. Bunun nedeni entegrasyondan yana olanların böyle bir tartışmadan yana olmamaları. (Bu arada en ilginç olan Berlin Protestan ve Katolik kiliselerinin kararı sevinçle karşılamaları tabi ki…) Ayaklarımızı yere basalım!

Eğitim ve Bilim Sendikası (GEW) Berlin
şubesi Yönetim Kurulu

Beğeniriz veya beğenmeyiz bu hukuksal olarak doğru bir karar

Almanya’da yaklaşık 50 farklı ülkeden gelen 3,8 ile 4,3 milyon Müslüman, bugün ülke nüfusunun neredeyse yüzde 4’ünü oluşturuyor. Müslümanlar arasında en büyük grubu 2,5 milyonla Türkler oluşturmaktadır.
Müslümanların büyük çoğunluğunun Alman toplumuna iyi entegre olduğunu birçok araştırma kanıtlasa da bazı problemlerin yaşandığı da bir gerçek. Örneğin kimi zaman Müslüman çocukların, genellikle de kız çocuklarının, yüzme ve cinsellik derslerine katılmalarına izin verilmemesi ya da sınıf gezilerine gitmelerinin engellenmesi, din derslerini kimin vereceği, okulda başörtüsü, ibadet odası gibi sorunlar güncelliğini korumaktadır.
Tüm bu sorulara ortak bir yanıt bulabilmek amacı ile Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble 2006 yılında Almanya İslam Konferansı’nı (DIK) hayata geçirdi. DIK, diyalogun ve uyumun gelişmesine katkıda bulunmak üzere bugüne kadar dört defa toplandı.
Dördüncü İslam Konferansı’nın sonucun da çalışma gruplarının elde ettiği‚ “ara sonuçlar” yukarıda değinilen önemli bazı noktalarda gelişmelerin sağlandığını göstermektedir.
Özellikle okullarda ortaya çıkan konularda bazı önerilerde bulunulmuştur. Berlin İdari Mahkemesi, Müslüman öğrencilerin tüm derslere katılma zorunluluğunun yanında okulların gerektiğinde ders programını bozmayacak şekilde dini gereklilikleri yerine getirmeye olanak sağlamasını tavsiye etmiştir. Okulda namaz kılma ile ilgili mahkeme kararını da bu çerçevede görmek gerekmektedir. Beğeniriz veya beğenmeyiz bu hukuksal olarak doğru bir karardır.
Almanya’da din dersine gelince yasal dayanak, Alman Anayasası’nın 7. maddesidir. Adı geçen maddenin 3. fıkrası, din dersinin ilk ve ortaöğretim okullarının ders programlarında yer alan seçmeli bir ders olduğunu; dersin, devletin denetim hakkı saklı kalmak kaydıyla dinsel kuruluşların temel ilkeleri ile uyuşum içinde verilmesi gerektiğini hükme bağlar. Devlet dersin içeriği, kapsamı ve konularına tarafsızlık ilkesi gereği karışmaz; bu yetkiyi dini cemaatin sorumluluğuna bırakır. Dini cemaat, dersi kendi inanç ilkeleri çerçevesinde verir; tarafsız olmak ya da sadece bilgi vermekle mükellef değildir.
Bugüne kadar sadece bazı eyaletlerdeki okullarda okutulan “İslam bilgisi”, anayasanın 7. Maddesi ile güvence altına alınmış bir din dersi niteliğinde değildir, eyaletlerin kendi sorumluluk alanlarında sınırlı bir konumdadır. Anayasaya uygun bir İslam dersinin uygulanmasına engel teşkil eden zorluklardan biri de, Almanya’daki bütün Müslümanları temsil edecek nitelikte, dini cemaatler yapısına uygun, bir dinsel topluluğun bulunamaması, bulunanlarında koşulları yerine getirememesiydi. Bu sorunun hala çözülememiştir.
Geçtiğimiz yıllarda Almanya’da İslam teolojisine yönelik kurulan kürsülerle birlikte, ilahiyatçı ve İslam dersi öğretmenlerinin yetiştirilmesi mümkün hale gelmiştir. Burada aynı zamanda İslam dini öğretim yöntemlerinin düzenlenmesine yönelik gerekli çalışmalar da sürdürülmektedir.
Dünya görüşümüze göre dinin devlet kurumlarının( özellikle okulların) içinde veya dışında bırakılması konusunda farklı görüşlerde olabiliriz ama Almanya’da hukuksal durum bundan ibarettir.
Almanya Türk Veli Dernekleri Federasyonu din dersinin “Din Bilgisi” olarak, burada yetişmiş öğretmenler tarafından, seçmeli ders şeklinde verilmesinden yanadır ve bu yöndeki girişimleri destekler.

*Almanya Türk Veli Dernekleri
Federasyonu (FÖTED) Genel Başkanı