SPD nereye koşuyor?

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve kapitalizmin “ebedi zaferi”nin ilanıyla birlikte; yani sermayenin “sosyal barışı” bozduğu ve işçi sınıfına “çök yere!” dediği andan itibaren, SPD’nin, emek-sermaye çelişkisinden nemalanma dönemi de esasta bitmiştir!

Quo Vadis SPD?Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 27 Eylül seçimlerinde tarihinin en ağır yenilgisini aldı. Oy oranı yüzde 11,2’lik  kayıpla yüzde 23’e gerileyen SPD, bu sonuçla 1998 genel seçimlerinde başlayan ve 11 yıl süren hükümet ortaklığı dönemine de son vermek zorunda kaldı. Bir yanda yaşanan büyük oy kaybı, diğer yanda hükümet ortaklığını kaybetme şeklinde ortaya çıkan ağır fatura, parti içinde yaşanması beklenen olası gelişmelerin de tetikleyicisi oldu.

Sorun nedir?
Görünürde, bugünkü SPD’nin iki sorunu var: Bir; inandırıcılık sorunu. İki; politik çizgi sorunu. Bu iki sorun, tarihi seçim yenilgisinde ne denli bir rol oynamışsa, bu yenilgi de şimdi o denli bu sorunların katmerleşmesinde bir rol oynamaktadır. Seçim öncesine kadar, SPD içerisinde, partinin seçmenler açısından inandırıcılığı sorununun, parti çizgisinde herhangi bir değişiklik yapmadan çözülebileceği görüşü hakimdi. Seçim sonuçları, bu görüşün hakimiyetini yerle bir etti. Şimdiyse, inandırıcılık sorununun, parti politikasında bazı rötuşlar yaparak çözülebileceği görüşü hakim olmakta.
SPD’nin muhalefete düşmesi, sorununun bu doğrultuda çözülmesi açısından kuşkusuz bir kolaylık sağlayacaktır. Yalandan kimse ölmez! Ve mecliste muhalefete düşmüş partilerin talep etme ve karşı çıkma konumu, burjuva parlamentarizmi geleneğinde son derece meşru bir yoldur. Gelgelelim, bu yol, meşru olduğu kadar da meşhurdur! İktidarda iken sermayenin isteklerini kuzu kuzu yerine getiren partilerin, muhalefete düştüklerinde “aslan” kesilmelerine seçmenler alışıktır.
Ne var ki, SPD’nin aslan kesilmesinin (solculuğunun!) başka sınırları da var. Birinci sınırı, 11 yıllık iktidar dönemi politikalarıdır. İnandırıcılık adına SPD’nin kendi 11 yılını esasta mahkum etmesi, kendisini inkar etmesini gerektirir. Bunu yapmaz, ayrıca yapamaz da! Üstelik kendisini inkar eden bir parti, seçmenler açısından da pek inandırıcı bulunmaz. Daha kötüsü, geçmişin unutulmasını da pek bekleyemez, zira SPD’nin son 11 yıla damgasını vuran politikaları, yeni iktidarca da esasta sorgulanmamakta. Tersine; hazin(!) ama gerçektir: yeni hükümet, SPD’nin ektiklerini biçerek ilerleyecektir! Hazindir, çünkü bu gerçek, SPD’nin hükümet politikalarına karşı geliştirmek isteyeceği muhalefetle profil kazanmasını da zorlaştıracaktır.
Aslan kesilmesinin ikinci sınırı, SPD’nin “devlet sorumluluğu”dur. Almanya’da meclisteki mevcut partilerin hiçbiri, SPD kadar “devlet sorumluluğunu” tarihiyle kanıtlamış değildir. Bu özelliğin SPD’de bu denli gelişmiş olmasının nedeni, onun Alman işçi hareketinin içinden Marksist bir kitle partisi olarak çıkıp, ancak bir süre sonra da ona yabancılaşmış olmasıdır. SPD, işçi sınıfının muhalefet partisi olarak doğmuştur. Bu olgu, onun seçmenlerce algılanmasını baştan şekillendirmiş ve şartlandırmıştır. Kitlelerdeki bu algı ve bu algıdan doğan beklentiler, bugüne kadar şu veya bu düzeyde diri kalmıştır. Kısacası, SPD’nin kendi sınıfına yabancılaşması gerçeği ile, sınıfının ondan beklentisi arasında hep bir çelişki olmuştur. SPD’nin “devlet sorumluğu”yla, sınıfının ondan beklediği sorumluluk arasındaki çelişkinin de kaynağı bu çelişkidir. Başka bir deyişle, muhalefet olması beklenilen bir partinin muhalif kimliğinin hakkını vermesiyle, “devlet sorumluluğu”nun gereklikleri arasında baştan bir uyuşmazlık vardır. Çünkü, “devlet sorumluluğu”, aynı zamanda sorumlulukla yürütülen bir muhalefeti ya da muhalefette de sorumluluğu gerektirir!

Başarının sırrı
Demek oluyor ki, inandırıcılık ihtiyacı ile pratikte uygulanan politik çizgi arasındaki çelişme, yani her burjuva partinin seçmen kitleleriyle yaşadığı bu klasik çelişki, SPD açısından hep özel bir yoğunlukla yaşana gelmiştir. Kitlelerin SPD’yi lanse edilen şekliyle algılamaları, her ne kadar onların gerçek durumu anlamaları bakımından bir yanılsamaya işaret ediyorsa da, SPD’yi de baskılayan, ona temel çelişkisini sürekli yaşatan olgudur da. Ancak diğer yandan, kitlelerin SPD’ye bu temel çelişkisini sürekli yaşatan algısı/beklentisi, aynı zamanda  SPD’nin de bir avantajıdır! SPD bir işçi partisi olarak emek sermaye çelişkisinden doğmuş, ancak bir burjuva partisine dönüşmesiyle birlikte, bu çelişkinin çözümünü değil, tersine devam etmesini kendi varlık nedeni olarak görmüştür. Dahası, bu çelişkiden adeta nemalanan bir parti olmuştur.
Bu bakımdan, esasta birbirleriyle çelişen çıkarların (başta emek ile sermaye arasındaki çıkar karşıtlığı), “uyumlu” hale getirilmesinin SPD tarzı politikaların karakteristiği olması şaşırtıcı değildir. Bu son derece zor bir iştir ve SPD bunu yakın zamana kadar başarmıştır da! Ne var ki, bu bağlamda, istenildiği kadar önemli şahsiyetlere (Schumacher, Wehner, Brand vb.) dikkat çekilsin; SPD’nin bu “zor zanaatı” yakın zamana kadar başarmış olmasının asıl nedeni başkadır. Esasta da dünya ve ülke koşullarının “sosyal devlet” politikalarının uygulanmasını olanaklı kılmış olmasıdır!
“Sosyal devlet” politikalarının uygulanabilme koşulları var olduğu sürece, SPD, belirtilen temel çelişkisiyle yaşayabilmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve kapitalizmin “ebedi zaferi”nin ilanıyla birlikte; yani sermayenin “sosyal barışı” bozduğu ve işçi sınıfına “çök yere!” dediği andan itibaren, SPD’nin, emek-sermaye çelişkisinden nemalanma dönemi de esasta bitmiştir! Çoktan sermayenin partisine dönüşmüş bir partiden, sermayenin başlattığı genel saldırıya karşı direnişe geçmesi beklenemezdi elbette. SPD de geçmedi zaten! Bu olmadığı gibi, Bad Godesberg programıyla şekillenen politik çizgisini, Alman sermayesinin karlarını ve pazar payını sürekli artırmasına endeksleyen SPD, sermayenin bu amaçları için ileri sürdüğü bütün talepleri büyük bir işgüzarlıkla da yerine getirdi (Agenda 2010, Hartz IV, özelleştirmeler, emeklilik yaşının 67’ye çıkartılması vb.). SPD bunları yapmakla, aslında gerçek politik çizgisine ihanet etmemiştir. Ama, kendisini ve tarihini belirli bir şekilde algılayan kitlelerin beklentilerine “ihanet” etmiştir. Üstelik, “diz çöktürülen” emekçi kitlelerin tam da beklentilerinin arttığı bir süreçte! Kitleler, beklentilerinin doruğundayken, SPD’yi, yanında bulmak şöyle dursun, sermaye ile birlikte ona “çök çök!” diye bağırırken bulmuşlardır!

Sol Parti’nin SPD için anlamı

SPD içerisindeki bugün sesleri daha gür çıkmaya başlayan “sol kanat”ın temsilcilerine bakacak olursak, SPD belirtilenleri yapmakla “büyük bir hata yapmıştır”, “soldan merkeze kaymıştır”, “kendi kimliğine aykırı davranmıştır”! Hayal kırıklığına uğramış SPD’li bir işçinin böyle düşünmesi anlayışla karşılanabilir ama, bu partinin yönetiminde bulunanların olup biteni böyle açıklamaları ya ustaca bir demagoji ya da Don Kişotluktur! Zira, izlenen politikalar, SPD programının ruhuna aykırı değildi. Taktiksel hatalar da değildi. Olup biten, sağ reformist bir stratejinin (Bad Godesberg programı) önünde sonunda kaçınılmaz olan iflasıydı!
Peki, içinde bulunduğumuz tarihi ekonomik kriz koşullarında, dünyada ve Almanya’daki sınıf çelişkilerinin daha da keskinleşeceğini göz önünde bulundurduğumuzda; SPD’nin kitleler nezdindeki erime ve çözülme sürecini durdurabilecek olan nedir? Olabilirlikler bakımından pek çok şey söylenebilir. Ancak, şu kesin görünüyor: SPD’nin kendisinin bu süreci durdurma mecali yoktur.
SPD’nin bu süreci durdurmasının anahtarı, Sol Parti’dir. Mevcut koşullarda, Sol Parti’nin SPD açısından oynayabileceği rol, aynı kandaki şekerin kandan ayrılarak hücre içine girmesini sağlayan insüline benzemektedir! SPD, önünde sonunda, bu insülini alacaktır, aksi durumda adım adım organlarını yitirecektir!
İlginç bir durum: Almanya çapında güçlenen Sol Parti, son 30 yılda gelişen sınıf ilişkileri ve çelişkileriyle ters düşen SPD’nin çözülüşünün önce eseriydi, şimdiyse nedeni olmakta. Öte yandan ama, kitlelerin karşılanmayan beklentilerini, şimdilik bu partinin şu veya bu ölçüde karşılıyor görünmesi, SPD için aynı zamanda bir şanstır. Neyin şansı? Sermayenin partisi olmaktan çıkmaksızın yeniden kitleler nezdindeki inandırıcılığını kazanma şansı!
Sol Parti’nin bu rolü oynayıp oynamayacağı ve SPD’nin bu insülini iğneyle mi yoksa hapla mı alacağı (yani iki parti bir süre sonra birleşecek mi yoksa koalisyonlarla mı idare edeceği), hep “öğretici olan gelecek”te görülecektir!

MEHMET SARAY