Oyuna gelmeyelim

Ekonomik krizin faturasının emekçilerin sırtına bindirilmesi yönünde bolca planın yapıldığı şu dönemde, sermaye partileri, basını ve politikacılar bir kez daha yerli ve göçmenler arasındaki bölünmeyi derinleştirmeyi hedefleyen tartışmaları alevlendirdi. “Uyum sağlamak istemeyen göçmenlerin cezalandırılması” üzerinden sürdürülen tartışmanın asıl amacı işsizliğe, yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı ortak mücadeleyi engellemek.
Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in* başta Türkiye ve Arap ülkelerinden gelen göçmenler olmak üzere, yerli ve göçmen yoksullara karşı yaptığı düşmanca açıklama, dinmek yerine genişleyerek devam ediyor.
İlk bakışta “marjinal” olarak tanımlanan sözlerin sarf edilmesinin ardından, haftalık dergiler, gazeteler ve televizyon kanalları; göçmenler, özellikle de Türkiye kökenliler arasında eğitimsizlik, işsizlik, devletten yardım alma, “uyum sağlamaya yanaşmama” gibi temel sorunları öne çıkararak, Sarrazin’in açmış olduğu yarığı genişleterek kampanyayı sürdürüyorlar.
Hal böyle olunca, doğal olarak seçimlerin hemen ardından “Neden böyle göçmen karşıtı tartışma sürdürülüyor?” sorusu akla geliyor.
Halbuki, önceki yıllara göre özellikle muhafazakar partilerin göçmenlerin sırtından açıktan seçim kampanyası sürdürmemesi, bir olumluluk olarak kayda geçilmişti.

İYİ VE KÖTÜ GÖÇMEN AYRIMI
Basın ve politikacılar tarafından uyum sağlamak istemeyenlerin cezalandırılması üzerinden sürdürülen tartışmalarda ifade edilenlerin önemli bir bölümü, bugüne kadar bir çok kez telaffuz edilen klişelerden öteye geçmiyor.
Sarrazin’in açıklamalarına lehte ve aleyhte gösterilen tepkilerin eksenini değiştirmek için CDU’lu politikacılar Wolfgang Bosbach ve Peter Müler devreye girerek göçmenlerin uyum sağlamak istemediğini gündeme getirdiler ve gösterilen kurslara gitmeyenlere verilen yardımların kesilmesini istediler.
Yeni bir talep olarak sürülen bu cezalandırma isteği aslında bir kara cahillik örneği. Çünkü mevcut yasalara göre zaten uyum kurslarına katılmayan göçmenlere verilen devlet yardımı kesiliyor. Ama Bosbach ve Müller, sanki böyle bir cezalandırma yasal olarak yokmuş gibi, tartışmanın seyrini değiştirmek, Sarrazin’i perdelemek için “göçmenlere uyuma direndiğini” bir kez daha gerçekleri çarpıtarak gündeme getirdiler.
Bütün bu tartışmaların bir bölümünde ise dozaj biraz daha artırılarak “iyi” ve “kötü” göçmen gruplarından söz edilerek, sadece yerli ve göçmenler arasında değil, aynı zamanda göçmenler arasında da bir bölünmenin yaratılmak istendiği anlaşılıyor. Sarrazin de zaten demecinde daha çok “yoksul Türkler ve Araplar” hedefe konulmuştu.
Örneğin Der Spiegel dergisi 42. sayısında yer alan “Sakıncanın politikası” başlıklı haber-analizde açıkça “bazı göçmen grupları”nın iyi uyum sağladığını öne çıkartarak şöyle soruyor: “Neden Ruslar, Polonyalılar, Ukraynalılar, Koreliler ya da Vietnamlılar uyumu başarıyor da Türklerin büyük bir bölümü bunu yapamıyor?”
Almanya’nın genel olarak göçmenlerle sorununun olmadığı ifade edilirken, en büyük grubu oluşturan Türkiye kökenlilerle uyumu istemedikleri için zorlukların olduğu en çok telaffuz edilmeye başlanan “yeni olgulardan” biri olarak sayılabilir.

PEKİ, BU TABLONUN SORUMLUSU KİM?
2.7 milyon ile Almanya’da en büyük göçmen grubunu oluşturan Türkiye kökenlilerin doğrudan hedef haline getirilmesi, elbette yürütülen “bölme” stratejisinin bir parçası.
Spigel’in yanı sıra Wirtschaftswoche dergisi de, “Türkler”, “diğer göçmenler” ve “Almanlar” sınıflandırması yaparak verilerle Türklerin ne kadar devletten yardım aldığını, eğitimde ne kadar başarısız olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Türkiye kökenlilerin işsizlik ve yoksulluğuna dair ortaya atılan veriler kuşkusuz bir gerçeği ifade ediyor.
Türkiye kökenliler arasında işsizlik ve yoksulluğun, Alman toplumuna oranla çok daha yüksek olduğu yeni değil. Bu ülkede yaşayan herkes bunu biliyor. Yine, Türkiye kökenli gençler arasında yüksek okul bitirenlerin sayısı az iken, diploma almadan okuldan ayrılanların sayısı da çok yüksek.
Şimdi çıkıp Berlin özgülünde bu rakamları “Türkler”, “AB ülkelerinden gelen göçmenler” ve “Almanlar” olarak tasnif ederek, hem de Sarrazin’in açıklamalarını haklı çıkarmak için yüksek sesle ifade etmenin anlamı nedir? Bu neye hizmet ediyor?
Sadece göçmenlere özgü olmayan ve ama göçmenler arasında çok daha ağır yaşanan bu sorunların varlığı ortada. İşsizlik, yoksulluk, eğitim alanında yaşanan sorunlar vb., bütün bunlar sonuçlar. Belli göçmen kesimleri hedef göstermek üzere bu sonuçlara işaret edenlerin, bu sorunların gerçek nedenlerini sorgulamak gibi bir amaçlarının olmadığı da gayet açık.
Günümüzde, bütün kapitalist ülkelerde emekçilerin karşı karşıya oldukları işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik gibi sorunların nedenlerini sorgulamak, alternatifleri tartışmak yerine, “suçlu” gibi belli göçmen kesimleri parmakla işaret etmek ve bu sorunları neredeyse “etnik kimliklerle” açıklamaya çalışmakla ne amaçlanıyor olabilir?

ZAMANLAMA TESADÜF DEĞİL
Göçmenlerin ya da belli ülke kökenli göçmenlerin hedefe konduğu tartışmalar, kampanyalar ilk kez olmuyor ve bunun sonuncusu olmayacağı da açık. Ancak, şu iki soruyu yanıtlamakta yarar var: Birincisi; belli ülke kökenli göçmenler seçim kampanyalarında malzeme yapılmadığı halde, neden hemen seçimin ardından, henüz koalisyon görüşmeleri sürerken göçmenler yeniden hedefe kondu, buna neden ihtiyaç duyuldu? İkincisi; bu tür kampanyalarla sadece ve esas olarak da belli göçmen gruplarının hedeflendiğini söylemek, söz konusu kampanyaları böyle değerlendirmek doğru mudur?
İlk bakışta, özel olarak yeni bir durum-sorun olmadığı halde, belli ülke kökenli göçmenler üzerinden bir tartışmanın canlandırılması anlaşılmaz gibi gözüküyor. Ancak, nasıl bir süreçten geçtiğimiz dikkate alındığında, bu ‘anlaşılmaz’ gibi gözüken şey, gayet anlaşılır hale geliyor.
Göçmenlere karşı sürdürülen kampanyanın kurulma çalışmaları devam eden “Siyah-Sarı” koalisyon hükümetinin bir bütün olarak emekçilere karşı yeni saldırı planları kararlaştırdığı günlere denk gelmesi elbette tesadüf değildir. (Sayfa 6’daki yazıya bakınız) Krizin faturasının emekçilerin sırtına nasıl yıkılacağının ele alındığı hükümet görüşmelerinde, özellikle Hartz IV yardımı alanlara karşı yeni yaptırımlar da gündemde. Tartışmalar sırasında sürekli devletten yardım alan Türkiye kökenli ve diğer göçmenlerin sayılarının gündeme getirilmesi, uyum kurslarına katılmayanlara verilen yardımların kesilmesi yönündeki çağrıların yapılması, yoksul göçmenler üzerinden Hartz IV yardımı alan işsizlere yönelik yeni bir saldırı planının gündeme gelmesi ihtimalinin yüksek olduğunu akla getiriyor.
Şunun altını çizmemiz gerekiyor: söz konusu tartışmalar ve kampanyalar ile sadece ve esas olarak da göçmenler hedeflenmiyor. Belli ülke kökenli göçmenler hedefe konmuş gözükse de, gerçekte bunun üzerinden emekçilerin gerçek gündemleri değiştirilmeye, bilinçler bulandırılıp, hedefler saptırılmaya çalışılıyor.
Bu tartışmanın, yeni hükümetin yerli ve göçmen emekçilere karşı hangi kararlar aldığını ya da almak istediğinin üstünü örtmeyi hedeflediği ortadadır. En önemlisi de, işsizliğe, yoksulluğa, artan ekonomik-sosyal saldırılara karşı önümüzdeki dört yıl içinde daha güçlü bir toplumsal muhalefetin olacağı da öngörülüyor. Dolayısıyla bu süreçte saldırı planlarına karşı yerli ve göçmen emekçilerin ortak mücadelesini zayıflatmak isteyen güçler, bir kez daha emekçileri bölme taktiği ile yoksul göçmenleri hedefe koymuş bulunuyorlar. Ama biz bunun asıl olarak Almanya’daki bütün uluslardan emekçilere karşı geniş bir saldırı planının parçası olduğunu biliyoruz.
Bu yönlü çabalar, kampanyalar karşısında ne yapılması gerektiği sorusunun cevabı da burada yatıyor: Yerlisi ve göçmeni ile, emekçiler olarak ortak sorun ve talepler etrafında birliği ve ortak mücadeleyi güçlendirmek! Bu yönde ilerlendiği, bu anlamda toplumsal muhalefet güçlendiği ölçüde, söz konusu kirli kampanyaların etkisi de zayıflayacaktır.

ASIL ONLAR UYUMA ZARAR VERİYOR
Tartışılanlara bakıldığında uyuma, göçmenlerin uyum sağlamaya yatkın olmadığını ileri sürerek, yatkın hale getirilmeleri için gerektiğinde cezalandırmaya gidilmesini savunan sermaye basını ve sözcülerinin bu tutumu en büyük zararı veriyor. Göçmen emekçilerin çoğunluk toplumuna mesafeli durmasını isteyenlerin pusuda beklediği de bir kez daha görüldü. Keza Türkiye kökenliler cephesinden uyumun gerçekleşmesini istemeyen milliyetçi-şoven çevreler ve egemen medya da bu yönde Türkiye kökenliler arasında çabasını yoğunlaştırarak, “Almanlar bizi istemiyor” v.b anlayışını güçlendirmeye çalışıyorlar.
Yani, her iki kesimde de yerli ve göçmenlerin gerçek anlamda birleşmesini istemeyenler ve bunda çıkar sağlayanlar, son tartışmaları fırsat bilerek bir kez daha eteklerindeki taşları dökmeye çalışıyorlar.

YÜCEL ÖZDEMİR

* Sarrazin’in açıklamasının anlamı için Yeni Hayat 2. sayıya bakılabilir