Almanya’nın merkezine seyahat

Son kitabınızda neler anlatılıyor?
Almanya’daki sözde güzel yeni dünyayı anlatıyorum. İş yaşamından, sokaktan ve ırkçılıktan örneklerle bu dünyanın pek de güzel olmadığını göstermeye çalışıyorum. Kendi gözlemlerim, araştırdığım kesimlerle beraber olarak onlar gibi çalışarak, yaşayarak yaptığım gözlemler bunlar.

Bundan yaklaşık iki yıl önce bir Callcenter’de çalışarak gözlemlerinize başladınız. Orada yaşadıklarınız ve daha sonraki gelişmelerle ilgili bilgi verebilir misiniz?
Köln’de bir Callcenter’de çalıştım. Herhangi bir malı satmak, bir konuda kontrat imzalatmak için elimden geleni yapmam, yalan söylemem zorunluydu. Yaşadıklarımı kamuoyuna yansıttıktan sonra bazı koşulların değiştiğini öğrendim. Tüketiciyi koruma kurumları harekete geçti, Federal Tüketiciyi Koruma Bakanlığı, sahtekarlığı yasaklamasa da sınırlayan bir yasa çıkardı. Callcenterler de, Almanya’da sınırlamalar getirildiği için işyerlerini yurtdışına taşıdılar. Örneğin Türkiye’ye. Çok düşük ücretler, çok kötü çalışma koşullarıyla başta Quelle olmak üzere orada bürolar açtılar.
Köln’de beraber çalıştıklarımdan biri Türkiye kökenliydi. Ben ona Murat adını verdim. Murat, genellikle döner dükkanı çalıştıran Türkiyelilere telefon ediyor ve devlet daireleriyle sorun yaşamamaları için bir tabela almalarının zorunlu olduğunu söylüyordu! Çok az Almanca bilen ‘müşteri’lerle dahi Almanca konuşması ve kendini Horst Müller diye tanıtması dikkatimi çekti ve nedenini sordum: “Almanlardan korkarlar, daha fazla saygı duyarlar. Bu da satışı arttırır” cevabını aldım. Bu ‘Murat’ bir işçi ailesinin çocuğuydu. Zorluk içinde yaşamışlardı. Sonra çalışmaya başlamış ve biri Bergisch Gladbach’ta olmak üzere iki fabrikada işçi temsilciliği kurmaya kalkışmış ama işten atılmıştı. Daha sonra Callcenter’de iş bulduğunu, nasıl yalan söyleyeceği, sahtekarlık yapacağı konusunda eğitildiğini ve bu işi kıvırdığını anlattı.

Enternasyonal bizi bİRleştirdi
En yorucu çalışmanız olarak değerlendirdiğiniz fırında neler yaşadınız?
Evet ikinci durağım bir fırın oldu. Lidl mağazalarına ekmek pişiren büyük bir fırında çok kötü koşullarda çalıştım. Daha fazla dayanamayacak duruma geldiğim için bir ay sonra işi bıraktım. Her tarafım yanık içindeydi, çok hızlı çalıştığımız için düşüyor, kalkıyor, yaralanıyor, yanıyor ama buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyorduk. Savcılık, çektiğim film yayınlandıktan sonra  işveren hakkında dava açtı. Lidl de fırınla sözleşmesini iptal ettiğini açıkladı.

İşçilerin tepkisi nasıldı?
Fırında çok sayıda Türkiye kökenli işçi de çalışmaktaydı. Gerçekten de işçiler arasında en cesur olanlar göç kökenli olanlardı. Şimdi de bakın her işletmede göçmen işçiler işten atılmaya, feragate karşı daha önde ve kararlı mücadele ediyorlar. Bir sendikacı arkadaşım göçmen işçilerin sendikalarda örgütlenme oranının çok yüksek olması ve onurlarını korumak için direnmeleriyle açıkladı bunun nedenini. Fırında da iki kez işçi temsilciliği kurma girişiminde bulunulmuş. Bunu yapanlardan biri Türkiye diğeri Bosna kökenli iki işçi olmuş. İkisinin girişimi de patron tarafından bastırılmış ve ikisi de işten atılmış. Türk işçilerden biri işten ayrıldığım gün gelip Günter Wallraff olduğumu anladığını ama çalışmamı engellememek için bunu açıklamadığını söyledi. Bir başka anım da, çalışmamızı zorlaştıran arabalardan birini iterken ıslıkla çaldığım Enternasyonal marşıyla ilgili. Nasıl olsa kimse anlamaz diye rahat rahat Enternasyonal’i çalarken, Türkiyeli işçilerden biri bana baktı, göz kırptı ve yumruğunu havaya kaldırdı.

Gerçek daha da korkunç“Kavgamız ölüm kalım kavgası” mı diyor işçiler?
Gerçekten öyle…
Geçenlerde Stuttgart’taydım. Orada Daimler’de neler oluyor bitiyor inanılacak gibi değil. 20 bin sözleşmeli işçi, 20 bin taşeron işçi çalışıyor. Taşeron işçiler çok düşük ücretle çalıştırılarak sömürüldüğü gibi sözleşmeli işçilere de onların sayesinde baskı yapılıyor. Taşeron işçiler 12 saat çalıştırılıyor, 8 saatin ücretini alıyor. Sözleşmeli işçilere de “ayağınızı denk alın, dışarıda milyonlarca işçi çok düşük ücretlerle çalışmaya hazır bekliyor” şantajı yapılıyor. Bunu taşeron firmalara sonsuz haklar tanıyan yasalara imza atan SPD’li süper bakan Clement’e borçluyuz. Sosyal hak gaspları, yoksulluğu azgınca arttıran yasalar Almanya’yı o hale getirdi ki, kitabıma “Ülkenin Merkezine Keşif Yolculuğu” adını verdim. Yoksulluk artık kader haline geldi. Babadan oğla geçiyor. Toplumun orta tabakası denilen kesimler bile yoksullukla karşı karşıya. Zenginlere her türlü olanak sunuluyor, sağlık sistemi tamamen paralı hale getirilmeye çalışılıyor. Artık “yoksullar erken ölüyor” sözü, bir ajitasyon cümlesi olmaktan çıktı. Aylık geliri 1400 Euro’nun altında olanların 10 yıl daha az yaşadığı belgelenmiş durumda. Ölüm kalım kavgası değil mi bu?

Üçüncü durağınız evsizlerin yaşadığı sokaklar oldu. Orada neler keşfettiniz?
Köln’de tren istasyonunun arkasında evsizlerle beraber yaşadım. Şansım varsa bir evsizler yurdunda geceledim. Buralarda gizli kamerayla çektiğim film 15Aralık’ta ZDF’te gösterilecek. Evsizlerin arasında her kesimden insan vardı. İşsiz kalanlar, hastalar, cezaevinden çıkanlar, boşandığı için kriz yaşayanlar, alkol ve uyuşturucu bağımlıları, borçlarını ödemeyip sokağa ‘düşenler’ ve çok az da olsa macera arayıp 10 gün Köln’de 10 gün Frankfurt’ta belki de 10 gün dünyanın bambaşka bir yerinde sokaklarda sabahlayanlar. Çok zor koşullarda yaşıyorlar. Geçen yıl kış soğuk geçti. Ben az bir hastalıkla atlattım ama arkadaşlarımdan biri donarak öldü. Frankfurt’ta evsizlerin geçici barındığı yurtların durumu çok kötüydü. Yaşadıklarımı anlattıktan sonra şehir yönetimi yurtlara insani koşullar getirilmesini kararlaştırdı.

Sadece rengİm farklıydı
Son olarak da ırkçılığın boyutunu keşfetmek için bir Afro-Alman oldunuz. Almanya’da bu konuda keşfedilecek bir şey kalmış mıydı?
‘Irkçılık yok’ diyenlere, sadece birkaç milimetrelik bir boyanın ırkçılığı göstermesi açısından ilginç bir keşif gezisi oldu. En kolayı da buydu. Sadece tenimin rengini değiştirdim ve başıma kıvırcık bir peruka taktım. Yaşadıklarımdan çoğunu filme yansıtamadım. Yayınlayabilmek için gizli kamerayla çekim yapılan herkesten izin alınması gerekiyordu. Bu nedenle yayınladıklarım izinli olanlar. Örneğin bir spor kulübünün taraftarları sadece siyah olduğum için yaşam hakkımı gasbetmeye kalkıştılar, polisler olmasaydı belki ölmüştüm.
Almanları zorla ırkçı göstermek istediğiniz, provokasyonlar yaptığınız eleştirisine ne diyorsunuz?
Filmimin yüzeysel olduğunu, sadece Almanların ne kadar ırkçı olduğunu göstermek için provokasyonlara giriştiğimi, siyahları rengarenk gömlek, kıvırcık saçla klişelere uygun canlandırdığımı söyleyenler oldu. Ben yaşadıklarımı biliyorum. Eğer söyledikleri doğruysa zorlamayla Afro-Alman olmuştum. Sadece rengim değişikti, Almanca’yı iyi konuşuyordum ve buna rağmen ırkçılığa maruz kaldım. İyi ya işte; bir de Almanya’ya yeni gelmiş bir siyahi olsam neler olurdu kim bilir? Tüm çektiklerim yayınlanabilseydi film çok daha iyi olabilirdi, ama yine de çok sayıda siyahiden ‘biz bunların bin katını yaşıyoruz’ diye destek aldım. Önemli olan “Yeni Güzel Dünya”nın cilasını kazımaktı. Ben elimden geldiğince kazıdım ve gerçeği göstermeye çalıştım.

> Söyleşi: Semra Çelik