Eğitim sistemi nereye gidiyor?

İnsanın -giderek artan şekilde- ekonomik servete dönüştürülmesi gereken hammadde olarak görüldüğü bir toplumda eğitim ne hale gelir? Elit ve üstün yeteneklilerin teşvik edilmesi, anaokullarında standart eğitimin uygulanması önerileri, öğretim süresinin kısaltılması, okula başlama yaşının düşürülmesi, sınıf atlama, “bakalorya sistemi”ne (Bacholor-Master) geçilmesi ve özelleştirme girişimleri aslında durumu çok net şekilde ortaya koyuyor.

Hammadde olarak  insan
Bir zamanların başbakanı Helmut Kohl,1980’li yıllarda “Zeki çocuklar, maden kaynaklarından yoksun bir ülkenin gerçek maden kaynaklarıdır” demişti. SPD/Yeşiller Hükümeti de aynı çizgide kaldı. Schröder de, “Geleceğe yapılan yatırım, gençlerin kafalarında bugün başlar” diyerek Kohl’un yolundan devam etti.
Daha ileri giden bir açıklamaysa sermayeye danışma hizmeti veren “McKinsey & Company” şirketi tarafından 2000 ve 2002 yıllarında düzenlenen ‘Eğitim Girişimi’ toplantılarında yapıldı. Bu “Neoliberal Düşünce Fabrikası”nın toplantılarından birinde konuşan Berlin Hür Üniversitesi sosyoloji  profesörü ve Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü sahibi Wolf Lepenies, eğitimin şimdiye kadar olduğu gibi sosyal bir hizmet olarak görülmekten çıkarılması, ekonomik yatırım olarak ele alınması gerektiğini söyledi. Ona göre bu “insani sermaye”nin üçte ikisi okul veya üniversitelerde değil aileler tarafından ve yetişkinler dünyasında eğitilmeliydi.
OECD tarafından yaptırılan PİSA araştırmaları da bu temel saptamadan ileri gitmiyor. Kendini insani sermayenin üretilmesiyle sınırlıyor.
Eğitimle birlikte kullanılan sözcüklere baktığımızda her şey açıkça ortaya çıkıyor: İnsani hammaddenin işletilmesi, değer yaratma, ekonomik yatırım ve insani sermaye olarak eğitim… Pazarın egemen olduğu toplum biçimine hizmet edecek insanların yaratılması için eğitim yapılması da normal görülüyor.

Neoliberal düşünce üretim merkezleri
Eğitimin bir hizmet olarak liberalleştirilmesi, değişik örgüt, araştırma merkezi ve özel kurumlar tarafından sağlanıyor. Bunların arasında 1995 yılında kurulan dünya ticareti kurallarını belirleyen ve Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya sermayesi ağırlıklı Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve OECD de var.
Bunların planlarına göre eğitimin her alanı serbest pazara açılacak ve ihtiyaca uygun yaratıcı, kar getirici ve esnek insanlar pazarın sahipleri tarafından yetiştirilecek. İlkokuldan yetişkin eğitimine kadar eğitimin her alanı kamu kontrolünden çıkarak özel eğitim tekellerinin sorumluluğuna verilecek. Bunun sonucu ise, eğitimin meta olduğu ve bu metayı da sadece parası olanın satın alabileceğidir.
Almanya’da 1977’de kurulmuş olan Bertelsmann Vakfı ve Yeni Sosyal Piyasa Ekonomisi İnisiyatifi (INSM) de, sermayenin çıkarlarına dayanan bir toplumsal politika oluşturmayı hedeflemektedir.
> Bu kuruluşun geliştirdiği ‘Eğitim Manifestosu’, eğitimin yeniden yapılandırılmasının tüm izlerini taşımaktadır:
1. Çocuk eğitimine olabildiğince erken yatırım yaparak yetenek rezervlerinin ortaya çıkarılmasını sağlamak.
2. Kalitenin güvence altına alınması için tüm Almanya çapında öğrencilerin okul başarılarının ölçülmesi, düzenli okul denetimleri yapılması.
3. Eğitim kurumlarına daha fazla özgürlük tanınması, eğitimin merkezi kurallarla düzenlenmesinden vazgeçilmesi, bunun yerine ‘özerklik’ ve rekabetin geçirilmesi.
4. Eğitimin esasını, kişisel gelişim ve olgunlaşma değil, ileriye dönük ekonomik yatırımın oluşturması.

“Homo materia” ve     bıyolojik korsanlık
Filozof Günther Anders, başka bir bağlamda “homo materia” sözcüğünü kullandı. Homo materia, insanı organlarıyla, biyolojik ve psikolojik yapısıyla ve ondan eğitim sayesinde nasıl yararlanılacağını değerlendirmektedir. Kısacası onu değerli bir hammadde kaynağı olarak görür. İnsan kaynağı, doğal bir zenginlik olarak eğitim sürecinde sermayenin yararına, yaratıcı, kar getirici ve esnek hale getirilmelidir.
Burada yapılan bir çeşit ‘biyolojik korsanlık’tır. ‘Biyolojik korsanlık’ terimi, tekellerin üçüncü dünya ülkelerindeki biyolojik ve genetik kaynakların patentini alarak kullanım hakkına sahip olmaları ile ilgili olarak kullanılmaktadır. Zenginliklerin gerçek sahibi olan, üreten, yetiştiren bölge halkı böylece yoksulluğa mahkum edilmektedir.
‘Biyolojik korsanlık’ doğal kaynaklara yönelik büyük bir hırsızlıktır. Bunun eğitim sistemine uygulanması ise, egemen toplumsal grupların insani kaynakları ele geçirmesi ve biçimlendirmesinin garanti altına alınması demektir.
Bu anlayışa göre insan, hareketli, esnek, şekil değiştirebilen biridir. Yaratıcıdır, düşünce üretir, ilham sahibidir, bütün kişisel dağarcığını çalıştığı şirketin hizmetine sunar, bağımsız hareket eder ama bu bağımsızlık sadece sistemin kendisine koyduğu sınırlar içerisindedir ve kişiliğini piyasanın ihtiyaçlarına göre ayarlar.

Eğitimin ticarileştirilmesinin sonuçları
1. Eğitimin ticarileştirilmesi, eşitsizliği daha da keskinleştirecek ve özellikle göç kökenli çocuklar ile yoksulların çocukları üzerinde haksız bir uygulamaya neden olacaktır. Aşağıda olanlar, aşağıda bırakılacak, yukarıda olanlarsa daha fazla haklarla donatılacaktır.
2. Çocukların yeteneklerini geliştirmelerine olanak kalmayacaktır. Çocukların kurduğu hayaller, imgeleme yetileri, günlük hayalleri, oyunları, deneme yanılma yoluyla elde ettikleri bilgiler eğitim içinde gereksiz görülecek ve eğitimde bunlara yer verilmeyecektir.
3. Eğitim süresi kısaltılacak, bu da kişiliğin gelişimini engelleyecektir. Sermaye açısından eğitime ayrılan zaman dilimi oldukça uzun görülmektedir; bu Almanya’nın rekabet gücünü olumsuz etkilemektedir.
4. Sevgiye dayalı çocuk eğitiminin yerini, ekonomik baskılar, toplumsal beklentiler gerekçesiyle katı eleme pedagojisi alacaktır. Daha şimdiden rekabet, yarışma, karşılıklı düşmanlık, ayakta kalabilmek için mücadele anaokullarında ve okullarda şiddet üreten davranış biçimleri olarak ortaya çıkmıştır.
5. Başarılı bir eğitim sürecinin tüm kaçınılmaz değerleri yok edilecektir. Boş zamanları anlamlı değerlendirme, yeteneklerini gösterme, huzur ve sevgi gibi insani bir eğitim anlayışından arta kalanlar da, kısa mesafeli kar hırsına feda edilecektir.
6. Aslında yaşam koşulları okula, aile eğitiminin açıklarını kapatmak, çocukları değişen bu koşullara uygun yetiştirmek, çok kültürlü eğitimi mümkün kılmak ve oluşmakta olan şiddet potansiyeline karşı önlemler almak gibi yeni sorumluluklar yükleyecektir. Ancak okulun pedagojik gereksinimleri artmasına rağmen, görevi insan sermayesi yetiştirmekle sınırlandırılacaktır.
7. Eğitimin metalaşması, kısa zamanda kar getirecek ama uzun mesafede daha fazla masrafa yol açacaktır. Çocukların kötü yaşam koşullarından uzak tutulması, boş zamanlarının yardım kurumları tarafından finansesine katkı, okullardaki şiddet olaylarına ayrılan paranın artması, okulu terk veya bir okula veya meslek eğitim yerine girme sırasında oluşan bekleme kuyrukları çok daha fazla mali yük oluşturacak ve faturası da halka kesilecektir.

Bize dayatılanlar kader değildir!
Sermayenin bu politikası, ‘başka alternatif yok!’ sloganıyla, bize eğitimin ticarileştirilmesini dayatmaktadır. Ama bu kaderimiz değildir. Devletin ve sermayenin “eğitim piyasası”nın dışında eğitim alternatifleri oluşturmanın koşulları tabi ki vardır. Sadece toplumsal yapıyı yansıtmaktan başka yararı olmayan ve devletin örgütlediği üç kademeli elemeci, fırsat eşitliğine dayanmayan bir eğitim sistemi alternatifimiz olamaz. Eğitimin tamamen sermayenin eline teslim edilmesi, ticarileştirilmesi ve metalaştırılması da eski eğitim sistemine karşı alternatif değildir. Tam tersine onun daha da radikalleştirilmiş şeklidir, burada eski sorunlar daha da keskinleştirilerek karşımıza çıkartılmaktadır. Bu nedenle neo-liberal modernleştirme stratejilerinin ve burjuva okul sisteminin ötesinde kendimize özgü alternatifler yaratmalıyız. Eğitim kavramının içi “insan eğitimi” tanımlamasına uygun biçimde doldurulmalıdır.  Elemeciliğe, rekabete ve tek yanlılığa karşı mücadeleyi içeren, tüm çocuklar için gelişme olanağı sunan bir okul yaratılması zorunludur. Eğitimin ticarileştirilmesinin engellenmesi ama aynı zamanda küresel problemlerin aşılması, yeni sosyalleştirme koşullarının oluşturulması çocuk ve gençlerin kendi kimliklerine sahip çıkması için çaba harcanması zorunludur. Çünkü eğitimdeki biyolojik korsanlığın toplumsal bedelini ‘dünya kumarbazları’ değil yaşamlarıyla ilgili karar verme hakkı gasp edilenler ödeyecektir.