Güçlerimizi birleştirelim!

Almanya çapında çok sayıda sendikal ve sosyal hareketten temsilcinin yer aldığı “Sizin krizinizin faturasını ödemeyeceğiz” isimli Eylem Konferansı, 13-15 Kasım günleri arasında Stuttgart’ta ikinci buluşmasını gerçekleştirdi.
“Güçlerimizi Birleştirelim-Perspektif Geliştirelim” sloganı altında 150’den fazla temsilcinin katılımıyla gerçekleşen konferansta işçi ve emekçilerin ekonomik krizle birlikte artan sorunları ve bu gelişmeler karşısında neler yapılabileceği üzerinde duruldu.
Daha önce Berlin ve Frankfurt’ta “Krizin faturasını ödemeyeceğiz” sloganı altında 60 bin kişinin katıldığı eylemleri örgütleyen inisiyatif, önümüzdeki Mart ve Haziran aylarında kitlesel eylemler yapılması kararı aldı.
İşçi temsilcilerinden öğrencilere, çevreci gruplardan muhalif siyasi hareketlere ve birçok kentte kurulan sendikal-sosyal inisiyatife kadar, toplumsal muhalefetin farklı kesimlerini buluşturan konferansta, krizle birlikte artan sosyal, ekonomik ve siyasal sorunlara karşı birlikte hareket etmenin önemine dikkat çekildi.

EYLEMLER, GREVLER, DİRENİŞLER
13 Kasım günü bir panelle başlayan konferans, 14 Kasım’da Stuttgart DGB binasının büyük salonunda devam etti. Kısa sunumların ardından söz alan yerel birlik sözcüleri, geride bırakılan aylarda banka ve işyeri iflasları, kısa çalışma ve işten atmalar, çalışma ve ücret koşullarının kötüleştirilmesi  ve çevre konusundaki sorunların yanı sıra ülke genelinde ve yerel olarak gerçekleştirilen eylem, grev ve direnişlere ilişkin görüşlerini dile getirdiler.
Bunların arasında 270 bin öğrencinin katıldığı boykot ve gösteriler öne çıkarken, süt üreticilerinin tekellere karşı direnişleri, birçok fabrikada işten atmalara ve kapatma girişimlerine karşı verilen mücadelelerden örnekler sunuldu. Konferanstan kısa bir süre önce başarıyla sonuçlanan temizlik işçilerinin grevli mücadelesi katılımcılar tarafından, “Temizlik işçileri kriz döneminde nasıl mücadele edileceğini herkese gösterdiler” şeklinde yorumlandı.

SERMAYE VE HÜKÜMETİNİN SALDIRILARINA KARŞI DİRENİŞ
Daha sonra iki aşamalı olarak değişik konularda sekiz çalışma grubu oluşturuldu. Çalışma gruplarında elde edilen sonuçlar Pazar günü yapılan son oturumda ele alınarak değerlendirildi ve somut kararlar (kutuya bkz.) alındı.
Katılımcıların, özellikle sendika genel merkezlerinin “bekleme” tutumlarını eleştirdikleri konuşmalarında, “Saldırıların başlamasını ve Hartz IV Yasası’nda olduğu gibi yasaların yürürlüğe girmesini beklememeli, şimdiden harekete geçmeliyiz” görüşü hakimdi.
Yerel birliklerin güçlendirilmesi ve yenilerinin kurulmasının karar altına alındığı son oturumda, ülke genelinde mücadele eden değişik kesimlerin birleştirilmesi ve ortak mücadele etmelerinin koşullarının yaratılması için çabaların artırılması kararlaştırıldı.
Konferansta öne çıkan üç çalışma grubunun tartışmalarını ve sonuçlarını okuyucularımız için özetledik.

Konferans kararları
Gösteriler:
– 20 Mart günü bölgesel ve eyalet çapında gösteriler yapılacak. Baden Württemberg/Stuttgart ve NRW için gösteri kararı alınırken Berlin, Hamburg ve diğer bölgelerde eylem kararları alınması için girişimlerde bulunulacak.
– 12 Haziran günü Almanya çapında birkaç şehirde birden eylem yapılacak. Öğrenci eylemlerinin koordinasyonu ile görüşülüp eylem ortak yapılması sağlanacak.

Kampanyalar:
– Sağlık reformu tasarısına karşı toplumsal bir kampanya
– İşten atılmaların yasaklanması için kampanya
– Haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması için kampanya
– 67’de emekliliğin geri alınması için kampanya
– Nükleer santrallerin kapatılması için kampanya

Bu kararların yanı sıra bugüne kadar eylem birliklerinin olmadığı kentlerde yerel birliklerin oluşturulması ve Eylem Konferansı için bir platform hazırlanması karar altına alındı.

Çalışma süreleri kısaltılmalı, ama nasıl?

Çalışma sürelerinin kısaltılmasıyla ilgili çalışma grubuna sunum yapan Birleşik Hizmet Sendikası ver.di Baden Württemberg Eyalet Sekreteri Werner Sauerborn konuşmasına, “kapitalizmde çalışma sürelerinin kısaltılması mücadelesinin neden önemli olduğu” konusuyla başladı.
“Sendikalar çalışma sürelerini belirleme politikasından vazgeçemezler, vazgeçmemeliler” diyen Sauerborn, “Çalışma süreleri  sermayenin en hassas noktasıdır. Artı değerin ne kadar olacağı çalışma süreleriyle ilgilidir. Günlük ve haftalık çalışma süreleri uzadıkça üretilen artı değer de artar. Bu nedenle çalışma süreleri gündeme geldiğinde sermayenin tepkisi de yoğun oluyor” dedi.
Sendikaların 1984’te verdikleri 35 saatlik çalışma haftası mücadelesinden sonra bu alanının sermayeye bırakıldığı eleştirisini getiren Sauerborn, “bu ise çalışma sürelerinin esnekleşmesine, üretimin yoğunlaşmasına neden oldu” diye değerlendirdi. Sendika genel merkezlerinin “çalışma sürelerinin kısaltılması tam ücret karşılığında olmuyorsa hiç olmasın daha iyi” tutumu aldıklarını söyleyen Sauerborn, “Bu yanlıştı. Bu tutum sonucunda özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra güvencesiz ve kısa süreli işlerde patlama oldu. Çok sayıda çalışma modeli işverenlerin ihtiyacına göre hazırlandı ve uygulandı” diye konuşmasını sürdürdü.
Sauerborn’un buraya kadar anlattıkları çok fazla tartışmaya neden olmazken “Çalışma süreleri politikasında nasıl bir yol izlemeliyiz” sorusuna verdiği yanıtlar yoğun tartışmalara neden oldu.
Nitekim Sauerborn, “çalışma sürelerini mutlaka tam ücret ve tam personel karşılığı talep etmekte diretmek yerine farklı opsiyonlara açık olunmalı. Örneğin IG Metall yönetimi haftalık çalışma sürelerinin dört gün üzerinden 28 saate düşürülmesini kısmi ücret denkleştirilmesi karşılığında gündeme getirdi. IG Metall, kısmi ücret denkleştirilmesinin sosyal kesintilere devlet katkısı veya ücret vergisine uygulanabilecek indirim ile karşılanabileceğini öneriyor. Bence bu tartışmaya değer bir öneri” görüşünü ortaya atmıştı. Sauerborn’un tartışmaya neden olan ikinci önerisi ise, “Haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması sorununu uluslararası bir talep haline getirip diğer ülkelerdeki sendikaların da bu talebi ileri sürmelerini sağlamak daha doğru olmaz mı” oldu.

TALEP BELİRLENİR,  MÜCADELESİ VERİLİR!
Sendika genel merkezlerinin “çalışma sürelerinin kısaltılması tam ücret karşılığında olmuyorsa hiç olmasın daha iyi” tutumunu savunmadıklarını belirten Daimler İşyeri Temsilcisi Christa Hourani ise, “bu çok iyi niyetli bir değerlendirme olur. Gerçekte sendika genel merkezleri sermayenin çıkarlarıyla işçilerin çıkarlarının bir olduğu düşüncesiyle hareket ettikleri için ciddi olarak bu soruna eğilmediler” dedi.
Berlin’de bir klinikte personel temsilcisi olan başka bir katılımcı ise, haftalık çalışma sürelerinin tam ücret ve personel karşılığı düşürülmesi talebinden vazgeçilemeyeceğini söyledi. “Talepler belirlenir ve mücadelesi verilir” diye konuşan temsilci, “Biz taleplerimizi belirlerken gerçekçi olmak zorundayız, ama ‘zaten tam ücret ve personel karşılığı olmaz’ görüşüyle hareket edip baştan taviz vermek, yapılabilecek en büyük yanlış olur” dedi.
IG Metall’in çalışma sürelerinin kısaltılmasıyla ilgili talebini eleştiren Güney Almanya’daki bir metal fabrikasından temsilci de, “IG Metall pratik olarak bugün yasalar kapsamında uygulanan kısa çalışmayı toplu sözleşme aracılığıyla kalıcılaştırıyor, bu ise yüzde 30-40 arası ücret kaybı anlamına geliyor” dedi.
Bir başka katılımcı ise kısa çalışma uygulamasıyla çalışma sürelerinin kısaltılmasıyla iş sahalarının korunabileceğinin geniş kitleler tarafından da görüldüğünü ve bu nedenle haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması talebinin ileri sürülmesi için uygun bir zemin olduğunu söyledi. Sauerborn’un “Haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması sorununu uluslararası bir talep haline getirme” önerisine ise aynı katılımcı, “Uluslararası alanda sendikaların böyle bir tutum almaları iyi olur, ancak bunu Almanya’da ileri sürülecek bir talep için önkoşul haline getirmek çok yanlış olur. Zaten ücretler, çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi ve güvencesiz işlerin artması konusunda Almanya sürekli diğer ülkelere kötü örnek oluyor. Almanya çalışma sürelerinin kısaltılması konusunda olumlu bir adım atarsa, asıl o zaman diğer ülkelerin işçilerine iyi bir örnek olur” dedi.
Çalışma grubunda tartışmaların ardından, haftalık çalışma sürelerinin tam ücret ve personel karşılığı düşürülmesi talebinin öne sürülmesi kadar emeklilik yaşının da maaşlarda azalma olmaksızın düşürülmesinin önemli olduğu ve birlikte ele alınması gerektiği konusunda fikir birliği sağlandı.

Kriz döneminde fabrikalarda mücadele…
Eylem Konferansı’nda en fazla katılımın olduğu çalışma grubu “kriz döneminde fabrikalarda mücadele olanakları” ile ilgili olanı idi. Sol Parti Federal Milletvekili Sevim Dağdelen tarafından yönetilen toplantıya konuşmacı olarak Opel Bochum’dan işyeri temsilcisi Michael Müller, Mahle Stuttgart’tan işyeri temsilcisi Mathias Fritz ve Daimler Stuttgart’tan işyeri temsilcisi Christa Hourani katıldı.
Güvencesiz işlerin arttığı, ücret ve çalışma koşullarının giderek kötüleştiği bir dönemden geçildiğine dikkat çeken Dağdelen, “Şu an işyerlerinin korunması, işten atılmalar en önemli sorun olarak fabrikaların gündeminde. Tabi bu durumda ‘işyerlerinin korunması – ama neyin pahasına’ sorusu gündeme geliyor” dedi.
“Biz Opel’de krize alıştık, şimdi krizde olunması bizim için yeni değil” diye konuşmasına başlayan Opel İşyeri Temsilcisi Müller, Opel’de son yıllarda yaşananları, Opel’in Magna’ya satılma çabaları ve daha sonra General Motors’un (GM) bu niyetinden vazgeçmesi üzerine ortaya çıkan yeni durum hakkında bilgi verdi.
GM’in Opel’i satmama kararının işçiler arasında büyük tepkilere yol açtığını ileri süren Müller, “Bu kararı Avrupa çapında iş bırakma eylemiyle protesto etme kararı aldık, ama ne yazık ki diğer ülkelerdeki fabrikalardan destek gelmedi ve eylem sadece Almanya’da gerçekleşti” diye konuştu.
Opel’deki işçilerin her zaman mücadeleye hazır olduklarını belirten Müller, “Opelciler bunu geçtiğimiz yıllarda birçok kez ortaya koydular. Bundan sonra da gerektiğinde bunu yeniden ortaya koymaktan çekinmeyecekler” diye vurguladı. Opel’in son yıllarda pazar payı kaybetmesinin tekel yönetiminin yanlış model politikasıyla ilgili olduğunu söyleyen Müller, Opel’in ayakta kalması için yeni teknolojiye dayalı (“elektro araba”) araçların üretilmesi gerektiğini ve bununla ilgili adımların da atıldığını ifade etti.

FRANSA’YA BAKALIM,  AMA YANIMIZDAKİ  DİRENİŞİ DE GÖRELİM!
Krizden en fazla etkilenen üretim alanının metal sektörü olduğunu söyleyen Hourani, “Otomobil, makine sanayileri ve bunlara bağlı işkolları bunun başında geliyor. Örneğin bölgemizde (BW) makine sanayisi, kapasitesinin yüzde 30-40 altında çalışıyor. Bu tabi işyerlerinde büyük sorunlara neden oluyor. Kısa çalışmanın yanı sıra binlerce taşeron işçi işten çıkartıldı, sözleşmeli olanların sözleşmeleri uzatılmadı. Benim çalıştığım Daimler’de 20 binden fazla işçi kısa çalışmada, 80 binden fazla işçininse çalışma süreleri ve ücretleri yüzde 9 dolayında düşürüldü. Önümüzdeki aylarda kadrolu işçiler arasında işten çıkarmalar başlayacak” dedi.
Almanya’da ‘nasıl bir direniş örgütleyebiliriz’ sorusunun mücadeleci sendikacılar ve işçiler arasında sürekli gündemde olduğunu söyleyen Hourani, “Bu konuda yaşanan direnişlerin tecrübelerini kısa sürede diğer fabrikalara aktarmak, direnmenin çok değişik yol ve yöntemleri olduğunu göstermek gerekiyor. Herkes Fransa örneğini veriyor, ama Almanya’da da işyeri işgalleri yaşandı. Fransa’ya bakalım ama yanı başımızdaki direnişi de görelim” diye konuştu.

HATALARIMIZDA HEMEN DERS ÇIKARMALIYIZ
Mahle Stuttgart’tan işyeri temsilcisi Fritz ise tekele bağlı Alzenau’da bir hafta süren direnişin nasıl başladığı ve nasıl bitirildiğini ayrıntılarıyla aktardı. Mahle Alzenau’daki direnişin özelliği eylemin şimdiye kadar herhangi bir eylem düzenlememiş, bu konuda tecrübeleri olmayanlar tarafından yapılmasıydı.
“Dışarıdan yardımın çok önemli” diyen Fritz, “Ancak önemli olan yardım edilirken oradaki insanların gerçek durumlarının gözetilmesi, ne kadarını kaldırabilecekleri, hangi saldırıyı ne kadar göğüsleyecekleri konusu çok hassas ve gözetilmesi gereken konuların başında geliyor. Bir diğer önemli yan ise kendi kafamızdaki ‘eylem nasıl olmalı’, ‘direniş nasıl örgütlenmeli’ sorularına verdiğimiz yanıtların, eylemin gerçek sahiplerinin kafasındaki yanıtlar olmadığıdır” dedi.
Alzenau’a yardım için gidenlerin bu konuda çok hata yaptığını söyleyen Fritz, “Ancak önemli olan hatalarımızdan derhal ders çıkarma yeteneği göstermektir. Bunu başarırsak gelecek eylem ve direnişlerin de daha başarılı geçmesini sağlayabiliriz. Alzenau’da işçi arkadaşları politik olarak kazanamadık, ki bu kadar kısa süre içinde belki bunun koşulları da yoktu, ama hem onlar hem de biz bu direnişten yeni şeyler öğrenerek çıktık. Eylemin kendisi başarılıydı. İşten atmalar engellendi, fabrika  olduğu gibi kalacak. Ama şimdi Mahle patronları diğer fabrikalardan işçi çıkarmak istiyorlar. Şimdi Alzenau’da çıkardığımız dersi diğer bölgelerde, fabrikalarda daha az hata yapmak için değerlendirebiliriz” dedi.

ÜRETİM ARAÇLARI   KİMİN ELİNDE?!
Sunumlardan sonra yapılan tartışma Opel temsilcisinin görüşleri üzerine yoğunlaştı. Opel Genel İşyeri Temsilciliği’nin Opel’in sahibi gibi hareket etmesini, şirketin Magna’ya satılması yönünde çok ciddi çabalar içine girmesini eleştiren katılımcılar, “Siz Belçika’da fabrikanın tamamen kapatılacağını, İngiltere ve İspanya’da üretimin ciddi ölçüd  azaltılacağını ve binlerce işçinin çıkartılacağını bilmenize rağmen Magna modelinde ısrar ettiniz. Bu tutumun da işçi dayanışmasıyla ilgisi yoktu. Şimdi sizin bu ülkelerin işçilerinden dayanışma eylemi beklemeniz ne kadar gerçekçi?” diye konuştular.
Bir diğer katılımcı ise Opel’de işçilerin alternatif üretim üzerine durmaları gerektiğini ileri sürdü. Elektro otomobilin yanı sıra Opel bantlarından başka ürünlerin de üretilebileceğini söyleyen katılımcı, “Bence Opel alternatif ve çevreye zarar vermeyen ürünler üzerinde yoğunlaşmalı” dedi. Bu görüşe destek veren Opel temsilcisi Müller, “Bizde alternatif  ürünlere karşı değiliz. Uzun süredir elektro otomobilin üretilmesi için şirket yönetimine baskı yapıyoruz” dedi.
Bunun üzerine çıkan tartışmada, “Alternatif  üretim olanakları üzerine düşünmek yanlış değil, hatta doğru. Ama bunu yaparken üretim araçlarının kimin elinde olduğunu da tartışmalıyız. Sonuçta belirleyici olan bu. Üretim araçları GM ve Opel hissedarlarının elinde olduğu sürece  ne üretileceğini onlar belirleyecek. Ayrıca çevreye daha az zarar veren ürünlerin üretilmesinde işçiler daha az sömürülmüyor. Üretim araçları sermayenin elinde olduğu süre sömürü aynen devam ediyor” denildi.

Sağlıkta “Kelle Primi” dönemi
Eylem konferansının en önemli çalışma gruplarından biri de “Sağlık Reformu” ile ilgili olanıydı. Ver.di genel merkezinde sağlık politikalarından sorumlu politik sekreter Herbert Weisbrod, hükümetin sağlık alanında planladığı reformla ilgili ayrıntılı bir sunumda bulundu. Hükümetin sağlık hizmetlerini özelleştirmek için çok ciddi adımlar attığını söyleyen Weisbrod, bir yandan yasal sağlık sigortaların hizmetlerinin sınırlanarak bu sigortalara üye olan yüksek gelirlilerin özel sigortalara yönlendirildiğine diğer yanda ise ek hizmetler için bütün sigortalılara özel sigorta dayatıldığına dikkat çekti.

YOKSULUN SAĞLIK  HAKKI ELİNDEN  ALINACAK!
Sağlık reformu kapsamında kazanan tarafın doktorlar, eczaneler ve ilaç şirketleri olacağını söyleyen sendikacı, “Kaybeden taraf ise yasal sağlık sigortalarına üye olanlar olacak” dedi. Hükümetin yasal sigortanın hizmet prensibini ortadan kaldırmaya yönelik ciddi adımlar planladığını söyleyen Weisbrod, “Herkesin gelirine orantılı aidat ödemesi yerine ‘gelirden bağımsız işçi primi’ adı altında ‘Kelle Primi’ (Kopfpauschale) uygulamasına geçilecek. İşveren kesiminin ödediği prim payı ise yüzde 7’de dondurulacak. Bu ise gelecekte primlerin yükselmesinin bütünüyle çalışan kesim tarafından omuzlanması anlamına geliyor” dedi.
Hükümetin ayrıca 10 Euro düzeyindeki “doktora giriş parasının (Praxisgebühr) üç ayda bir ödenmesi yerine dok-tora her gidişte ödenmesi üzerinde durduğunu söyleyen Weisbrod, “Sağlık Reformu üzerine bütün bu kararlar ve tasarılar hükümetin, halkın çoğunluğunu, dar gelirliler ve yardıma muhtaç durumda olanların sağlık haklarını ellerinden almaya yöneldiğini ve iki sınıflı sağlık sistemi oluşturmak için atılan temeli sağlamlaştırdığını gösteriyor” diye konuştu.
Weisbrod’un bu açıklamalarının ardından yapılan tartışma planlanan saldırılara karşı nasıl mücadele olabileceği üzerinde gerçekleşti. Katılımcılar, zaman geçirmeden hükümetin planları üzerine en geniş çevreyi bilgilendirerek emeklisi işçisi, yaşlısı genci, kadını erkeğiyle geniş bir toplumsal hareketin oluşması için kampanya örgütlenmesi üzerine karar aldı. Eylem Konferansı Koordinasyonu, bu kampanya kapsamında kullanılmak üzere bir broşür hazırlamayı da karara bağladı.

> Arzu Yurtsever
> Serdar Derventli