Sermayenin eli güçlendirilerek işyerleri korunamaz

IG Metall, gündemde olan TİS’lerle de bağlantılı olarak değişik bölgelerde konferanslar düzenliyor. Çerçevesini, IG Metall Yönetimi’nin 9 Kasım’da kararlaştırdığı “Kriz döneminde çıkışlar olmasın-Sanayisel katma değer yaratma güvence altına alınsın” başlıklı ‘eylem programı’nın oluşturduğu konferansların bir bölümü yapıldı, kalanlar da önümüzdeki dönemde yapılacak.
IG Metall Yönetimi, kriz patlak verdiğinde hemen ‚krize karşı acil mücadele programı‘ ilan etmiş, Mart 2009’da bunu ‚krizden aktif çıkış‘ eylem programı olarak yenilemişti. Sendika merkezi açıklanan son programın ‚şimdiye kadar başarılı bir tarzda sürdürülen kriz yönetimine kavramsal bir temel oluşturduğunu’ belirtiyor. Ve ‚dün olduğu gibi bugün de çalışanların krizin yükünü üstlenmemesinin değişmez bir amentü olduğu’ vurgulanıyor!
Bu yıl içerisinde sanayide çalışanların sayısı 233 bin azaldı. Ekonomik ve Sosyalbilimsel Enstitüsü(WSI)’nün 12 milyon çalışanı temsil eden 2 bin 300 İş Yeri İşçi Temsilcisi arasında yaptığı bir araştırmaya göre, bugüne kadar işletmelerin yüzde 30’u düzenli işçilerinin sayısını düşürmüş. Tabii ilk planda ‚kiralık işçiler’ işten atılmış.
OECD verilerine göre Almanya’da şu anda 3,3 milyon civarında olan resmi işsiz sayısı, 2010’da 4 milyona ulaşacak. Yine değişik araştırmalara göre, 2013 yılına kadar otomobil sanayisinde 230 bin, elektronik sanayisinde 175 bin, makine yapımında 165 bin ve metal işleme alanında ise 125 bin işçi işini kaybedecek.
IG Metall, ‚açıklanan programın ve TİS politikasının ana ekseninin işyerlerini koruma’ ya da kitlesel işten atmaları önleme olduğunu söylüyor. Peki, içi boş laflar bir yana bırakıldığında, bunun için neler öneriliyor, nasıl bir hat izlenmesi öngörülüyor?
Bir sendikanın, bir bütün olarak işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini değil de, tek başına ‚çıkışların önlenmesini’ krizle ilgili ‚mücadele programı’nın ekseni yapması doğru mu sorusunu bir yana bırakalım. Ortaya konan ‚yenilenmiş’ programa ve yine söz konusu konferanslarda yapılan konuşmalara bir göz atıldığında, eksen alınanın esas olarak kriz koşullarında  işletmelerin, tekellerin nasıl kurtarılacakları ya da sağlamlaştırılacakları, diğer emperyalistlerle yarışta Almanya’nın rekabet gücünün, ihracat şampiyonluğu konumunun nasıl korunacağı, yenilenip-güçlendirileceği olduğu görülüyor. İşçilerin işyerlerini koruması, çıkışların engellenmesi ise tümüyle buna endekslenmiş durumda. IG Metall Yönetimi’nin ‘krize karşı mücadele’ adına hazırlayıp, ilan ettiği program, ağırlıklı olarak bununla ilgili görüş ve önerilerin içinde yer aldığı bir paket durumunda.
Hükümetin, ihtiyaç sahibi sanayi işletmelerine kredi vermeleri için bankalara baskı yapması; uluslararası piyasada hem pazar payı ve hem de teknolojik açıdan önde olan işletmelerin ‘Çinli, Hintli vb. sermaye gruplarına yem olmamaları’ için ana sermayelerinin devletin de desteği ile güçlendirilmesi; zor durumda olan işletmeleri desteklemek üzere özel fon oluşturulması; otomotiv gibi belli sektörlerin durumunun değerlendirilip, bir yenilenmeye gidilmesi için ortak branj komisyonlarının oluşturulması; devletin yeni yatırımlara gitmesi vb. pakette yer alan önerilerin bir bölümünü oluşturuyor.
Sermaye ve hükümetle birlikte ‘kriz yönetimi’ menajerliği rolünü oynamaya çalışan sendika yönetimine göre, çıkışların önünün alınmasının yolu burdan geçiyor. Ve tabii ki, sıralananlar içerisinde ‘işyerlerinin korunabilmesi’ için işçinin payına da düşenler var: TİS’lerde ücret artışı talebinde bulunmamanın yanı sıra, işçilerin “gönüllü olarak” işletmelere “ortak edilmesi”, paskalya ikramiyesinden vaz geçilmesi, işyeri ya da branş düzeyinde –yeniden ücret kaybı anlamına gelmek üzere- çalışma süresinin 25-28 saate düşürülmesi… bunlardan şimdiden ilan edilenleri!
Böyle bir “krize karşı mücadele programı”nın işçi ve emekçilerin çıkarları ile değil, esas olarak sermaye ve hükümetin, yükleri emekçilerin sırtına vurarak ‘krizi aşma’ politikaları ile örtüştüğü açıktır. Sendika cephesinden bunlar önerildiğinde, sermaye kesiminin bunlarla yetinmeyip, daha fazlasını isteyeceği de kesindir.
Sömürenle sömürülenin, sermaye ile işçinin ‘çıkarları ortaktır’ diyen sendika merkezlerince savunulagelen, ‘işletmenin, tekelin ya da Almanya’nın rekabet gücünün büyümesinin, işçinin işini korumasının güvencesi olduğu’ mantığının ne kadar sakat olduğunu, geçtiğimiz yıllarda işçiler yaşayarak gördüler. Hem de ekonominin krizde değil, nispeten bir canlanma içerisinde olduğu yıllarda, tablonun bir yanında büyüyen, pazar payı ve rekabet gücü artan, karları tavan yapan işletmeler, tekeller ve ihracat şampiyonu bir ülke dururken, tablonun diğer yanında ise, esnek çalışmanın, düşük ücretli işlerin, işsizliğin, yoksulluğun hızla büyümesi yer aldı. Bu mantığın yön verdiği bir politikanın işçi ve emekçiler açısından sonuçlarının, kriz koşullarında çok daha ağır olduğu ve olacağı ortadadır.
Kriz koşullarında kitlesel işten atmalara karşı, IG Metall tarafından önerilen ve gerçekte krizin yükünün daha fazla emekçilerin sırtına vurulmasını içeren programın dışında bir alternatif yok mu? Tam ücret karşılığı haftalık çalışma süresinin radikal bir biçimde düşürülmesi, bu açıdan gerçekçi bir alternatif değil mi? Bizzat, krizin patlak vermesinin ardından uygulamaya konan ve şimdi süresi 24 aya uzatılan kısa çalışmanın kendisi, haftalık çalışma süresinin kısaltılmasının sadece olanaklı değil, fiilen uygulanmakta olduğunu gösteriyor (Kısa çalışma sonucu, 500 bin işçinin işten atılmasının önünün alındığı belirtiliyor, ki bu doğrudur). Yine, sendika tarafından belli sektörlerde haftada 4 gün çalışılması türünden öneriler de buna işaret ediyor. Fark şurada: hem kısa çalışmada ve hem de sendikanın önerdiği biçimiyle kısa çalışılması, işçi açısından ciddi ücret kaybı anlamını taşıyor. Yani, bu biçimi ile kısa çalışılmasının faturası, sermayeye değil işçiye kesiliyor.
Tam ücret karşılığı haftalık çalışma süresinin kısaltılması, kapitalist ekonominin krizde olduğu, işletmelerin kaynak sıkıntısı çektikleri bir dönemde hayalci ve ayakları yere basmayan bir talep midir? Böyle bakanlar, dünya kapitalist ekonomisinin ‘yoksunluktan’ değil, işsizlik, yoksulluk ve açlıktaki devasa büyümeye koşut olarak, sermayenin aşırı düzeyde birikmiş olmasının ve aşırı üretimin (üretimin kitlelerin alım gücünün çok ötesinde büyümesinin) sonucu olarak ortaya çıktığı gerçeğini göz ardı ediyorlar. Sermayeye sunulan yüzlerce milyar değerindeki paketler, sorunun kaynak sorunu olmadığının bir başka örneğini oluşturuyor.
Uzun bir süredir sendikaların gündeminde olmayan haftalık çalışma süresinin kısaltılması talebi, yukarıda belirtilen biçimiyle, yeniden tartışılır hale gelmiş durumda. Bu tartışma hapsedilmek istenen çerçeve içerisinde kalmamalı. Bu tartışmanın, tam ücret karşılığı haftalık çalışma süresinin kısaltılması talebine genişletilmesi, günümüzde kitlesel işten atmalara ve işsizliğe karşı mücadelenin geliştirilmesi açısından büyük önem taşıyor. (YH)