‘Biz’ ve ‘onlar’ ayrımından uzak durulmalı

Alexander Haeusler

Sayın Häusler, 29 Kasım Pazar günü İsviçre’de yapılan referandumda seçmenlerin çoğunun minareli camiye karşı oy vermesi sizi şaşırttı mı?
Kampanyanın arka planına baktığımızda, sonuç şaşırtıcı değil. Oyların dağılımı bakımından ele alındığında elbette ki, kaygı verici bir durum söz konusu. Bu eğilim kendisini önceden göstermişti. Referandum sağ popülist iki partinin, daha çok da İsviçre Halk Partisi’nin (SVP) girişimiyle gündeme geldi. Bu partiler daha önceki seçim kampanyalarında da, ırkçı söylemlerle ürkütücü miktarlarda oy almayı başarmışlardı. İkinci derecede etkili olan grup ise sağ popülist-muhafazakar Hıristiyan Partisi idi. Bunlar da “kültürlerarası savaş” çizgisinden hareketle etkili oldular.
İSLAM KARŞITLIĞI   ÖNCEDEN TOPLUMA YAYILDI
‘İslam düşmanlığı’ bugüne kadar daha çok radikal sağ söylem olarak biliniyordu. İsviçre’deki sonuç, bunun geniş halk kesimlerine yayıldığının bir göstergesi midir?
İslam düşmanlığı bu referandumla değil, daha önceden topluma yayıldı. Avrupa’da ‘İslam düşmanlığı’, ırkçılığın modern bir biçimi olarak tezahür ediyor. Irkçı önyargılar, buradaki göçmen Müslümanlar üzerinden şekilleniyor. Genelleştirme ve aynı kefeye koyma, kültürel farklılıkları öne çıkarma eğilimi var. Dini inançlar, göçmenlik ve politik İslamcılık aynı kefeye konularak sunuluyor. Bundan dolayı kültürel bir ırkçılıktan söz etmek mümkün. Bu eğilim sadece sağ uç kesimlere değil, toplumun geniş kesimlerine kadar sirayet etmiş durumda.

11 Eylül’den sonra ‘Medeniyetler çatışması” kavramının gündeme getirildiğine tanık olduk,; sağ parti ve gruplar bundan ne kadar faydalandılar?
Öncelikle Avrupa’daki radikal ırkçıların hedefe koydukları düşman devamlı değişiyor. Büyük partiler modernleşerek orta sınıflara hitap etmeye, onlar arasında etkili olmaya gayret gösterirlerken, ırkçılar açıktan anti-semitizme mesafe koymaya başladılar. Yeni hedef olarak da göçmen Müslümanlara yöneldiler. Avrupa’da yaygın bir endişe konusu haline getirilen ‘radikal İslam korkusu’nu kullanarak, kendi ırkçılıklarına gerekçe yapmaya ve toplumun orta kesimlerine ulaşmaya çalışıyorlar. Örneğin İtalya, Avusturya, Belçika ve Hollanda’daki radikal sağ partilerin başarılarına bakıldığında, bunun arkasında popülist bir anti-İslam söylemi olduğunu görürüz.
İNSANIN SADECE BİR YÖNÜ OLAMAZ
Bu durum Avrupa’da yaşayan Müslümanların yaşamına nasıl yansıyor?

Çok kötü bir şekilde etkileniyorlar. Çünkü vaaz edilen ırkçı “medeniyetler çatışması” propagandası, kültürlerarası birlikte yaşamı zehirliyor. Cepheler açılıyor, duvarlar örülüyor, karşıtlıklar öne çıkarılıyor, “biz” ve “onlar” şeklinde ayrıştırılıyor. “Biz” Avrupa’nın yerleşik toplumları için, “Onlar” da, dini inanç ekseninde göçmenler için, kullanılır hale geldi. ‘Hıristiyan kültürü’, ‘Müslüman kültürü’yle karşı karşıya getirildi. Bu düşmanlaştırma birlikte yaşamı olumsuz şekilde etkiliyor.

Son yıllarda insanlar dini kökenleriyle tanımlanmaya başladı,  insanların dini inancına göre ayrıştırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kesinlikle yanlış. İnsanın sadece bir yönü olmaz. Hıristiyan, Müslüman ya da ateist olsun, bir insanın birçok yönü vardır. Sosyal tercihleri, cinsel veya daha başka birçok tercihleri… İnsanın sadece bir yanını öne çıkarıp hedef tahtasına koymak, toplumsal gerçekliğe aykırıdır. Böyle bir kültür çatışması kaygı vericidir. Bu alanda kamuoyunda yapılan tartışmalara bakıldığında tehlikeli bir gelişme yaşandığını söyleyebiliriz. İsviçre’deki inisiyatif ve çıkan sonuç üzerinden açılan tartışma “onlar” ve “biz” kavramının sadece dini inanç ekseninde ele alındığını gösterdi.
Ancak bugün ortak yaşamı geliştirecek adımlar atılmasına ihtiyaç var. Birlikte karar verme imkanlarının artırılması, eğitim konuları, bunlar entegrasyon sorunların çözülmesinde atılması gereken, somut adımlar. Almanya gibi farklı kültürlerden insanların bir arada yaşadığı bir göç ülkesinde, bir arada ve eşit haklara sahip olarak yaşamanın zorluklarını nasıl aşabileceğimizi düşünmeliyiz.
Bence bu konuda herkes sorumluluk düşüyor. Türkiye Başbakanın ve CDU’lu Bosbach’ın yaptıkları açıklamaları problemli buluyorum. Irkçıların parolası olan Avrupa’nın İslamlaştığı yönündeki söylemlerden uzak durulmalı; bunun yerine göçmen toplumun gerçek sorunlarına ve yapılması gereken işlere yönelmelidir.

Medyanin histerik yaklaşimi tehlikeli

Minare yasağı tartışması medya tarafından nasıl ele alınıyor ve kullanılıyor?
İsviçre’deki minare yasağından sonra medyanın İslamlaşma kavramını histerik bir şekilde ele aldığını tespit etmek gerekiyor. İslamlaşma radikal sağın sloganlaştırdığı bir kavram. Bu şimdi medya tarafından da yaygın bir şekilde sorumsuzca kullanılıyor. İnternet üzerinden yapılan anketlerde “İslamlaşmaya nasıl bakıyorsunuz?” gibi sorularla sağ radikallerin parolalarının geniş kesimlere taşınmasına neden olunuyor. Gerçek sorunlardan uzaklaştırıyor.
Göçmenlerin kendi medyalarında sorunun nasıl ele alındığı da önemli. Türk medyasına baktığımızda, ortak yaşamdan çok farklılıkların öne çıkarıldığı görülüyor. Bence bu iki taraflı bir sorun. Tüm Müslümanların aynı kefeye konulduğu ve kriminalize edildiği gerçeği diğer tarafı ateşliyor.
Erdoğan’ın “Asimilasyon insanlık suçudur” diye konuşması veya Ludwigshafen yangınını önyargılı bir şekilde değerlendirmesi ırkçıların değirmenine su taşıdı.
Sizin gibi bunlara mesafeli yayın yapan medyanın önemi büyük. Karşılıklı önyargıları körükleyen, araya durmadan duvar ören yayınlar insanları birbirine karşı kışkırtmaya yararken, asıl sorunlar gündem dışı kalıyor.

Sizce bu tartışma nereye gider? Düşmanlaştırmanın önüne nasıl geçilebilir. Bundan sonra somut olarak neler yapılmalı?

“Medeniyetler ve kültürler arası çatışma” gibi söylemlerden uzak durulması gerektiğine dikkat çekmek istiyorum. Bu temel bir sorun.
İsviçre’deki minare yasağı kararından sonra, büyük gazetelerin çoğu anketler yaptılar. Bu anketlerde sloganvari İslamlaşma tehlikesi ve yine sloganvari kültürel yabancılaşmaya dikkat çekildi. Bunlar radikal sağın ürettiği teorilerin geniş toplum kesimlerine yayılmasına hizmet ediyor ve sorgusuz sualsiz doğruymuş gibi kabul görmesine neden oluyor. Bu çok tehlikeli bir gidişattır ve kesinlikle mesafe konulmalıdır. Bunun yerine göç toplumunun gerçek ve temel sorunlarıyla uğraşmalıyız. Farklı etnik ve kültürel kökenlerden gelen insanlar arasında birlikte yaşamı kolaylaştırmak için, katılımcılık, birlikte karar verme, eğitim, sosyal eşitsizliklerin giderilmesi gibi konularla meşgul olmalıyız.

Söyleşi: Melike Sümbül