Farklılıkları kaşımaya devam ediyorlar

Almanya’da egemen politika ve basın, uzun yıllardır genel olarak yerli ve göçmenler arasında önyargıları körükleme temelinde hayata geçirmeye çalıştığı siyaseti, 2009’da önceki yıllara göre genel olmaktan çıkarak daha somut bir söyleme dönüştü.
Bu söylem bağlamında, belli olaylar ve gelişmeler karşısında genel olarak “göçmenler” yerine, Türkiye kökenliler ya da Arap ülkelerden gelen göçmenlerin ismi açık olarak telaffuz edildi.
Bu bağlamda ilk adım denilebilir ki, 2009’un daha başında, Ocak ayında Berlin Nüfus ve Gelişim Enstitüsü’nün yaptırdığı araştırma ile atıldı. Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenlerin uyum sağlamadığı üzerine kurulan araştırma, çeşitli verilere dayandırılmış ve kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olmuştu.
Araştırmanın özünü,  48 yıl önce Almanya’ya göç eden  Türkiye kökenlilerin ‘halen Almanca bilmediği’, ‘yaşadığı ülkeye uyum göstermediği’, gerçek anlamda Almanya’ya uyum sağlayan; ülkenin dilini, kültürünü, geleneklerini, siyasetini bilenlerin ‘azınlıkta’ ve neredeyse istisna olarak kaldığı fikri oluşturuyordu.
Uyum sağlamamaya dayanak olarak özellikle yüzde 30’unun okul bitirme diplomasının olmadığı, sadece yüzde 14’ünün lise bitirme sınavını başardığı, bu oranın Almanlar arasında ise iki kat fazla olduğundan söz ediliyor ve diğer göçmen gruplarıyla, uyum ve uyumsuzluk çerçevesinde kıyaslamalar yapılıyordu.
Türkiye kökenlilerin ekonomik sosyal konumları onların uyumsuzluğuna kanıt olarak gösterildiği bu araştırmanın etkisi yıl içinde değişik biçimlerde kendisini hissettirmeye devam etti.

SEÇİMLERDEN SONRA KOPAN SARRAZİN FIRTINASI
2009’un “süper seçim” yılı olduğu da gözönünde bulundurulduğunda, önceki yıllara rağmen göçmenler doğrudan, özellikle muhafazakar partiler tarafından seçim malzemesi yapılmadı. 2008’de Hessen’de yapılan eyalet parlamentosu seçimlerinde göçmen gençleri seçim malzemesi yapan Roland Koch’un ağır bir yenilgi almasından ders çıkaran Hıristiyan Demokratlar, bu kez tersi yönde adımlar attılar. Örneğin, CDU ilk kez seçimlerden önce kendi bünyesinde çeşitli düzeylerde siyaset yapan göçmen kökenli politikacıları Berlin’e davet ederek özel bir mesaj vermeyi bile tercih etti. Böylece, göçmenlerin oyuna talip olduğunu ilan etmiş oldu. Seçimlerde yeniden 5 Türkiye kökenli politikacı meclise girmeyi başarmıştı.
Ama, göçmenler üzerine asıl fırtına ise seçimlerden hemen sonra Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in bir dergiye verdiği demeç üzerinden koptu. Tıpkı yılın başında Berlin Nüfus ve Gelişim Enstitüsü’nün yaptığı gibi, genelleme yerine, somut bir gruba, Türk ve Araplara karşı ırkçı ifadeler kullanan SPD üyesi Sarrazin’in sözleri ülke kamuoyunu ikiye böldü. Türkler ve Araplar’ın “alt tabaka” olduğu şeklindeki sözlere, sermaye cephesinden ve muhafazakar basından tam destek gelmişti. Yani, bir bölüm Sarrazin’in sivri dille çizdiği ayrımcı görüşe destek vermiş, dolayısıyla “alt tabaka” diye ilan edilen yerli ve göçmen emekçilere karşı düşmanlıkta “üst tabakanın” en pervasız temsilcilerinden birisi olarak Sarrazin’in tek başına olmadığı görülmüştü.

DİNMEYEN CAMİ-MİNARE TARTIŞMASI
Göçmenlere karşı yürütülen kampanyaların son etkili olayı ise elbette 29 Kasım’da İsviçre’de yapılan “minare referandumu” oldu. Referandum sonuçları her ne kadar sadece İsviçre için somut bir anlam taşısa da, etkisi bütün Avrupa’da, dünyada görüldü. Almanya’da yıllardır zaten değişik kentlerde minareli caminin yapılıp yapılmaması gerektiği yönünde tartışmalar sürüyordu. Referandum ise bu tartışmaları bir kez daha alevlendirdi, İslam’ın Avrupa için büyük bir tehlike olduğu propagandası yapıldı.
11 Eylül saldırısından sonra dünya çapında yürütülen “medeniyetler çatışması” stratejisinden bağımsız olarak referandumu ele alanlar elbette sonucu götürüp, İsviçre halkları arasında artan “yabancı düşmanlığı”na bağladılar. Halbuki, yıllardır bütün Avrupa ülkelerinde özellikle muhafazakar  çizgideki partiler, politikacılar ve basın göçmenleri geldikleri ülkenin dinine göre sınıflandırarak önyargıların körüklenmesini sağlıyordu.
Bu siyasetin bir sonucudur ki, Almanya’nın pek çok kentinde cami ve minare karşıtlığı üzerinden ırkçı propaganda yapan “pro” örgütleri güç kazanmaya devam ediyor.

OKULDA NAMAZ KİME YARAR
Ama buna rağmen tersi yönde de kararlar alındı, 2009’da. Berlin İdari Mahkemesi, Wedding ilçesinde bir okulda okuyan 16 yaşındaki gence, okulda namaz kılma hakkı tanıdı. Kararın gerekçesinde, Anayasa’nın 4. Maddesi’ne atıfta bulunarak öğrencilerin din özgürlüğü gereği okulda ibadet edebilecekleri belirtiliyordu. Mahkeme kararı, doğal olarak Milli Görüş, DİTİB vb. gibi dine dayalı politika yapan Türkiyeli kurum ve örgütler tarafından büyük memnuniyetle karşılandı. Birçok iyi niyetli, demokrat Alman çevrenin de olumlu baktığı bu tür kararlar, ‘dini hoşgörü’ elbisesi giydirilse de, göçmenlerin din ve etnik kimlikle tanımlanması politikasının bir başka açıdan yansıması olmakta.  (YH)