Kriz tedbirlerinin kısa bir bilançosu

Dünya ekonomik krizi, kendisini bir finans krizi olarak açığa vurduğunda, tüm kapitalist devletlerin ana kaygısı, ulusal ve uluslararası finans ve kredi sisteminin çökmesiydi. Dolayısıyla, ne pahasına olursa olsun, bu çöküş engellenmeliydi. Bu tehlike karşısında kapitalist devlet ve hükümetler, sistemi çöktürmemek için de akla gelebilecek her şeyi yaptılar.
Hatırlayalım: Merkez bankaları, faizleri hızla sıfıra yakın bir noktaya çektiler; seri bir şekilde gevşek para politikasına geçildi; “zehirlendim” diyen ne kadar banka ve finans kuruluşu varsa, hemen hemen hepsinin yardımına yetiştiler; milyarlarca doları değil, trilyonlarca doları, sanki sonsuz bir kaynaktan geliyormuşçasına banka ve finans şirketlerin kasalarına akıttılar; yetmedi, milyarlarca dolar teminat verdiler ve aynı zamanda her birisi birçok ülkenin milli gelirini birkaç misli aşan dev finans fonları oluşturdular; bunun da yetersiz kaldığı durumlarda ilgili banka ve finans şirketlerini bizzat devletleştirdiler.
Bu arada, sözüm ona ekonomiyi canlandırmak üzere, “konjonktür paketleri” de hazırladılar. Ancak, bu paketler, finans ve kredi sistemine ayrılan devasa kaynaklar karşısında, devede kulak kaldılar.

HASTAYA İLAÇ GEREK
Koca bir yılın bu tür önlemlerle geçmesinin ardından, karşı karşıya kalınan tablonun hazinliğinden de olsa gerek, hükümet yetkilileri ve aklını sermayeye endekslemiş ekonomistlerce; yapılanların alternatifsiz olduğu, başka bir çarenin bulunmadığı üzerine demeçler verilmekte.
Elde edilen sonucun ne olduğu konusunu, bir hastaya verilen ilaç ve bu ilacın hastalığa yaptığı etkisine benzeterek değerlendirelim:
> Tek tek, şu veya bu banka ve finans şirketi kurtarıldı ama, finans ve kredi sistemi bir bütün olarak “sağlığına kavuşamadı”! Sistemin bağışıklığı, eski dirayetinden fersah fersah uzak. Ve her gün bir başka yerden gelen kötü haberlerle (bir gün Dubai’den, ertesi gün Avusturya’dan vb.) panik atakları yaşamakta.
>  Finans sistemini kurtarmanın mantığı, sözüm ona ekonomik üretimin devamını sağlamaktı. Yani, iç içe geçmişlikten ileri gelen genel iflaslar tehlikesini önlemenin yanı sıra, sanayi üretiminin ihtiyaç duyduğu mali kaynakların (başta kredi) kurutulmamasıydı. Fakat kurtarılan bankalar, özellikle sanayi işletmelere kredi vermekte olağanüstü cimri davranmakta. Ağır şartlar ileri sürmekteler. Devletten sıfır faizle aldıkları kredileri, başkalarına ancak yüksek faizle vermekteler. Bankaları kurtarma mantığıyla tümüyle ters düşen bu durum öyle bir hal almıştır ki, şimdi hükümetler, bankalara bu krediler için de güvence vermektedirler!
>  Kurtarılan banka ve finans şirketlerinin kendi yöneticilerine verdikleri milyarlarca dolar ikramiyeler (boni) eleştiri konusu olmakta. Ama daha önemlisi, bankaların toplumsal kaynaklardan kendilerine aktarılan trilyonlarla, hem kendilerini ve karlarını kurtarmışlar ve hem de borsalarda hiçbir şey olmamışçasına yeni spekülasyon balonları şişirmişlerdir!
Kısacası; üretimdeki nispi aşırı üretimden ve kar oranlarının genel olarak düşme eğiliminden ötürü, olağanüstü büyüyen para sermayesi fazlalığı sorunu çözülememiştir. Dahası, üstü bıyık altı sakal deyimini hatırlatan bir durum ortaya çıkmıştır: Gevşek para politikalarından vazgeçilemiyor, çünkü dünya ekonomisi kendisini taşıyabilecek bir canlılıkta değil. Bu politikaya devam edildiği sürece de, yeni balonların şişmesi ve patlaması riski olağanüstü artıyor!

BİR DE YAN ETKİSİ VAR!
Kapitalizmde krize karşı alınan tedbirlerin mantığı, krizin nedenlerini ortadan kaldırmak (yani sivrisineklerle uğraşmaksızın doğrudan bataklığı kurutmak) değildir. Bu zaten mümkün de değildir, çünkü krizin nedenlerini ortadan kaldırmak için kapitalizmi ortadan kaldırmak gerekirdi.
Kriz, üretim sürecinin tıkanması olduğundan, kapitalist devletler ve hükümetlerinin krize karşı tedbirlerinin mantığı da bir yerde bu tıkanıklığı gidermeyi içermelidir. Tıkanıklığın nedeni, pazarda satılmak üzere üretilen metaları alması beklenilen kitlelerin alım gücünün nihayetinde yetmemesi olsa da, işin bu tarafıyla fazla uğraşılmaz. Tıkanma, metalarını satamayan sermayedarın zararını karşılama ve onu yeniden karlı üretime geçer hale getirmekle aşılmaya çalışılır.
Bunun için mali sermayenin elini güçlendirmek kriz tedbirlerinin ana amacıdır.*
Mali sermayenin elini güçlendirmeye dönük kullanılan ilaçların (kriz tedbirlerinin) hastalığa yaptığı etkiyi kaba hatlarıyla belirttik. Gel gelelim, bu ilacın da yan etkileri bulunmaktadır! Ve sınıflı bir toplumda yaşadığımız için, bunlar da esasta işçi ve emekçilere dokunmaktadır.
Şöyle ki:
– Mali sermayenin çıkarları uğruna izlenen gevşek para politikaları ve aktarılan trilyonlarca doların bedeli; astronomik kamu borç oranları ve bütçe açıkları olmuştur.
– Bu gerçeğin kısa ve uzun vadeli ağır sonuçları vardır. Devlet borçlarının kısa vadedeki anlamı; yaygın tasarruf paketleri, vergi artışları (yeni vergi türleri de keşfedilecektir) ve zamlardır. Özellikle bütçe açıklarını kapatma “zorunlulukları”yla alınacak kararlar, krizin faturasının emekçi halka kesilmesinin önümüzdeki en etkin ve yaygın biçimi olacaktır. Devlet borçlarının uzun vadedeki anlamı ise, bu krizin faturasının geleceğin işçi ve emekçi kuşaklarına da kesilmeye devam edileceğidir!
– Alınan kriz tedbirlerinin diğer bir “yan etkisi” de, genel olarak enflasyonun büyümesi ve yaygın fiyat artışlarının (sadece hammaddelerde değil, gıda maddelerinde de, ki başlamış bile) gündeme gelmesidir. İşsizler ordusu, açlar ordusuyla birlikte büyüyecektir!

HER ŞEYİN BİR BEDELİ…
Sermaye açısından kriz, elindeki sermayenin değer yitirmesi sürecidir aynı zamanda. Alınan tedbirlerle, sermayenin değer yitirmesi süreci önlenememiştir. Ancak, yitirilen değerlerin yerine, kamu ve toplumsal kaynaklardan sermayedarlar sınıfına yeni değerler aktarılmış ve aktarılmaya da devam edilmektedir. Bu aktarımın en görünür bedeli, yüksek kamu borç oranlarıyla bütçe açıklarıdır.
2010 başta olmak üzere önümüzdeki yıllar, bu bedelin ödetileceği yıllar olacağa benzemektedir. Yunanistan’da başlandı bile!
Yüksek devlet borçları, krizin yükünü emekçi sınıflara yıkma politikasının bir yerde kalıcılaşması, krizden sonra da devam etmesi demektir.
Emekçiler hep, daha kötüsünü engellemek gerekçeleriyle, saldırılara razı kılınmaktadırlar. Gerçek o ki, sonuç, önceki durumdan daha kötü bir durumun ortaya çıkması olmaktadır! Kararlıca kendi çıkarları için mücadele etmek onlar açısından en doğru yol olduğu, kriz tedbirlerinin bu kısa bilançosundan da anlaşılmaktadır.

> GAZİ ATEŞ
* Dipnot: Bugünkü sermaye, 100 yıl önceki fabrikatör değildir esasta. Bugünkü sermaye, mali sermayedir. Yani, sanayi ve banka sermayesinin içiçe geçmiş halidir. Örneğin, Daimler Benz veya Siemens sadece bir otomobil tekeli değildir, bir silah tekeli olduğu gibi aynı zamanda Deutsche Bank ve Allianz’tır! Hisseler yoluyla bunlar içiçe geçmişlerdir. Ve Deutsche Bank veya Allianz’a yapılan yardım, aynı zamanda Daimler Benz ya da Siemens’e yapılmaktadır.