Mücadele tabanda gelişecek

“Sendikalar, ekonomik ve mali krize karşı mücadele çok önemli rol oynadılar. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum.” Bu sözlerin sahibi Başbakan Angela Merkel, seçim öncesi ve sonrası yapılan kriz zirvelerinde, sendikaların genel kurullarında sendika bürokrasisini pohpohlamaktan yorulmuyor.
Sendika yöneticilerine kriz döneminde takındıkları tutumlarından dolayı “iyi bir karne” verdiğini söyleyen Alman İşverenleri Birliği (BDA) Başkanı Dieter Hundt ise, “Özellikle krizde neredeyse bütün branşlarda döneme uygun, esnek ve ihtiyaca göre ayrıntılı sözleşme ve işyeri anlaşmaları imzalayan sendikalar son derece sorumlu davrandılar” dedi. Hundt ayrıca sendikacılara aynı zamanda 2005 ve 2008 yıllarında imzalanan “ılımlı toplusözleşmeler” için de teşekkür edilmesi gerektiğini söyledi ve “ki bu sözleşmeler o yıllarda imzalanmasaydı bugün Almanya’nın durumu çok daha kötü olurdu” diye ekledi.

KARŞI CEPHEDEN ÖVGÜ
İşçi sınıfın en önemli örgütlerinden sendikalar için, karşı cepheden bu kadar övgü gelmesi aslında birçok şeyi ortaya koyuyor. Son 80 yılın en ağır krizi içinde milyonlarca işçi ve emekçinin çalışma ve yaşam koşulları her geçen gün kötüleşmekte. Bugüne kadar toplam 3 milyona yakın işçi kısa çalışmaya çıkartıldı, birçok tekelde ve yüzlerce orta ve küçük işletmede ücretler donduruldu veya düşürüldü. Sadece 2009 yılının ilk dokuz ayında 300 bine yakın emekçi kriz deneniyle işten çıkartıldı. Onbinlerce işçi “geçiş-”, “hizmet-” ve “istihdam işletmesi” (“Transfer-”, “Dienstleistungs-” und “Beschäftigungsgesellschaft) adı altında uzun vadeli işsizliğe terkedildiler!
Sendika yönetimleriyse, krizin faturasının işçi ve emekçilere kesilmemesi için ciddi bir adım atmak bir yana krizin faturasının bizzat işçi ve emekçilerin sırtına yıkılması için önerilerde bulundular! Kısa çalışma uygulamasının iki yıla çıkartılmasıyla 500 bine yakın işçinin işyeri korunduğu söylenirken diğer yandan bunun faturasının da bütün emekçi halka çıkartıldığı gerçeğinden söz edilmedi nedense!.
Aynısı “geçiş-”, “hizmet-” ve “istihdam işletmesi” gibi modeller için de geçerli. İşverenler bu modelle, işçileri tazminatla veya sosyal planla işten çıkarmaktan kurtuldukları gibi bütün yükü yine toplumun, yani emekçi halkın sırtına yıkıyorlar.

‘HER ŞEY ÜRETİM MERKEZİ       ALMANYA İÇİN!’
Tabi sendika bürokrasisinin bu kadar pohpohlanması, haklarında methiyeler dizilmesi yukarıda sıralanan saldırılara göz yumdukları veya birçoğunu bizzat önerdikleri için değil. Bu sendika bürokrasisinin, son 80 yılın en ağır krizinde Almanya işçi sınıfının önünde değil Alman sermayesinin yanında yer almasıyla ilgili bir durum.
Krizin ne kadar büyük olduğunun anlaşılmasından hemen sonra genel olarak “aç gözlü banka menajerlerini” ve “kumarhane kapitalizmini” eleştirmekle yetinen sendika bürokrasisinin ana talebi, “bankalara değil üretim sektörüne yardım” şeklinde oldu! Bu tutumlarıyla bir yandan krizin gerçek nedenini gizleyen (“Kriz tedbirlerinin kısa bir bilançosu” yazısına bkz.) sendika bürokrasisi, diğer yandan da işçi ve emekçiler arasında tekellere verilecek devlet yardımlarıyla işyerlerinin korunacağı yanılsamasının yaygınlaşmasına neden oldu.
İşten atmalara karşı emekçilerin birleşik ve kitlesel mücadelesini örgütlemek yerine “Başbakan Merkel, bize de yardım edin” sloganı altında yürüyüşler (Schaeffler, Karstad, Quelle vb.) ve devlet bankaları önünde “uyarı nöbetleri” düzenlediler!
Devletten sürekli yeni konjonktür paketleri uygulamasını, bazı tekellere kredi vermesini talep eden sendikaların, bu taleplerini ileri sürerken takındıkları tutum da çok ilginçti. Bir yandan “Opel’e verilecek para ABD’deki fabrikalar için harcanmamalı”, “Almanya’nın Opel için vereceği para Almanya’daki işyerlerinin korunması için harcanmalı” diye ek talepler ileri süren sendika yönetimleri diğer yandan ise “Hükümetimiz uluslararası zirvelerde diğer ülkelerin konjonktür paketleriyle korumacı politikalarına karşı tutum almalı” talebini ileri sürdüler!
Bu tutumlarıyla özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren açıktan sürdürdüğü, “her şey üretim merkezi Almanya’nın korunması için” politikasının ilkeselleştiğini ortaya koyan sendika bürokrasisi aynı zamanda “uluslararası işçi sınıfı dayanışması” fikrini bir kez daha ayaklar altına almış oldu!

‘1929 KRİZİNDE OLDUĞU GİBİ?’
Birleşik Hizmet Sendikası ver.di Baden Württemberg örgütünden Thomas Böhm, Günter Busch, Stefan Heim, Bernd Riexinger ve Werner Sauerborn isimli sendikacıların kurdukları Dünya Krizi Çalışma Grubu (AK Weltwirtschaftskrise ver.di Baden Württemberg) adına yayınladıkları ortak tartışma metninde (bkz.: www.labournet.de/diskussion/wipo/finanz/riexsauer.pdf) bugünkü sendika yönetimlerinin krize ile ilgili tutumlarının 1929 krizi dönemindeki ADGB yönetiminden pek de farklı olmadığına dikkat çekiyorlar ve krize karşı “yanıtları (ve vizyonu) olmadığı için geri çekilişlerini korporatist birliklerle güvenceye almaya çalışanlar çok ciddi üye kaybedeceklerdir. Yapılar böylece dramatik bir kriz içine gireceklerdir, ki bu da 1929 kriziyle paralellik içermektedir, 1929-1930 arası ADGB, üyelerinin üçte birini kaybetmiş, (sendika) personelini işten çıkarmaya ve ücretlerini (%20) düşürmek zorunda kaldığı gibi grevler için giderlerini önemli ölçüde aşağı çekmiştir. Bunun sonucunda ise 1929-1931 arası grevler üçte bir azalırken greve katılanların sayısı %75 düşmüştür (…) Bugünkü sendikaların kriz içinde oynadıkları rol ürkütücü bir tarzda bunla benzerlik arz etmektedir” diyorlar.

NE YAPMALI?
Yazının başında ortaya koyulan örnekler ve Güney Almanyalı sendikacıların tartışma metninde dikkat çektikleri gibi sendika bürokrasisinin, işçi ve emekçilerin lehine bir tutum almaktan çok öte sermayenin beklentilerine uygun davranışları işçi ve emekçilerin aleyhine olmaktadır!
Bu saatten sonra sendika bürokrasisinin işçi ve emekçileri krizin gerçek nedenleri, sınıfların uzlaşmaz çıkarları ve çelişkileri üzerine aydınlatacağını, ve bunun üzerinden kitlesel bir mücadeleyi örgütleyeceğini beklemek boşuna olacaktır.
Her ne kadar Sindelfingen’deki Daimler/Mercedes işçilerinin mücadelesi tam bir başarıyla sonuçlanmamış ve diğer Daimler fabrikalarında çalışan emekçilerin kısmen aleyhine sonuçlanmış olsa da,işçiler mücadelenin nasıl sürdürülmesi gerektiğini beş gün süren eylemleriyle ortaya koydular.
Sermayenin kriz politikalarına karşı mücadelenin tek bir fabrikada tümden başarıya ulaşmasının mümkün olmadığı ortadadır. Krizin faturasını ödememek-karşı tarafa ödettirmek-, işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarının korunması ve yenilerinin elde edilmesi için verilecek mücadele, tek değil bütün sektörleri kapsaması gerekmektir. Şüphesiz bu tek tek fabrikalarda mücadele verilmesi yanlıştır anlamına gelmez. Aksine mücadele fabrikadan fabrikaya dalga dalga yayılarak kitleselleşecektir anlamına gelmektedir.
Bunun gerçekleşmesi için mücadeleci, sınıftan yana sendikacıların, işyeri temsilcilerinin bıkmadan, usanmadan işçi ve emekçileri krizin gerçek nedenleri, sınıfların uzlaşmaz çıkarları ve çelişkileri üzerine aydınlatması, en küçük hak gaspına ve saldırıya karşı en geniş mücadeleyi örgütlemeye koyulması gerekiyor.
Geçtiğimiz yıl, bu açıdan bir hareketlilik yaşandığını, işçi sınıfının diri ve ileri güçlerinin canlanma eğiliminde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, bu canlanmanın henüz işçi hareketine damgasını vuracak denli güç toplayamadığı, sınıfın az çok önemli bir kesimini kucaklayan bir akıma dönüşemediği de yanlış değildir. Ekonomik alanda yaşanan sıradışı gelişmeler, fabrika ve işçi evlerinde olağan günlerdekinden farklı hale gelen sorun ve atmosfer düşünüldüğünde, sınıfın ileri ve diri güçlerin daha etkin bir çalışma sergilemesine ihtiyaç olduğu açıktır. Önümüzdeki yıl yaşanacak ya da yaşanmayacak gelişmeler de, büyük ölçüde buna bağlı olacaktır.

> Umut Yaşar