‘Erdal Eren halkın davasının militanıydı’


12 Eylül 1980’de faşist cuntanın işbaşına gelmesinin hemen ardından idam edilen Erdal Eren’in unutulması mümkün mü? İdam edildiğinde henüz onyedisinde olan o yiğit insanın vakur bakışları hafızalardan silinebilir mi? Türkiye’de adettir; önce ya katlederler ya yaşamı zindan ederler ya da sevgili ülkeden ayrılmaya zorlarlar. Sonrası ise biliniyor; utanmadan, sıkılmadan gözyaşları dökerek yapılanlardan söz ederler…
Tıpkı Sabahattin Ali’nin alçakça katledilmesi misali. Tıpkı Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ve nicelerinin terki diyara zorlanması misali.
Tıpkı Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmesi misali. Daha güzel bir yaşam ve özgür bir dünyanın kavgasını veriyorlardı adları halkın yüreğine kazılı olanlar.
Yüzlerce kişinin katıldığı Almanya’daki anmalarda; Yunanistan, Portekiz ve Şili’ye uzanan bir hatta faşizm tarafından katledilen o yiğit insanlardan söz edilerek bugünün somut görevlerine gelindi. Toplantılara Türkiye’den gelerek katılan Erdal Eren davasının avukatlarından Nihat Toktay ile konu hakkında; zaman zaman duygusal anların yaşandığı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Erdal Eren davasının oldu bittiye getirildiğine dikkat çeken Nihat Toktay, yaptığı savunmadan ötürü altı ay kadar hapis cezası almış. Aradan otuz yıl geçmiş olsa da ‚Erdal Eren davası kapanmış bir dava değil, tam aksine yeniden görülebilir‘ diyor Erdal’ın avukatı.
1980’lı yıllarda gençliğin haksızlıklara, baskı ve zulme tepkisi nasıldı?
Gurur duyarak söyleyebilirim ki ülkemiz gençliği o yıllarda tahmin edilenden daha fazla başta kendi sorunları olmak üzere toplumsal olaylara duyarlı davranıyordu. Erdal Eren’den söz ederken o yıllara gitmek, toplumsal hareketin durumuna bakmakta fayda var. Zira dava basit bir yargılama değil, halkın kurtuluşu davası ile sömürücü egemen sınıfların hesaplaşması olarak ele alındığında gerçek anlamını bulur. Erdal Eren, dönemin önemli gençlik örgütlerinden olan YDGF’ye (Yurtsever Gençlik Dernekleri Federasyonu) üyedir. Afganistan’ın Rusya tarafından işgal edilmesini protesto eden YDGF, korsan bir eylem gerçekleştirir. Gösteriye saldıran MHP’liler Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencisi Sinan Sümer’i yaralarlar. YDGF li Sinan Sümer’e hastanede tedavi yerine polis sorgusu yapılır. Böylece kan kaybında ölümüne sebep olurlar. Daha doğrusu açıkca öldürülür. 2 Şubat 1980’de Ankara’da Sinan Sümer için tören düzenlenir. Törene 3 binden fazla kişi katılır. Erdal da o üç bin kişiden biridir. Zaten kısa süren eylem sona ererken bir asker ihtarda dahi bulunmadan kalabalığın üstüne ateş açar. Kitlenin içinden ateşe ateşle cevap verilir. Burada Zekeriya Önge isminde bir asker olay yerinde vurularak ölür. Ardından polis ve asker kimi ele geçirirse tutuklar. Tutuklanan onlarca kişinin arasında Erdal Eren de vardır.

Erdal Eren kendisine yüklenmek istenen suçu işledi denebilir mi?
Asla, Erdal her fırsatta böyle bir şeyi yapmadığını dile getirdi. ‚Eğer ben asker öldürmek isteseydim en az beşini vururdum, ben düşüncelerim gereği asker öldüremezdim‘ dedi.

Erdal Eren’in davasına gelecek olursak, dava sürecinde ne tür zorluklarla karşılaştınız?
Erdal’ın babası sevgili Ahmet Amca bana geldi ve avukatlığını hemen kabul ettim. Davayı alır almaz da mahkemeye başvurarak hazırlıklar için süre istedim. Önce kabul etmediler. Sonra ısrarımız üzerine savunma hakkı için zorla on gün süre alabildik. Yaş tespit talebimiz hile ile atlatıldı. Gerçek manada yaş tespitine gidilseydi biz davayı kesin kazanırdık. İlginç bir noktayı anlatmadan geçmeyeceğim; o da Erdal ile benim ilk duruşmada ayrı iki savunmamızın sanki tek ağızdan yapılmış gibi olması idi. Her ikimiz hakkında mahkemede komünizm propagandası yaptığımızdan ek dava açıldı. Erdal burada; ‚Faşizme Ölüm-Halka Hürriyet ve Yaşasın TDKP!‘ diye sloganlar attı. Bir anda onlarca asker hayvanca saldırdı. Dava boyunca ancak üç görüşmemiz oldu. Her görüşmede içimiz cız ederdi. Zira Erdal her defasında yara bere içinde olurdu.

Zaman zaman davayı kazanacağınıza ilişkin umutlarınız oldu mu?
Tabi, bir kere ta başından beri sevgili Niyazi Ağırnaslı ağabeyimizin (Denizlerin avukatı) bilgisinden yararlanıyorduk. Kolektif bir davanın kolektif savunucuları durumundaydık. Yargıtay’a gittiğimizde avukatlar olarak kimler yoktu ki; Niyazi Ağırnaslı, M.Ali Özpolat, Taşkın Tarman, Tuğrul Çakın, İsmail Sami Çakmak…. Savunmayı ben açtım. Niyazi amca söz alıp en ağır şeyleri söyledi. Mübarekler sanki beton duvar. Tıs dahi yok. Sonunda burada dava kararı bozuldu dediler. Bir an hep birlikte çocuklar gibi sevinç naraları attık.

Ülkede ve genel olarak dünyada Erdal Eren davası için hangi girişimler vardı. Biraz da bunlardan söz eder misiniz?
Şubat’ta başlayan davadan altı ay sonra 12 Eylül faşist cuntası işbaşına geldi. Cuntanın yaptıklarına ilişkin bir şey demeyeyim. Çünkü tüm dünya biliyor bunları… Zaten Yargıtay 3. Dairesi kararı bozmuştu. Bizler idamların kapıda olduğunu tahmin ediyorduk. Buna rağmen Avrupa’dan Amerika kıtasına kadar her yerde insanlar 17 yaşındaki Erdal’ın hayatını kurtarma umuduyla faaliyetler örgütlüyorlardı. Başta komünistler olmak üzere, insan hakları savunucuları, demokratlar, yazarlar, sanatçılar, sendikacılar belki bir umut diyerek didinip durdular. Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi öğrencisi Ercan Koca, Erdal Eren’in hayatını kurtaralım afişini asarken beyninden vurularak öldürüldü…
O kara güne gelinecek olunursa…
Ülkedeki gelişmeler bizde artık yapılacak bir şey olmadığı kanaatini oluşturmuştu. Erdal’ın kendisi de bu acı gerçeğin farkındaydı. 12 Aralık günü bizlere ‚bir yere ayrılmayın‘ diye haber geldi. Bu bizi can evinden vuran haber oldu. Biliyorduk bilmesine de yine de bir umut, bir çıkış, bir sürpriz bekliyorduk. Nihayet gece gelip beni ve İsmail Sami Çakmak’ı aldılar. Ulucanlar Cezaevi’nin girişinde çoraplarımıza kadar arandıktan sonra içeri alındık. Erdal ile kucaklaştık, öpüştük. Bu arada kilotu içine sakladığı iki mektup verdi bize. Savcı hemen üstümüze atlayarak; ‚önce biz, sonra siz‘ dedi. O anı yaşadığım müddetçe unutamam. Erdal’ın gözleri pırıl pırıl yaşam dolu idi. En küçük pişmanlık belirtisi yoktu, adeta ‚ben kazandım‘ dercesine meydan okuyordu. Bizlerin dışında kimsenin kendisine dokunmasını istemiyordu. ‚Şu pis elleriniz üzerime değmesin‘ diye konuştu egemenlerin uşaklarına. İmamı da; ‚halkımın inancına saygım sonsuz ancak ben inanmıyorum‘ deyip kabul etmedi.
Tekrar bir daha kucaklaştık. ‚Abi hadi eyvallah‘ diyerek masaya çıkarak ilmiği boynuna attı. O an nefesler durmuştu. Gecenin kör karanlığında bilinen sloganlarını gür bir şekilde haykırdı: ‚Faşizme Ölüm-Halka Hürriyet, Faşizme Ölüm-Halka Hürriyet, Yaşasın TDKP!‘ Celladın sandalyeye vurmasını beklemeden kendisi tekmesini vurdu. Gidiş o gidiş. Lakin bir yitiş değil, halkın gönlüne nakşolmanın adı oluyordu.  İnfaza tanıklık etmenin kahredici haliyle eve gelince birde baktım ki ev talan yerine dönmüş. İdam anında polisler de evde arama yapmışlar.

17 yaşındaki bir ‚çocuğun‘ idam karşısında cesaretle dimdik durması nasıl oldu? Böyle bir yiğitlik neyle izah edilebilir?Son mektubunda söylenen sözlerin anlamı ve derinliğine bakıldığında insan; ‚bu yaşta bu cesaret‘ demeden edemiyor.
Erdal’ın davası 12 Eylül’ün en zayıf yanıdır. Sadece yaşının küçük olmasına bağlamak haksızlık olur. Bunun için de gündemde düşmedi. Aradan otuz yıl geçtiği halde hemen herkes Erdal Eren davasından söz ediyor. Yani haklı ve doğru olan her zaman güçlüdür. Erdal Eren baskı ve sömürüye karşı, baskının, haksızlıkların ve kimsenin kimseyi sömürmediği bir yaşam için örgütlenmenin gerekliliğine inanan bir gençti. YDGF’li olması ve GKB’ye girmesi onun dimdik durmasının temel koşulları olmuştur. Daha önceleri aldığı her görevi küçük-büyük demeden titizlikle yerine getirmiş olmasında saklıdır Erdal’ın izleri. Örgütlü hareketin içinde militanca bulunması ve bu doğrultuda bilinçlenmesi görüşlerinin arı ve duru olmasını sağlamıştır.
Almanya’da birçok etkinliğe katıldınız. Toplantılarda ne tür izlenimler edindiniz?
DİDF’in organize ettiği etkinlikler bence anlamlıydı. Enternasyonal bir bakış açısıyla günümüzün somut görevlerine dikkat çekildi. Bu çok önemli. Gördüğüm kadar insanlarımız bu ve benzeri konularda epeyce duyarlılar. Gençlerin Erdal hakkında soru sormaları çok güzel. Bence gençlere daha ileriden çekinilmeden görevler verilmeli. Onlar bunların üstesinden gelecek cesaret ve kararlılığa sahipler. Dünyanın neresinde olursak olalım, haksızlıklara, baskı ve sömürüye karşı daha güzel bir dünya için örgütlendiğimizde, ortak davanın militanı olarak cesaretle ileri atıldığımızda, halka bağlılıkta çelikleştiğimizde ve örgütüne, yoldaşlarına güvenildiğinde hemen her devrimci Deniz, Erdal olabilir. Bunları yerine getirmediğimizde yapılan toplantıların da bir anlamı olmaz.

Ali Çarman