“Sol” üzerine tartışma niye?

A. CİHAN SOYLU

Hiç eksik olmadı ama, AKP’nin devlet organlarını kendi çizgisinde oluşturmaya engel teşkil eden kurum ve güçleri aşmak üzere gerçekleştirdiği ve başarıyla çıktığı “referandum”dan sonra “soldaki ayrışma” ya da “sosyalistler yeniden bölündü”(!) tartışması yeniden alevlendirildi. Piyasa diliyle söylenirse ‘ocağa odunlar sürüldü, üzerine tutuşturucular serpildi” ve körükçü, yanmayacak ve fakat başkalarını, bir kısmını maşa bir kısmını odun yerine kullanacak şekilde konumunu ayarlayarak, ateşi harlamaya girişti. Doğan holdingin “Radikal”iyle, etkili isimlerinin bir kısmının dolaysız CIA bağlantısı üzerine basında tefrikalar yayımlanan Taraf’ın sayfalarından “sol”un darbeciliği; sosyalistlerin “Ergenokonculuğu” üzerine, nerede solculukla-sosyalist olmakla yollarını çoktan ayırmış ya da hiçbir zaman zaten öyle bir politikası ve pratik mücadelesi olmamış piyasacı varsa, onların, artık yinelene yinelene iyice kirlenmiş nakaratları birkez daha sürüme kondu.
Sürüme kondu!
Çünkü ticari faaliyette, emek sömürüsüyle elde edilmiş metanın pazar payı ne kadar fazla olabilirse, sağlanan ve sermayeye dönüştürülen kar payı o kadar artmış olur. Adı geçen basın organlarının başka tür bir amacı olamaz. Kapitalizme halel gelmesinden ödü kopan, kapitalizme biat etmiş kişilerin solculuk üzerine konuşmalarıyla sosyalizm mücadelesinin bugünkü ve geleceğe dair sorunları üzerine devrimci çabanın birbiriyle 180 derece zıt olduğunu bu gazetelerin sahipleri ve yöneticileri de biliyorlardır. Kapitalist işletmelerin sağladığı olanakları sosyalizm mücadelesine ve devrimci örgütlere karşı saldırı mevziine dönüştüren  “entelektüel” baylar ve bayanların kapitalizmi aşma diye bir dertlerinin olmadığını sosyalist ‘sol’ bilmiyor değil. Bu saldırı çünkü yeni başlamadığı gibi bir özellik te göstermiyor. Bay Yağcı, örneğin -ilginç bir çakışmayla- adının gereklerini yerine getireli hayli zaman oluyor. Onun, hükümet politikalarında ve AKP’nin  devlet aygıtını kendi çizgisinde ve anlaşma halinde olduğu askeri güçlerle birlikte yeniden ‘dizayn etme’  çabalarını “halkın ilk kez kendi adına kendini yönetmesi” olarak pazarlaması, sosyalist görüş bir yana, en berbatından “solculuk”la dahi bağdaştırılamaz. Diğer birkaçı ise yıllar yılıdır Birikim’in sayfalarında, sosyalist politikanın Türkiye’de bir güç haline gelmesini önlemek üzere insanların önüne sürekli olarak sözüm ona geliştirici olma adına saptırıcı-güvensizleştirici “amma”lar getiren, olamazlığı ve gerçekleşemezliği teorileştiren bir faaliyet yürütüyorlardı. Bunlar şimdi antiemperaylizmi güya aşağılarken, antikapitalizmi mi temsil ediyorlar. Böyle bir iddiada bulunmaları gülünç olmalarını gösterir başka bir şeyi değil. Antikapitalist mücadelede bugüne dek bir tek pratik adım attıkları görülmeyen insanların “entelektüel” gevezeliklerinin beş paralık bir değeri olamaz. Onların, politik bilinci yönünden “en geride” sayılabilir herhangi bir işçinin, “ekmek parasını artırmak” için  giriştiği kadar bir devrimci çabaya dahi uzak olduklarını, “sol”da ve “sosyalist saflar”da bilmeyen mi var? Öyleyse bu gibilerinin devrimcilerin mezarlarına tükürme anlamına gelen vaazları, arsız hırsızın tutumunu anımsatıyor. Dahası da var: bunlar bilerek, isteyerek ve hırsızlığa zorunlu olmadıkları halde yapıyorlar, yapacaklarını. Sermaye basınının bunlara, sosyalizm mücadelesine karşı kürsü açması da, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin gereklerine aykırı düşmüyor.
AKP’nin liberalleri mi demeli bunlara, yoksa liberallerin AKP’lisi mi? Aslında fazla farketmiyor. T. Erdoğan ve partisiyle hükümetinin politikalarında “halk devrimi” keşfeden; bu parti-hükümet ve ABD’de üslenmiş CIA bağlantılı yol göstericinin çizgisinde “halkın kendi kendini yönetimi”ni; “kendi anayasasını kendisinin yapması” ve özgürleşmesini gören bu bay ve bayanların MHP’den farklı bir sağcılığı ifade etmek üzere bir tür “solcu”luklarından yine de belki söz edilebilir; ama “sosyalist olma” ile en küçük bir bağlarının olmadığına tanıklık etmeyecek sosyalist te herhalde yoktur. Kanıt gerektirmeyecek denli açık olan düzen işbirlikçiliğini uyanış içindeki genç kesimlere ve ilerici aydın çevrelerine “ilericilik-devrimcilik- özgürlük savunuculuğu” ve hatta “sosyalistlik” olarak sunmaları dahil, tutumları, peşisıra yürüdükleri Erdoğan ve takkıyyeci-dinsel istismar geleneğinde yürüyenlerin tutumlarıyla birleşiyor.
AKP ve Amerikan liberalleri cephesinden devrimcilere yöneltilen “cuntacılık”-”milliyetcilik”-”statükoculuk” suçlamalarının karalama amaçlı spekülasyondan öte bir dayanağının olmadığını bu takıyyeciler de biliyorlar. Basit mantık oyunlarına dayalı parellelikler kurarak, “madem AKP’ni desteklemediniz, onun “demokratikleştirme”(!) politikalarına destek vermediniz, o halde cuntacı ve statükocusunuz!” türünden bayağı dedikodularının, dedikodudan başka bir değeri bulunmuyor. Ama onların AKP’nin eteğine yapışarak oradan “sosyalistlik” yaratmaya koyulduklarının kanıtı bizzat kendilerinin söyledikleridir. Çok somuttur; söz uçsada yazıları kalıcıdır. Köşelerini izleyenler de, onlara açılmış televizyon ve gazetelerden vaazlarını takip edenler de tanıklık edebilirler. AKP ve başbakanı, haklarını isteyen Kürtlere, işsizliğe itilen  ve gayri insani koşullarda çalıştırılan işçilere, kentin ve kırın emekçileriyle hak arayışındaki gençlere karşı ne kadar demokrat ve ilerici ise, bunların demokratlıkları, ilericilikleri ve ‘haşşa’ sosyalistlikleri de o kadardır!
Bunun içindir ki onlardan en iddialı olanının “ yeni bir sosyalizm tartışması zorunluluğu”ndan, AKP’ne ve politikalarına tutum nedenine bağlayarak söz etmesi dahil, en gerici ve bağnaz sosyalizm karşıtlarının da ralarında yer aldığı bu tür “solcu”lar(!)dan, hayli zaman öncesinden zaten ayrışmış olmak iyi, yerinde ve olumlu olmuştur. Bugünkü çırpınışlarının ve ilgi çekmeye çalışıyor olmalarının nedenlerinden biri de bu olmalı.
Devrim mi, reform ve düzeniçi entiraların kurbanı olmak mı? Bu tartışmaların bağlandığı asıl soru budur. Ve sınıf mücadelesi tarihi, kitlelerin işçi sınıfı öncülüğündeki devrimi olmaksızın, kapitalist bataklığın bin türlü cenderesinde boğulmakla yüzyüze kalmanın kaçınılmaz olduğunu söylüyor, buna göre hareket ediyoruz.