Kapitalizm alternatifsiz mi?

Yeni yılın ilk günlerinden bu yana Almanya’da komünizm tartışılıyor. Yaklaşık iki hafta boyunca yoğun bir şekilde sürdürülen tartışmanın dozu üçüncü haftada biraz düşse de konu, değişik gazetelerin köşelerinde ve internet sayfalarında devam ediyor.
Tartışmaya vesile olan “olay” ise “junge Welt” gazetesi ve değişik sol, sosyalist yayın organları tarafından geleneksel olarak her Ocak ayının ikinci Cumartesi günü düzenlenen “Rosa Luxemburg Konferansı” için yapılan hazırlıklar oldu. Konferansın ana tartışma konusu “Komünizme nereden gidilir? Sol reformizm mi, devrimci strateji mi? Kapitalizmden çıkış yolları” hakkında Junge Welt gazetesine katılımcılar görüşlerini yazdılar.
Sol Parti Eş Başkanı Gesine Lötzsch de bu çerçevede “Komünizme giden yollar” (3 Ocak 2010, JW) başlıklı bir yazı yazdı. Asıl tartışma bu yazının yayınlanmasıyla başladı. Sermayenin parlamentodaki ve medyadaki uşakları, Sol Parti’ye ve Lötzsch’e karşı adeta “yaylım ateşine” başladılar. Neye uğradığını anlamakta zorlanan Lötzsch, birçok burjuva gazeteye verdiği söyleşilerde, “yanlış anlaşıldıysa özür dileyeceğini” ve “kesinlikle komünizmi istemediğini” defalarca ifade etti. Çıktığı televizyon programlarında da aciz bir tablo çizen, kendi içinde çelişkiye düşen Lötzsch sürekli geri adım attı.
SOL İÇİ TARTIŞMA
Rosa Luxemburg Konferansı’nda düzenlenen panele katılanlara bakıldığında aslında tartışmanın “sol gruplar”la sınırlı bir tartışma olarak başladığı anlaşılmakta.
Bu tartışmayı anlamak için geçtiğimiz döneme bakmakta fayda var. Krizin en derin olduğu dönemde bu çevreler tarafından ileri sürülen “mücadele stratejisi” ve “alternatif” önerileriyle özüne bakılırsa sınıfta kalınmıştı! Sol Parti, krizden çıkış yolu için kısmen doğru önerilerde (enerji ve sanayideki kilit sektörlerin kamulaştırılması gibi) bulunsa da prensip olarak “sistem içi” çözümlerde ısrarlı oldu. Sol Parti tarafından en çok tartıştırılan konu işçilerin çalıştıkları fabrikalara belirli bir oranda ortak* olarak “söz hakkı” elde etmeleriydi. Bu “söz hakkı”nın, bugün de İşyeri Temsilcilerine (BR) verilen “söz hakkından” farklı bir öneri olmadığını önerinin sahipleri açıktan söylüyorlardı. Yani “söz sahibi” olanlar “işletmenin refahı için çaba göstermek” zorunda olacaklar.
Alman Komünist Partisi DKP içinde çoğunluğu temsil eden bir kesim Sol Parti’nin önerisini neredeyse harfiyen desteklerken dar bir kesim “söz sahibi olmanın yetmeyeceği ve asıl sorunun üretim araçlarının kimin elinde olacağı sorusuna verilecek yanıtla çözülebileceği”ni söylüyordu.

2009’DA SERMAYE  GÜNAH ÇIKARTIYORDU!
Sermayenin ve uşaklarının, Lötzsch’ün yazdığı yazıdan sonra fütursuzca saldırmalarının nedenini anlamak için de dönüp geriye bakmak gerekiyor.
Hatırlanacağı gibi son 80 yılın en ağır krizinin başlamasıyla kapitalist sistemi eleştirmek neredeyse moda olmuştu. BASF, RWE ve EON gibi tekellerin şefleri bile “dizginsiz-düzensiz kapitalizm”e karşı olduklarını ilan etmekle kalmayıp, hükümetin en acil bir şekilde önlemler almasını, piyasaları denetlemesini ve bir düzen getirmesini talep ediyorlardı.
Bankerler, borsa spekülatörleri, kısaca bütün “global kumarbazlar” adeta günah çıkartarak, “açgözlülük ettik, pişmanız” diyorlardı. Almanya’nın en büyük bankasının şefi Josef Ackermann, hükümetten mali piyasaları kurtarmasını talep ederken, “tabi bu yardımın karşılığında yeni sınırlar çizilecek bizler de bunları kabul edeceğiz” diyordu.
Sermaye temsilcilerinin süt dökmüş kedinin sahibine sırnaştığı gibi günah çıkarması, başını öne eğmesinin asıl nedeni, krizin faturasının işçi ve emekçilere yıkılması, zararın toplumsallaştırılmasını sağlamak içindi. Sermaye günah çıkartırken hükümeti ise bir yanda “beğensek de beğenmesek de bankaları kurtarmak zorundayız, yoksa hepimiz batarız” demagojisini yapıyor diğer yandan ise mali piyasaları denetleme üzerine onlarca öneriyi gündeme getirerek, “yaşanan krizden doğru dersler çıkartıldı” izlenimi vermeye çalışıyordu.
Sermaye ve hükümeti geniş emekçi kitlelerini etkilemek ve tepkileri sistem içinde eritmek içinse, “asıl sorunun (!) Anglosakson tarzı kapitalizmde olduğu ve Alman modeli olan sosyal piyasa ekonomisinin özünde iyi” olduğunu ileri sürüyordu.
ALTERNATİF TARTIŞMALARI  İSTENMİYOR!
Sol kesim içinde krizin etkilerine karşı ileri sürülen ve tartışılan “mücadele stratejisi” ve “alternatif önerileri” doğal olarak bu çevreyle sınırlı kalmıyor. Geniş emekçi kitleler kapitalist krizin etkilerini günlük yaşamlarında birebir yaşadıkları gibi bu tür tartışmalara geçmişten daha farklı olarak ilgi gösteriyorlar.
Sermaye ve hükümetinin yukarıda tarif edilen manevralarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Artan hoşnutsuzluğun ve büyüyen tepkinin sistem karşıtı alternatif arayışlarına dönüşmemesi için sermaye ve hükümeti ellerinden geleni yaptılar ve halen yapmaktalar.
2010 başında kamuoyu yoklama enstitüsü Emnid Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmada, halkın yüzde 90’ı “ekonomik krizin nedeni olarak finans sektörünün sorumlularını” gösterirken, yüzde 70’i aynı zamanda “asıl sorunun kapitalist sistemde olduğunu ve piyasanın kendi sorunlarını tek başına çözebileceğine inanmadığını” ifade ediyordu.
Emnid tarafından yine 2010’da yapılan bir diğer kamuoyu yoklamasında ise emekçilerin “hangi şartlar altında sosyalist bir toplumda yaşamayı kabul edersiniz” sorusuna “işimin olduğu, sosyal güvenliğim sağlandığı ve topluma dayanışma ruhunun hakim olduğu sosyalist bir toplumda yaşayabilirim” diye yanıt verenlerin oranı Batı Almanya’da yüzde 72, Doğu Almanya’da yüzde 80 idi!
Şüphesiz salt bu kamuoyu yoklamalarına bakarak geniş emekçi kitlelerinin sosyalizm mücadelesine yöneldikleri sonucuna varılamaz. Ama geniş emekçi kitlelerinin mevcut sistemden hoşnut olmadıkları ve alternatif arayışlarına açık hale geldikleri de görülmeli.
Sermaye ve işbirlikçilerinin Lötzsch ve Sol Parti şahsında sürdürdükleri komünizm karşıtı saldırılar özünde geniş emekçi kitlelerinin alternatif arayışlarının önüne geçmek için yapılmaktadır. 2010 yılını hatırlayacak olursak sermaye ve işbirlikçilerinin benzeri saldırılarını aylardır devam ettiğini görürüz. İster “Stuttgart 21” ve nükleer enerji  karşıtı gösterilere karşı alınan tutum olsun ister daha birçok kentte oluşan halk inisiyatiflerinin “halk oylaması” taleplerine karşı tutum olsun, sermaye ve işbirlikçilerinin aldığı tutum hep aynıydı. Hareketi bastırmak ve alternatif arayışlarını sistem içinde eritmek için her türlü yol ve yöntem denendi.
Gazetemizin son sayısında “2011 üzerine yapılan hesaplar” başlıklı yazıda Almanya’daki ekonomik gelişmenin “hafif ve kırılgan bir ekonomik canlanma” olduğu tespiti yapılırken bunun önümüzdeki dönem “tasarruf ve istikrar önlemleri” adı altında işçi ve emekçilere yönelik saldırıların da sürekli hale geleceği”ne dikkat çekiliyordu. Bu da “alternatif” arayış tartışmalarının artacağı anlamına geldiği gibi sermeye ve hükümetinin de bu yönelişlere karşı saldırıları arttıracağı daha fazla gündeme geleceği anlamına gelmektedir.
Son olarak; yazımızın da başlığı olan “kapitalizm alternatifsiz mi” sorusuna, kapitalizm alternatifsiz değildir, alternatifi insanın insan tarafından sömürülmediği, doğanın, yer altı ve üstü bütün zenginliklerinin talan edilmediği, bütün üretim araçlarının insanlığın hizmetine sunulduğu, herkesin yeteneğine ve ihtiyacına göre ilkesinin temel alındığı bir toplumdur.

UMUT YAŞAR

* Her iki parti olduğu gibi değişik sol, sendikal çevreler yukarıdaki işletmelere ortak olma önerisinden önce, sendika merkezleri tarafından gündeme getirilen “sadece bankalar değil, üretim yapanlara da kurtarma şemsiyesi (paketi!) açılsın” önerisine destek vermekle kalmayıp aktif olarak savunmuşlardı.  Daha önce gazetemizde bu öneriyi değişik yazılarda irdelemiş ve eleştirdiğimiz için bu yazımızda tekrar değinmiyoruz. Bu konuda www.yenihayat.de sayfasına bakılabilir.