Le Pen: Aile boyu ırkçılık

İbrahim Balcı

Fransa’nın hatta Avrupa’nın “en kıdemli” ırkçı liderlerinden Jean Marie Le Pen tahtını kızına bıraktı. Yaşlı kurdun tahtını öyle sessiz sedasız, sade bir merasimle bırakması elbette düşünülemezdi. Üstelik işin içerisinde yaklaşan seçimler varken ve kendisi de partisinin muhtemel cumhurbaşkanı adayı iken. Dolayısıyla biraz ses getirici, dikkat çekici ve kışkırtıcı şeyler söylemek lazımdı.
Marine Le Pen de öyle yaptı ve dikkatleri üzerine toplamak için “bombasını” patlattı! “Müslümanların sokaklara taşan toplu namazları adeta Müslümanlarca işgal edilmiş bir Fransa görüntüsü ortaya çıkarmaktadır. İşgal sadece tankla topla olmaz böylesi kültürel ve dinsel ritüeller yoluyla da olabiliyor. Birçok mahalle ve cadde yabancıların ve özellikle de Müslümanların işgalindedir.”
Le Pen’in bu açıklaması Fransa kamuoyunun ana gündemi oldu ve günlerce tartışıldı. Birçok parti ve örgüt, insan hakları savunucuları ve aydınlar bu açıklamaya sert tepkiler gösterip kınadılar. Fakat ok yaydan çıkmış hedefine ulaşmıştı bir kez. Çünkü bu sıcak tartışmanın alevleri yükselmeye devam ederken bir yandan Le Soir gazetesi de konuyla ilgili IFOP kuruluşuna anket yaptırmış ve sonuçlar şöyle çıkmıştı: Halkın yüzde 39’luk bölümü Le Pen’in bu açıklamasına katılıyor, yüzde 17’si de seçimlerde Marine Le Pen’i destekleyeceğini söylüyordu.

KURT PUSLU HAVAYI SEVER
Le Pen’in Müslüman kökenli göçmenleri hedef seçmesinin özel bir sebebi vardı elbette. 11 Eylül saldırısından ve Irak işgalinden bu yana uluslararası emperyalist politikaların yaratığı “İslam korkusu” (İslamophobie) algısı toplumun bir kesiminin en yumuşak karnı haline gelmiş, ırkçı popülist parti ve örgütler ise yaratılan bu yumuşak karnın üzerinde tepinip durmakta, cami, minare, burka ve şimdi de namaz tartışmalarını öne çıkararak toplumdaki korku ve önyargıları daha da derinleştirip siyasal istismara çevirmekteler.
Le Pen’in Hollandalı, İsviçreli, Avusturyalı, Danimarkalı ve daha birçok Avrupalı “ırkçıdaşları” bu yolda bir hayli mesai tüketmiş, epey mesafe kat etmiş, torbalarını doldurmuşlardı.
Çünkü bu alan yüksek getirisi olan siyasal bir ranta dönüşmüştür. Birçok küçük marjinal ırkçı, faşist grup bu alandan beslenerek kısa zaman içerisinde kitle tabanı edinmiş, yüzde 15, yüzde 30 gibi oy oranlarına ulaşmış, hükümet ortakları olmuşlardır.
Gelinen aşama ve estirilen hava alabildiğine uygun bir zemin sunmaktadır. Yapmaları gereken tek şey havayı iyi koklayıp yeri ve zamanı geldiğinde bu havaya uygun, basına ve kamuoyuna yönelik ırkçı, ayrımcı, kışkırtıcı ve ateşli konuşmalar ve açıklamalar yapmaktır.
Sonrası da kışkırtıcılığa susamış, reyting ve sansasyon manyağına dönüşmüş sermaye medyasının işidir. Fransa’daki 2012’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yıl kadar bir zaman kalmışken birçok politikacı gibi Marine Le Pen de şimdiden gardını alarak, daha fazla gecikmeden oluşturulmuş bu puslu havadan biraz da kendisi beslenmek istiyor.

MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ
Emperyalist barbarlığın yaratığı bu ikiyüzlü siyasal iklimin bir ucundan ırkçı, faşist gruplar ve sermayenin tüm çanak yalayıcı politik örgütlenmeleri beslenirken diğer ucundan ise siyasal İslamcı politik oluşum ve çevreler de nasipleniyorlar.
Tüm bu kamplaştırıcı, kışkırtıcı ve düşmanlaştırıcı havanın hakim olduğu ortamdan birileri nemalanırken, olan, ezilen, sömürülen, hakları gasp edilen, üstelik birbirlerine düşman ettirilen halklara ve emekçilere olmaktadır.
Bir yandan sosyal güvenceleri, iş güvenceleri, kazanılmış hakları ellerinden alınan, işsizliğe, yoksulluğa, örgütsüzlüğe ve umutsuzluğa mahkum edilmiş, yetmiyormuş gibi bir de provokatif girişimlerle, terörle, patlatılan bombalarla ve İslam’la korkutularak ırkçı, gerici politikaların dolgu malzemesi haline getirilen milyonlarca Avrupalı emekçi yığınlar.
Öte yandan demokrasiden, haktan, hukuktan ve adaletten yoksun, baskılara, katliamlara uğramış, ülkeleri ya da komşu ülkeleri işgal edilmiş, yağmalanmış, açlığa, yoksulluğa maruz kalmış, dini inançları horlanmış, onurları kırılmış, yeryüzünde bulamadıkları adaleti inançlarına sığınarak “ilahi adalette” arayan İslam ülkelerinin milyonlarca yoksul yığınları ve onların buradaki göçmen akrabaları.
Birinin umutsuzlukları, korku ve kaygıları ırkçı kışkırtmaya alet edilmekte, diğerinin dini inançları siyasal İslamcı politikalarla sömürülmektedir. Hepsinin tepesinde de bütün bu olup bitenlere zemin hazırlayan ve yön veren kapitalist yağma düzeni. Dolaysıyla tüm, renklerden, inançlardan ve uluslardan emekçilerin bu barbarlığa ve yağma düzenine karşı daha fazla kardeşliğe, birleşip mücadele etmelerine ihtiyaçları var. Yarına dair tüm korku ve kaygıları ortadan kaldırmak için, “gerçek adaleti gökyüzünden yeryüzüne indirmek için”. Hem de yalvarmadan, yakarmadan kendi emeği, bilinci ve örgütlü gücüyle…