‘Orası memleketim, burası vatanım’

Onlar, araştırmalara, filmlere, kitaplara ve çeşitli tartışmalara konu olan göçün ilk adımını atanlar. Yanlarında sadece bavullarını değil, acılarını sevinçlerini ve umutlarını da berberinde getirenler. Ve 50 yıl önce ‘misafir’ olarak atılan adımlar, onları yeni bir hayata taşıdı. Alın teriyle, türlü zorluklarla yoğrulmuş yaşamları birbirine çok benzese de her birinin ayrı bir hikayesi var. Berlinli Gülfırat çifti de bu ilk adımı atanlardan. Nevzat ve Seher Gülfırat’la kendi hikayelerini, aradan geçen yılları konuştuk.

“O zamandan bu yana Almanlar da değişti, Türkler de”

Nevzat Gülfırat, 1966’da geldi, emekli

Ne zaman geldiniz Almanya’ya?

İlk evveli 66’da geldim, 7, 8 ay kaldım. Memlekete gidip gelmek için izin istedim, vermediler ben de dayanamadım, bastım çıkışı geri gittim.

Niye dayanamadınız?

Şimdi bir aile şeyi var ya. Ben geldim ama hanımı kayınbabamla kaynanamın yanına bıraktım. Dayanamadım işte. Üç sene sonra hanımı gönderdim, bu sefer o bana istek yaptı. 69’da tekrar geldim.

Geliş nedeniniz neydi?

İnsan orda ekmeği buluyor peyniri bulamıyor, peyniri bulsa ekmeği bulamıyordu. Yani geçim yüzünden geldim buraya. Almanya’da biraz çalışıp ev alacak kadar para biriktiririm diyordum. Plan böyleydi, yani ömür boyu burada kalacağım diye çıkmadık yola. Ama geldik, buranın şartları daha hoşumuza gitti. Doktoruymuş, bilmem nesiymiş, çalışma tarzlarıymış… Ondan sonra da çocuklar büyüdü.

Peki Almanya’ya alışmak konusunda sizi en çok zorlayan şeyler neler oldu, ne gibi sıkıntılar yaşadınız?

Ben her şeyine de alıştım, niye alışamayacağım ki? Tabii burası benim vatanım gibi olur mu…

İlk Münih’e geldik, davulla törenle karşıladılar bizi. Tarih 66 idi. O zamandan bu zamana Almanlar da değişti, bizim Türkler de.

Peki onca yıl geçirdiniz burada, Alman arkadaşlarınız oldu mu, ilişkileriniz nasıldı?

Firmadayken Almanıymış, Yugoslavlıymış, Yunanıymış arkadaşım çoktu. Ama evlerine gidemezdik. Niye gidemezsin, herkesin görüşü şeyi ayrıydı. Ama Türk arkadaşlarım vardı. Tabii Türklere çok yakın davranan bazı Almanlar da vardı, yemek verirlerdi, giysi verirlerdi.

Niye kesin dönüş yapmadınız?

Üç dört dairem vardı kiracılar yüzünden hepsini sattım, bankaya yatırdım o da birşey getirmedi. Şimdi ormanların içinde üç katlı bir ev var. Canım sıkıldı mı ordayım. O da benim hakkım değil mi? Şimdi Türkiye’de dursaydım bunları alamazdım, alırım desem yalan olur. Şimdi buranın durumu bozuldu. Buradaki de artık çalışarak bunları alamaz. Arada bir fark kalmadı. Buranın sadece sağlık işi kaldı anlayacağınız.

İlk yıllarda iş dışında hayatınız nasıl geçerdi?

Her hafta sonu buluşur eğlenirdik. Dört aile vardı, her hafta bir evdeydik, vur patlasın çal oynasın… Ama şimdi biri emekli oldu biri gitti, biri şey oldu, yeni gençler geldi kimse kalmadı.

Şimdi zamanınızı nasıl geçiriyorsunuz?

Zaman geçmiyor, nerde geçecek? Kahveye gitmiyorum sevmiyorum orayı. Bazı arkadaşlarım var onlar da işe gidiyor. Cumartesi Pazar da evin alışverişi var, temizliği falan var… Türkiye’ye gidince 5, 6 aydan evvel gelmiyorum. Orada gayet memnunum, adamlar denizden balığı çıkarıp taze taze getiriyorlar önümüze, daha ne olsun?

Seher Gülfırat, 1969’da geldi, emekli

69’un 11 Nisan’ında geldim Berlin’e. Yaşım 24, kilom 45, bavulum 70 kiloydu… İki gün sonra çalışacağımız fabrikaya götürdüler bizi. Lisan en büyük problemdi o zamanlar bizim için. Bir sene içinde bir ‘ja’ bir de ‘nein’ demesini öğrendim. 2000 yılında emekli olana kadar hiç ara vermeden çalıştım. ‘Arbeitsamt’a git deseler, yerini bilmem. Türkiye’ye bir şey demiyorum ama ben burada daha rahatım. Orası memleketim, burası vatanım.

Ne zaman geldiniz Almanya’ya

69’un 11 Nisan’ında Berlin’ geldim. Yaşım 24, kilom 45 bavulum 70 kiloydu… İlk Münih’e indik. Dediler ki yeşil antrağı olanlar 8 numaranın orda toplansınlar. Ben bebeğimi bırakmış gelmişim, dünyam dönmüş, ‘antrak’tan falan hiç haberim yok. Orda öğrendim ki benimki de yeşilmiş. O bavulu sürüye sürüye gittim. Bir Alman’a teslim ettiler bizi. Bir de havaalanında dediler ki, yükü ağır olandan para alınacakmış. Üstümde hiç para yoktu ki, son paramı İstanbul Haydarpaşa’da hamala vermiştim. Bavulları alan kadın bir bana baktı bir bavula sonra teslim aldı, öyle bir sevindim ki…

Bavul gerçekten o kadar ağır mıydı, ne koymuştunuz içine?

70 kiloydu. Bulgur vardı, tencere, leğen… ne lazımsa koydum işte.

Berlin’e gelince hemen işe başladınız mı?

İki gün haym’da kaldık sonra hemen çalışacağımız fabrikaya götürdüler bizi.

O zamanlar en büyük probleminiz neydi?

Lisan problemi. İşyerinde 4 tercüman vardı. Bir sene içinde bir ‘ja’ bir de ‘nein’ demesini öğrendim. Bir gün Rathaus Spandau durağında ineceğime yanlışlıkla bir durak sonra Spandau’da inmişim, şaşırıp kaldım, Almanca’m yok kimseye derdimi anlatamıyorum, oturup ağladım…

Toplam kaç yıl çalıştınız?

2000 yılında emekli olana kadar hiç ara vermeden çalıştım. Toplam 31 sene. Arbeitsamt’ın nerde olduğunu bilmem hala. Şimdi birisi bana Arbeitsamt’a git dese kendi başıma bulamam.

‘Haym’ günleriniz nasıl geçti?

Tempelhof Havaalanı’ndan bir minibüsle 9 kadın geldik ‘haym’a. Önce hastane zannettim, sonra baktım kadının biri örgü örüyor, biri mercimek ayıklıyor… Sordum bura neresi? ‘Haym’ olduğunu o zaman anladım. Haym’da erkek kalmıyor demişlerdi ama ikinci gün odadan aşağı indim, bir erkek sesi geliyor, şaşırdım tabii. O kimdir nedir diye o yana baktım, bu yana baktım sonra kafamı kaldırdım ki, dolabın üstünde hayatımda ilk defa gördüğüm bir televizyon var! Bonanza filmi oynuyor, üç kardeş atın üstünde geliyorlar. Biz gelirken Türkiye’de televizyon daha yoktu, okulda öğretmenlerimiz anlatırdı sadece, ‘çocuklar bir gün bir icat gelecek, radyo gibi bir şey, Zeki Müren şarkı söyleyecek ama siz onu seyredeceksiniz’ diye.

İşten geldiğimizde kadınlar toplanıp çay ekmek yapar yerdik. Bir katta 11 kadın kalırdık, aramızda para toplar gider tavuk, nohut falan alırdık, biri pişirir, biri temizler, paylaşa paylaşa görürdük işlerimizi. Aramızda görmüş geçirmiş İzmirli bir kadın vardı, aylığımız alınca paralarımızı ona teslim ederdik. Harcayıp tüketmeyelim diye ayrı ayrı mendile koyar saklardı bizim için. Akşam oldu mu oturur sohbet ederdik, çocuklarımızdan memleketten falan bahsederdik.

Bir kadın olarak yalnız başınıza gelmeniz zor olmadı mı?

Kadınlar daha kolay geliyordu o zamanlar. Ama toplumun, aile çevresinin kabul etmesi kolay değildi tabii. Bizim kazadan kadın olarak ilk ben geldim. Ama eşim, anne babasına beraber gidiyoruz demiş. Çocukları bırakıp çekip gelmiş İstanbul’a iki yıl Malatya’ya hiç gitmemiş, ‘nasıl olsa bilmezler’ diye.

Kadın olmanın zorluğunu yaşadım tabii ama daha çok da Türkiye’de. Ben burada ehliyet aldım ve 76’da arabayla Malatya’ya gittik, yolda beni görenler şaşırıp, ‘Anaa, avrat’ diyorlardı.

Ama burada Almanlarla beraber 31 yıl çalıştım, kimseden kötü bir laf işitmedim.

Yani orası memleketim burası vatanım. Türkiye’ye bir şey demiyorum ama ben burada daha rahatım.

Türkiye’ye gidince uzun kalıyor musunuz?

Eşim için kalıyorum yoksa ben kalmam. Oraya gidince buranın kaldırımlarını bile özlüyorum.