Bir kıvılcım yeter

Bütün dünya, Tunus’ta başlayıp bölgeyi saran isyan selini izliyor. Kimi endişe ve korkuyla, kimi umut ve sempatiyle. Peki iş, ekmek, özgürlük talebiyle patlayan hareket, sadece Afrika ve Ortadoğu’nun “geri ülkeleri”yle mi sınırlı? Ve iflas eden sadece, ipliği pazara çıkmış, işbirlikçilerinin bile savunamaz hale geldiği diktatörlükler mi?

Yaşananlar birçok bakımdan taşların yerinden oynadığını ve daha da oynayacağını; ve bunun sadece Akdeniz’in öbür yakasıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Tunus’ta iktidarı alaşağı eden halk isyanı başladığında herkes şu soruyu soruyordu: Hareket bölgeye de yayılır mı? Yılların biriktirdiği öfkenin gücü ve hızı o denliydi ki, medya ve siyaset dünyası neler olduğunu, neler olabileceğini yorumlamayla meşgulken, isyan Mısır başta olmak üzere bölgeyi sarmıştı bile.

Ateşin nereye kadar uzanacağı; yıkılan hükümetlerin yerine hangilerini kurulacağı ve halkın isteklerinin ne ölçüde hayata geçeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz. Ama şurası kesin ki yaşanan halk hareketi, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin siyasi kaderinde bir dönüm noktası olacak. “Yönetilecek sürü” yerine konup en aşağılık koşullarda sömürüye mahkum edilen, ezilip horlanan emekçi yığınların siyaset sahnesine bu biçimde çıkışı, bölgeye kene gibi yapışan emperyalist güçleri de ciddi biçimde etkileyecek.

Ve sadece bölgede değil, dünyanın neresinde olursa büyük sermaye adına ülkeyi idare edenler, artık emekçilerin, sokağın, halkın gücünü daha farklı hesaba katmak zorunda kalacaklar.

Çünkü iflas eden sadece Tunus, Mısır vd. gibi ülkelerdeki çürümüş diktatörlükleri olmadı; tüm “demokratik” görüntüsü altında bu diktatörlere kol kanat geren ve dünyayı olduğu gibi kendi ülkelerindeki emekçi yığınları da sömürü ve adaletsizlik rejimine mahkum eden kapitalist emperyalist sistemin de çürümüşlüğü bir kez daha su yüzüne çıktı.

TOPLUMSAL MUHALEFET KABUK DEĞİŞTİRİYOR

Yoksulluğun, adaletsizliğin, sömürünün olduğu her yerde, hem yönetenler hem de yönetilenler açısından tablonun giderek değişmeye başladığı; her ülkenin kendi özgün koşullarına göre dışavursa da yoksulluğa, eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı öfke, hoşnutsuzluk ve tepkilerin büyüdüğü bir dönemden geçiyoruz.

Son birkaç yıl içinde Yunanistan, Fransa, İtalya, Romanya gibi birçok Avrupa ülkesinde bu öfke ve tepkileri ortaya koyan birçok örnek yaşandı. Emekçi halkını işini, ekmeğini ve özgürlüğünü küçülten Avrupalı hükümetlere yönelik bu öfke ve tepkiler henüz belli boyutlarda seyrediyor; ama örneğin Arnavutluk’ta olduğu gibi farklı boyutlara sıçrama imkanlarını da içinde taşıyor.

Kuşkusuz toplumsal muhalefetin boyutları her ülkenin kendi özgün koşulları içinde anlam taşıyor. Ama şurası açık ki, kapitalist-emperyalist sistemin açmazları ve yol açtığı toplumsal tahribat bugün sadece geri bıraktırılmış yoksul ülkelerde değil, gelişmiş kapitalist ülkelerde de düne göre daha bariz kendini ortaya koyuyor. Ve her geçen gün artan işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik emekçi yığınlarda bir yandan geleceğe dair endişeleri, bir yandan da bu sorunlara karşı mücadele eğilimini besliyor. Fransa’da iki ay içinde milyonların katılımıyla 7-8 genel grev yapılması, Yunanistan’da kemer sıkma paketine karşı haftalar süren direniş veya İngiltere’de öğrencilerin harçları yükselten hükümete karşı gösterdiği sert tepkiler, Almanya’da atom santrallerine, Stuttgart 21’e, sosyal kesintilere karşı gelişen kitlesel protestolar Avrupa’da da toplumsal muhalefetin düne göre daha farklı bir seyir içinde olduğunu ve olacağını gösteriyor. Aylardır hükümet kurulamayan ve bölünme tartışmalarıyla dikkat çeken Belçika’da geçtiğimiz günlerde onbinlerce insanın “utanın” diyerek bütün partileri ve yöneticileri protesto etmeleri, İrlanda’da halkın ülkeyi iflasa sürükleyen yöneticileri vatana ihanetle suçlayan gösteriler düzenlemesi gibi pek çok örnek Avrupa coğrafyasında da toplumsal muhalefetin, belli bir dönemdir görülmeyen boyutlara taşabileceğine işaret ediyor.

Almanya gibi bir ülkede dahi son yıllarda kimi sendika yöneticileri veya siyasetçilerin “sosyal patlama” tehlikesine dikkat çeken demeçler vermesi veya “öfkeli kalabalık” sözünün yılın sözü seçilmesi bu açıdan ‘yersiz’ ve tesadüf değildir.

Ne var ki, gerek ekonomik ve siyasi şartlar, gerekse işçi hareketinin uzunca bir süredir geriden seyretmesi ve sistemin oturmuşluğu Avrupa ülkelerinde gelişecek olan toplumsal muhalefetin başlıca ayak bağları durumundadır. Her ne kadar Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa, ülkesindeki protestoları “Tunus senaryosu” olarak nitelendirse de, Avrupa’da bugünden yarına Tunus benzeri değişimler olmasını beklemek boşuna olacaktır. Ama Avrupa’da farklı yol ve araçlarla düne kadar susturulabilen, sindirilebilen, yumuşatılabilen toplumsal muhalefetin artık çizgiyi zorlamaya başladığı ve daha da zorlayacak koşullara gelmiş olmasıdır. Kuzey Afrika’yı saran isyan Avrupa’ya birebir gelmeyecek olsa da, Avrupa’da da hem yönetilen, sömürülen yığınlar hem de yöneten ve sömüren azınlık açısından sokağın ve sokağa çıkan emekçilerin, gençlerin gücü düne göre daha fazla hissedilecektir.

(YH)