Resimlere ve Heykellere Dair

Habib Bektaş

Onunla bir dostumun evinde tanışmıştım. Canayakın bir sanatçıydı. Yaşça benim bir kuşak önümde yürüyordu. Kendisi ve çevresiyle barışık; dünyaya, dünyayı tiye alacak denli hoşgörüyle bakan bir güzel insandı. Ürettiği muhteşem suluboya eserlerin arkasına ustalıkla saklandığını farkettirmeyecek denli mütevazıydı. Resimlerinden söz edilince ustalıkla konuyu değiştirmeye çalışırdı. Yok, insanlar mutlaka resimleri üzerine konuşmayı dayatırlarsa, ‘ne yapalım, yapmış bulunduk işte,’ der gibi gülümser, yine resimlerinin arkasına saklanırdı.

Resim sanatı üzerine yazılar yazan uzmanlar, onun resimlerindeki “aşırı” soyut tavrı zaman zaman eleştirirlerdi.

Güzel bir eylül akşamıydı. Onun resimlerinden oluşmuş bir sergi açılışındaydım. Birbirimizi dostça selamladıktan sonra yanından uzaklaştım. Onun için önemli olan o akşamı kendince şekillendirmesini, gönlünce yaşamasını istiyordum.

Galeri yöneticisi bayanın kısa konuşmasından sonra sevimli bir kız konuklara içecek bir şeyler sundu. Bir köşede kırmızı şarabımı yudumluyordum. Baktım bizim ressamın yakasına yaşlıca bir çift yapışmış. Kadın çekingen. Adam ama pervasız. Söyledikleri salonunun en ücra köşelerinden bile duyuluyor:

“Hocam, bi’kaç tane almıycak olsam ısrar etmem. Hadi, birlikte dolaşalım!”

Ressam ne diyeceğini bilemiyor. Duvara yapışmış. Gülümsemeye çalışıyor. Bir şeyler mırıldanıyor, duyulur duyulmaz. Bana ulaşan iki sözcük. “Şey, bilmem ki…”

Adam koluna giriveriyor ressamın, yüzü kızaran sanatçıyı duvara doğru çevirmeye çalışırken:

“Hocam, ben pek anlamam, sen bunu bunu diyeceksin, ben de alıcam işte!”

“Hoca”nın yüzü elimdeki şarabın kırmızılığına dönüyor. Ama elinden bir şey gelmiyor. Adam sürüklüyor “Hoca”sını. Daha ilk resimde bağırıyor:

“Hocam, hani nerde “sarı çiçek?”

Ressamın önüne bakarak “Ama bu fotoğraf değil ki, bir resim…” dediğini işitiyorum bölük pörçük. Canım sıkılıyor, duramıyorum orada.

Ihlamur ağaçlarıyla süslenmiş caddenin serinliği kucaklıyor beni. Bu iyi geliyor bana.

Bir hafta sonra yeniden gidiyorum resim galerisine. O resmi merak ediyorum. Salona girer girmez o köşeye gidiyorum. Başımı kaldırıp bakınca resimden önce saman rengine boyanmış, bilerek eskitilmiş ahşap çerçevenin sıcaklığını algılıyorum. Çerçevenin sol alt köşesinde minnacık bir yazı, elle yazılmış: “sarı çiçek”.

Sonra resim.

Bir renk şöleni.

Dünyanın bütün çiçekleri.

Dünyanın bütün renkleri.

O renkler çok uzaklardan; akşama yaslanmış gökyüzünden, bir yağmur sonrasının ebemkuşağından, toprağın altında çatlamayı bekleyen tohumdan, emeğin acılı renginden “sarı çiçek”leri getirip sunuyor hayat soframıza.

Nice sonra çıkıyorum resim galerisinden, biraz hüzünlü.

Birkaç yıl sonra daha sıcak, daha dar bir dost çevresinde karşılaşıyorum ressamla. Akşamın ilerlemiş bir saatinde o sergi açılışını anımsayıp anımsamadığını soruyorum. Yüzü kızarıyor hafiften. Başını öne eğiyor bir parça.

“Olsun,” diyor, başkaları adına yaşanmış utançların gölgesi düşmüş yüzünü benden saklamaya çalışarak, “olsun. Onlar olmadan nerede durduğumuzu bilemeyiz ki!”

Gülüyoruz, kırık dökük. Ağlamaya yakın duran bir gülüş bu!

***

Nereden mi aklıma geldi bunlar? Anlatacağım.

***

Bir heykel sanatçısı. Taşlara hayatın sıcaklığını taşıyan, ve o sıcaklığı yine hayata sunan iri yarı heykeltraşın sakalları, Michelangelo’nun yarattığı Musa heykelindeki sakallara benziyor bir parça!

Sanatçımız o gün yeni bir çalışmaya başlayacak. Karşısında yükselen taş kütleye bakıyor. Dalmış. Nice sonra yanına bir çocuk yaklaşıyor. Çocuk konuşmuyor, bir sanatçımıza bakıyor, bir sanatçımızın karşısındaki taş kütleye. Bakışları sanatçıyla taş arasında gidip geliyor. Sadece bakıyor. Ve bir süre sonra gidiyor.

O günden sonra her gün olmasa bile sık sık geliyor çocuk. Yere, toprağın üstüne oturuveriyor. O zaman sanatçımız koşuyor atölyesine. Elinde getirdiği minderi bırakıyor çocuğun yanına. Çocuk minderi kucaklıyor, sarılıyor mindere. Ve heykeltraşın çalışmasını izliyor. Sanatçımızı keyiflendiriyor bu. Daha bir şevkle çalışıyor.

Bir süre sonra çocuk her gün gelmeye başlıyor. Taş kütlesinin şekilden şekile girmesine tanık oluyor.

Sanatçımız, zaman zaman  çocuğun dilsiz olduğunu düşünüyor, konuşamadığını. Birbirlerine sadece gülümsüyorlar, gülümsemek ki, içinde hayata dair her şey var.

Ve bir süre sonra çalışması bitiyor sanatçımızın.

Ortaya muhteşem bir at heykeli çıkıyor.

At, sanki canlı. Kıpır kıpır, çevik. Her an uzaklara gitmeye hazır. Çocuk ilk gün baktığı gibi, bir heykeltraşa bakıyor, bir at heykeline. Sonunda bakışları at heykelinde kilitleniyor.

Sanatçımız bekliyor çocuğu, onun gözlerindeki ifadeyi yakalamaya, anlamaya çalışıyor. Nice sonra çocuk heykeltraşa dönüyor. Duru bir sesle soruyor:

“Amca, sen o taşın içinde bir at olduğunu nasıl bildin?”

Sanatçımız o anda konuşamayacağını düşünüyor. Ne diyeceğini de bilemiyor zaten. Boğazı yanıyor. İçinden ağlamak geliyor. Ağlamak ki, mutluluktan, alabildiğine ferah!

Çocuğa şunları söylemek istiyor: Yavrum, dünyadaki bütün taşların içinde bir şeyler vardır.

Taşların içindekiler, sen ne istersen o olurlar. Yeter ki sev, iste ve taşın içinden çıkar!

Sanatçımız bunları söylemiyor elbette. O, sanatçının işinin öğüt vermek olmadığını biliyor.

Heykeltraş, sadece işini yapmaya çalışıyor. Ve çocuğa, çocuğun heykele baktığı gibi bakıyor, sıcacık, sevgiyle.

***

Duymayan kalmadı: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kars’taki bir heykel için “ucube” demiş. Sonra hızını alamayıp belediye başkanını “göreve” çağırmış.

“Görev,” heykelin oradan kaldırılması anlamını taşıyor.

Kültür bakanı bir parça da olsa “ne şiş yansın ne kebap” havasına girip işi “düzeltmeye” çalışmış. Ve başbakanın söylediklerini kendince yorumlayıp başbakanın yanlış anlaşıldığından, ucube demediğinden, demek istemediğinden… filan bahsetmiş. O noktada başbakan, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanı’ndan daha tutarlı davranıp, “Dedim” demiş.

Bir insanın kendi çizgisinde “tutarlı” olması, yaptığının veya söylediğinin “doğru” olduğu anlamına gelmez, diye düşünüyorum.

***

Uzaktan politika ve politikacı manzaralarına bakıyorum.

Renkler gri, siyaha yakın.

İlişkiler güleryüzden, HOŞGÖRÜden ne kadar uzak!!!

Zeka pırıltılarıyla süslenmiş, ancak yeri geldiğinde yapılan, anlatılan, eskilerin “latife” dedikleri incelikli şakalar unutuldu mu yoksa!

O güzellikler, herkesin bildiği, kimilerinin inatla bilmek istemediği o güzel insanlarla birlikte çok uzaklara, dönülmeyen yerlere mi gittiler?

***

Bu yazıyı Ocak ayının18’inde yazdım,  ertesi gün ise ayın19’u olacak. Hrant Dink’in katledilişinden bu yana dört yıl geçmiş.

Hrant’ı düşünüyorum.

Onu unutmamaya çalışıyorum.

Onu unutmayacağımı biliyorum.

Zira Hrantların tarihi, biraz da bizim tarihimizdir. İbret almamız, unutmamamız gereken.