Yarım asırlık göç

Türkiye’den Almanya’ya göçün 50. yılında içinde geçirilen evreleri en genel anlamda şu üç döneme ayırmak mümkün:
a-    30 Ekim 1961’de işgücü anlaşmasının imzalanması ile işçi alımının durdurulduğu 1973 ekonomik krizi arası (Gastabeiter/Misafir işçi).
b-    İşçi alımının durdurulmasından sonra aile birleşiminin önünün açılmasıyla başlayan ve1990’lı yıllarda*artık Almanya’da  kalıcılaşmanın belirginleşmesi (Ausländer/Yabancı).
c-    Kalıcılaşmayla birlikte göçmenlerin artık bu toplumun bin parçası haline gelme süreci (Migranten/Göçmenler)

Bu üç genel aşamayı kendi içinde ayrıntılandırmak, alt başlıklara ayırmak, belirtilen tarihleri bir kaç yıl öne ya da arkaya çekmek olanaklı. Bu aşamalardan geçen cansız üretim araçları değil, canlı işgücü, yani işçiler olunca, her aşama acı, keder, özlem, ayrılık, hasret, sevinç, üzüntü, şaşkınlık, alınteri ve ağır sömürü koşulları ile dolu.
Max Firsch’in ünlü “İşgücü çağırdık, ama insanlar geldi” şeklindeki tanımlaması, patronların getirilen işçilere bakışını çok çarpıcı şekilde özetliyor.
Almanya sermayesinin, ihtiyaç duyduğu ucuz işgücünü sağlamak üzere kıta Avrupası’ndan getirdiği işgücünün ihtiyacı karşılamaması üzerine “keşfedilen” genç ve yoksul nüfuslu Türkiye ile 30 Ekim 1961’de Bonn yakınlarındaki Bad Godersberg’deki imzalanan ve Türk Dışişleri Bakanlığı kayıtlarına “505-83 SZV/3-92-42” numarasıyla geçen 12 maddelik anlaşma yüzbinlerce, milyonlarca insanın hayatını etkiledi.
Anlaşmanın amacı öncesinden başlayan işçi göçünü iki devlet arasında düzenlemekti. Çünkü işçi alımı anlaşmadan önceden başlamıştı bile… Anlaşmaya imza koyan dönemin Çalışma Bakanı Cahit Talas, o günleri şöyle anlatıyor: “Aslında Türkiye’den Almanya’ya işgücü akımı kendiliğinden başlamıştı. 1957/58’de Türk işçileri kendiliklerinden işverenle doğrudan anlaşarak ya da anlaşmadan Almanya’ya giderek orada iş arıyorlardı. (Metin Gür, 30 Yılın İçinde, sf. 179)
Resmi kayıtlarda da Almanya’daki “misafir Türk işçileri”nden ilk olarak 1959 yılında söz edilmeye başlandı.
Anlaşma ile birlikte Alman şirketleri daha kolay ve sorunsuz bir şekilde kalifiye işgücü getirmeye başladılar. Ancak, bir süre sonra Türkiye’de kalifiye işçi sayısının azaldığını fark eden dönemin Türkiye hükümeti, daha çok kırsal kesimden insanları Almanya’ya işçi olarak göndermeye başladı.
Bu yıllarda Türkiye, Alman şirketleri için ucuz ve genç işgücü cenneti; Almanya da, Türkiye hükümetleri için işsizliğe çare ve döviz elde etmenin adresi olmuştu.
Her ne kadar ilk yıllarda hem Almanya hem de Türkiye tarafı işgücü akımın bir kaç yıl ile sınırlı olacağından ve gelenlerin “bir kaç yıl çalışıp döneceği” şeklindeki bir varsayımdan hareket etse de, yaratılan yanılsama aslında işçiler arasında en ağır sömürü koşullarının bile para biriktirme adına sineye çekilmesinin koşullarını hazırlıyordu.
Daha başında geri dönüşü mümkün olmadığı bilindiği ya da tahmin edildiği halde yaratılan bu yanılsamanın maddi ve manevi etkisi ağır bedellere sebep oldu.
Getirilen birinci kuşak işçilerin tümü yıllarca çektiği acıları, özlemleri, acemilikleri, yabancılıkları anlattı.
50 yıl öncesine dönüp, bugüne doğru yolculuk edildiğinde elbette anlatılacak, yazılacak çok şeyin olduğu açık. Hatta, birinci kuşaktan her işçinin “hayatımı anlatsam roman olur” sözünde gerçeklik payı yok değil.

MİSAFİR İŞÇİ, YABANCI, GÖÇMEN
Bugünden geriye dönüp baktığımızda, acı kadar  sevinçler, hayaller kadar hayal kırıklıklarıyla dolu 50 yıllık göç tarihinde Almanya ve Türkiye egemenlerinin işçilere biçtiği ortak misyon kar ve döviz üretecek işgücü olmalarıdır. Uyummuş, insani ihtiyaçlarmış, sendikal siyasal haklarmış, çocuklarının geleceğiymiş hepsi bunun uğruna gözardı edilerek yok sayarak gelindi bugünlere.
Bu yönüyle aradan yarım asır geçtiği halde, sermayenin göçmen işçilere biçmiş olduğu rolün özünde çok fazla bir değişime uğramadığı; üstelik buna son yıllarda bu koşulların doğal ve kaçınılmaz sonucu olan konularda “uyum istemiyorlar, eğitimsizler, suç işlemeye yatkınlar” vb. suçlamalara maruz kalmaktadırlar.
İlk önce “misafir işçi” olarak, sonra “yabancı” ardından “göçmen” olarak tanımlanmaya başlanan göçmen işçileri ve onların çocukları-torunlarının artık bu ülkenin birer ferdi, yurttaşı olduğu gerçeği uzunca bir süre kabul edilmedi, edilmek istenmedi, halen de etmek istemeyenler var.
Çünkü farklı ulusal kökenden ve inançtan gelen işçiler arasındaki bölünmeden kazanç sağlamaya çalışanlar sürekli yerli ve göçmenler, arasındaki önyargıları diri tutulmaya, göçmenleri eşit haklardan mahrum bırakmaya, vatandaşlığa geçişler başta olmak üzere pek çok alanda zorluklar çıkarmaya devam ediyorlar.
Keza; Türkiye egemenleri de 50 yıldır, Türkiye kökenli göçmenlerin içinde yaşadığı çoğunluk toplumuyla birleşmesini engellemek için her türlü politikalara başvuruyor, çok farklı araçlarını kullanarak süreci engellemeye çalışıyor.


KAT EDİLEN MESAFE VAR
Bütün zorluklara ve engellemelere rağmen, bu yıl 50. yılını dolduran Türkiye kökenli işçilerin göçü sırasında, çoğunluk toplumu ile çok yakın ilişkiler, dostluklar kuruldu, akraba olundu. Birlikte greve de çıkıldı, kneipeye de gidildi.
Bugün Türkiye kökenli göçmenlerin uyum konusunda aldıkları mesafe yetersiz görülebilir, ancak iki devletin izlemiş olduğu çok boyutlu politikalardan kaynaklanan nice engellemelere rağmen, birlikte yaşam konusunda gelinen aşamayı küçümsemek, yok saymak doğru olmaz..
Her şeyden önce, Türkiye kökenli göçmenlerin önemli bir kesimi artık kendisini Almanyalı olarak görüyor. “Çocuklarımın, torunlarımın geleceği Almanya’da” diyenlerin sayısı ezici çoğunluğu ifade ediyor. Hatta, Türkiye kökenli genç nesillerin bir bölümünde “Almanlaşma”nın gerçekleştiğini de söylemek olanaklı.
Gelinen yerde göç sürecinde ortaya çıkan sorun ve sancıların giderilmesinin yolu, öncelikle etnik ve dini kökene göre örülmek istenen duvarlara karşı çıkmaktan geçiyor..
Çünkü, bu duvarlar hem göçmenlere hem yerli halka zarar veriyor.
Çünkü, 50 yıllık süreç gösteriyor ki, ne birinci ne üçüncü kuşağın asıl sancısı iki kültür arasına değil iki devlet arasına sıkışmaktan kaynaklanıyor. (YH)

* Kalıcılaşma eğiliminin tam olarak ne zaman belirgin hale geldiğine dair farklı görüşler bulunuyor. Bazı göç uzmanları Türkiye kökenliler arasında kalıcılaşmanın 1985’ten sonra belirginleşmeye başladığını ifade ediyor. Genel olarak bu eğilimin 1985-90 arasında netleştiği söylenebilir.

50. yılda farklı ve zengin bir yayın

Yeni Hayat olarak göçün 50. yılı dolayısıyla, gazetemizde yıl boyunca göçü ve göçmenleri konu alan farklı yazılara yereceğiz. Araştırmadan söyleşiye, tartışmadan öykü ve fotoğrafa dünden yarına uzanan göçü konu edinen bu yazıların daha zengin ve doyurucu olması için siz okurlarımızın katkısını bekliyoruz. “Bu da olur mu” demeden, belki evinizdeki aile albümünüzden bir fotoğrafı; kendinizin, iş arkadaşınızın veya komşunuzun yaşadığı bir hikayeyi, kıyıda köşede kalmış eski bir pasaportu veya çalışma belgesini bize ulaştırarak 50. yıl özel yayınlarımızı daha ilginç ve zengin hale getirebilirsiniz.
Böylece, göç tarihinin birikim ve tecrübelerini derleyip toparlayarak gelecek kuşaklara aktarma çabasında sizin de tuzunuz olsun.
YENİ HAYAT / NEUES LEBEN