Hani çok kültürlülük iyi bir şeydi Cameron

Nuray Sancar
Gözümüz ve gönlümüz Arap halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesindeyken Batı’da ne olup bittiği ilgi alanına giremedi doğrusu. Bizim yüzümüz doğuya dönmüşken Batı’da demokrasinin beşiği olarak bilinen İngiltere’de, Muhafazakar Başbakan David Cameron mühim bir laf etti. Şimdiye kadar aklıselim insanların göçmenlerin kültürel gettolara hapsedilmesine yol açtığı için zaten haklı olarak eleştirdiği ve antidemokratik bulduğu çok kültürlülük politikasında İngiltere’nin başarısız olduğunu söyledi. Gerekçelerinden en önemlisi, çok kültürlülük politikasının İslami terörizmi beslemesi.
Bu besleme terör söylemi aslında metroya 7 Temmuz 2005’de yapılan saldırıdan beri sürüyor. O zaman iktidarda Tony Blair’in İşçi Partisi vardı ve Cameron’a oranla zamanın hükümeti bunu daha kibar bir dil kullanarak ifade etmişti. Metro terörünü gerçekleştirenler homegrown (ülkede yetişmiş) olarak tanımlandılar. Ve bu yakıştırma beklendiği gibi ülkede yaşayan Müslüman göçmenlerin, içinde terörist yetiştiren topluluklar olarak damgalanmasını, yerli halkın onları potansiyel terörist olarak görmesini kolaylaştırdı.
Şimdi ne 11 Eylülün ne de 7 Temmuzun külleri ortada. Öyleyse Cameron, lanetli Medeniyetler Savaşı döneminin bayağı klişesini niçin kullanıyor derseniz var bir nedeni ki, zaten hemen söylüyor bunu da. Sözlerinden, göçmenlere yönelik sosyal politikaların zaten bir süredir devam eden iptali işleminin hızlandırılacağı anlaşılıyor. Bunu da bir zamanlar göçmenlerin, özellikle de Müslüman olanların bile bile tecrit edildiği topluluk gettolarında kızların küçük yaşta evlenmeye zorlanmaları, bu toplulukların kurduğu derneklerde aşırılık yanlısı olanların eğitildiği gibi uç örneklerle gerekçelendiriyor. Böyle uç örnekler her zaman “abalı” olmayana da inecek tokadı meşrulaştırmak için kullanılır ya.
Cameron açıkça artık göçmenlerin kültürel faaliyetlerine yerel ve merkezi kaynaklardan gelen suyun kesileceğini müjdelerken ırkçı milliyetçi kesimlere ve krizin kapı önüne koyduğu yerli emekçilerin huzursuzluğuna da göz kırparak “Britanyalılık ruhunun yeniden canlandırılmasından, İngiltere’deki işlerin İngilizlere verilmesinden, göçmenleri şimdiye kadar bireyleştiremediklerinden” filan söz ediyor. Bu demek oluyor ki İngiltere demokrasisi göçmenler pahasına Cameron’un Britanyalılık ruhunun canlandırılması diye ifade ettiği milliyetçi, ırkçı bir politikayla yer değiştirecek.
Muhafazakar hükümetin başının, çok kültürlülük politikasını demokratik bulmayan kesimlerin eleştirilerini cımbızlayarak top sektirmesi acınası bir durum. Bu eleştiri Cameron’un eğip büküp kendine uydurabileceği bir içeriğe sahip değildi ki.
Çok kültürlülük İngiliz egemen sınıflarının göçmenlerin yerli topluma entegrasyonunu önlemek, sosyal haklardan yoksun bırakmak ve bu yoksunluğu cemaat ilişkileriyle ikame etmek, insanları kültürel gettolarına hapsetmek için bulduğu fesat bir buluştur. Devlet iş güçlerini satın aldığı, üretim sektörünün en pis, en düşük ücretli, en esnek zamanlı işlerinde istihdam ettiği bu kesimleri toplumdan dışlamaktadır… bu politikanın ipliğini pazara çıkaran muhalif göçmen ve yerli politikacıların sürekli söylediği işte bunlardı ve hükümetten entegrasyonu kolaylaştırıcı, göçmenleri sosyal politikalara dahil edici programlar yapmaya zorluyorlardı. Buna hiçbir hükümet kulak asmadı ve farklı ülkelerden göçmen emekçiler çok kültürlülüğün uygulanmaya başladığı günden bu yana birbirlerine değmeden; günlük hayatlarını kentin kendilerine ayrılan yalıtılmış bölgelerinde sürdürerek yaşayıp gittiler. Yani tam 30 yıl.
İNGİLTERE GÖÇMEN İŞGÜCÜ OLMADAN YAPAMAZ
Böylece Bangladeşlilerin, Hindistanlıların, Pakistanlıların, Türkiyelilerin, siyahların, sonra Polonyalıların vb, ana yurtlarını kültürel olarak yaşatmaya çalıştıkları küçük ve izole ülkecikler oluştu. Göçmenler bu gettoların sınırlarını aşarak topluma dahil olamadılar, en büyük başarıları getto içindeki ticari faaliyetleriyle ölçüldü. Küçük çaplı üretimin ve dolaşımın, kısacası pazar ilişkilerinin getto içinde döndüğü minik kapitalist topluluklar göçmenlerin ana dilleri dışında bir dil öğrenmesini de gerektirmiyordu. Üstelik bu ülkede kendilerine benzer insanlarla birlikte yoksul cemaat yaşantılarını sürdürebiliyor olmaları, kültürel etkinliklerin bir parça sübvansiyonla desteklenmesi bir özgürleşme imkanı olarak da pazarlandı onlara. Yerel geleneklere sımsıkı sarılarak Batı’daki ürkütücü sosyal hayatın dışında kalabilmenin, yerel kültürü zamanın akışına karşı dondurarak korumanın özgürlük olduğu yanılsaması gettonun dışındaki hayatın saldırganlığından, kendisini cemaatte koruyacağına inanan göçmenin de işine geliyordu bir parça. Orada çocuklar eğitimin bir noktasında elendikleri gibi küçük kızlar zorla evlendirilebildiler de.
Göçmenlerin, bunları mümkün kılan koşullarda yaşamalarına göz yuman İngiltere’nin son Başbakanı şimdi küçük kızları da gerekçe göstererek zaten kısıtlı sosyal hakların altını, göçmenleri bireyleştirerek özgürleştirme vaadiyle oymak için harekete geçti.
Cameron’dan önce çok kültürlülüğün başarısız olduğunu aslında ilk kez Almanya Başbakanı Merkel zikretmişti. Almanya da göçmen emekçilere sağlanan kimi hakların çoktan beri bütçeye bir yük olduğunu düşünüyor. Bu yolda bir dizi kısıntı da yapıldı zaten.
Bunlar yetmiyor artık. Fakat küçük kızların kaderine sözüm ona üzülen, terörist çıkartıyorlar diyerek Müslüman toplulukların tamamını kriminalleştiren Cameron’un teklifi sadece göçmenleri ilgilendirmiyor. Konuşmasının mantığından da çıkabileceği gibi, göçmenlerle ilgili gerekçeler İngiltere’nin yerli halkına karşı gündeme gelecek olan iktisadi ve sosyal saldırıları da dikkatten uzaklaştıran araçlar.
Cameron’a “Göçmenleri at da rahatla” diyen biri çıksa panikler; İngiltere göçmen iş gücü olmadan yapamaz çünkü. Ayrıca yerli emekçileri hizaya getirmek için kimi kullanacak, kimi çekiştirip duracak!
Göçmenlerden sonra sıranın öz be öz British (İngiliz) olana geleceği su götürmez. Hatta geldi bile; geçenlerde öğrenciler tam da bu yüzden isyandaydı.
Cameron’un, bakınca hâlâ terörist gördüğü Müslüman göçmenlerin anavatanlarında ise halk şimdi devrim yapmakla meşgul, Medeniyetler Savaşının tutmayan paradigması yerine yeni bir paradigma inşa ediyor bu halklar. Cameron gibileri için devrim yapabilme yeteneği de en az terörizm kadar korkutucu olmalı…