NEGATİF ENTEGRASYON-MUHALEFETE KATILIM

Yılmaz ONAY

1986’da, yani yirmibeş yıl önce, bir oyun sahnelemek üzere Hollanda’da bulunduğum sırada benimle söyleşi yapan arkadaş şu alışılmış soruyu da hemen sormuştu: „Hollanda’daki Türk işçilerinin sorunları üstüne ne düşünüyorsunuz?“ Ben pek de alışılmış olmayan bir tarzda karşı soruyla yanıt vermiştim: „Hollanda’daki Türk işçileri, Hollandalı işçilerin sorunları üstüne ne düşünüyorlar?“ Benim bu sorum o günlerde biraz yadırganmıştı belki, ama bugün çok daha anlaşılır oldu sanıyorum. Çünkü bugün artık Avrupa’da yabancı işçilerle yerli işçiler giderek daha bir omuz omuza mücadele vermekteler. Gereken de buydu işte.

Bildiğimiz gibi, ‘pozitif diskriminasyon’ diye bir kavram var, yani olumlu yönde ayrımcılık, kayırmacı ayrımcılık. O dönemlerde, yabancı işçilerin sorunlarına, pozitif ayrımcılık yaparcasına özel -ama bu yüzden de bence sahte, gösterişçi- bir ilgiyle yaklaşan Avrupalılar da vardı. Bu tür „iyi niyetli“ desteklerin altında bir çeşit ikinci sınıf muamelesi yatar hep. Bu nedenle, yabancı işçiler için doğru olanın, „negatif entegrasyon“ olduğunu savunuyordum ben. Böyle „garip“ bir deyimle ne kastettiğim belliydi: Yabancı işçilerin, her çeşit ayrımcılık gibi pozitif ayrımcılığı da, yani her çeşit ikinci sınıf muamelesini reddetmeleri gerektiğini, bunun için o ülkenin muhalefetine, yani işçi sınıfı mücadelesine katılımın gereğine işaret etmek istiyordum.

Tiyatro alanında bile durumu görmek mümkündü. Örneğin, Alman ya da Hollandalı tiyatroculardan esirgenen sübvansiyonlar, yabancıların tiyatro çalışması yapmaları için o dönemlerde biraz daha cömertçe yabancılara verilebiliyordu. Ama dikkat etmeyenin gözünden kaçabilecek bir koşulu vardı bunun: Profesyonel tiyatro için değildi bu sübvansiyonlar, yabancı gençlerin kültürel çalışmayla meşgul edilmesi içindi. Öyle ya, ne kadar „şirin gelenekleri“ vardı yabancıların, dolayısıyla „gelenekselliğe“ ağırlık verilmeliydi (yani evrenselliğe değil), böylece „interkültürel“ oluyordu çalışma da! Nitekim projeniz geleneksel temalı ise (zavallı yabancı işçilerin dertlerini dile getiren türküler, seyirlikler, vbg., hele bir de o dertlerin en ilkelleri, o geleneklerin de en ilkelleri ile ifade bulacaksa) sübvansiyon almanız daha kolaydı, ama kazara dünya sorunlarına el atan, evrensel sanat alanında yarışa girmeye kalkan bir proje verdiyseniz, işte o zaman gerçek ayrımcılığı görürdünüz. Çünkü o „interkültürel“ yaklaşımın altında en iyi niyetle de olsa şu bakış sezilir: „Ah canım yabancılar, seyirlik oyun bile yapıyorlar, folklorları da var, ne ilginç. Ellerinden tutmak gerek zavallıların!“ Ama yabancıların evrensel düzeyde bir tiyatro sanatları söz konusu bile olamaz. Öyle bir iddiaya giren yabancının da yardım için üç kat, beş kat boğuşması, profesyonellik için üç kat, beş kat özveriyle çabasını sürdürüp dayanması gerekir. Bu durumda, yabancıların pek çok sanatsal girişimi, ya işin kolayına kaçarak gettolaşma içinde erir gider, ya da uzun zamana direnemeyip, Avrupa’nın, dünyanın sanatsal arenasında eş düzeyde bir yarışa varamaksızın söner. Oysa öylesi orijinal koşullar, dünya sanatı için yeni sentezlerin oluşmasına zemin hazırlayabilecek çok verimli özel durumlar yaratabilir.

Nitekim o dönemlerde, şu sav üzerinde duruyordum: Bizim, örneğin Almanya’da Türk dilinde tiyatro yapmamız (başka diller ve başka „yabancılar“ için de aynen geçerli olmak üzere), evrensel düzeyde olursa zaten uluslararası bir festivalde oynanırcasına Alman seyircinin ilgisini de çekeceği gibi, Türk seyircinin izlemesiyle ister istemez „işçi tiyatrosu“ mahiyetini alacaktır, çünkü o Türk seyirci işçi olarak oradadır. Yani hem Türkiye’de tiyatroya işçi seyirciyi kazanmanız çok zor, hem de Almanya’da tiyatroya işçi seyircinin gelmesi çok zor iken, Almanya’da Türk (veya herhangi başka bir yabancı) seyirciye tiyatro yaptığınızda, onlar işçi olarak orada oldukları için, yaptığınız tiyatroyu onların işçi inisiyatifi belirleyecektir. Böylece iki yönlü bir orijinal sentez söz konusudur: (Bir) uluslararası boyut, evrensellik boyutu; (iki) işçi seyirci boyutu. Kolay değil elbette, ama başarıldığında ve kurumsallaşabildiğinde de dünya sanatına katkı sağlayacak ve başka ortamda mümkün olmayan bir yeni sentez söz konusudur.

Nitekim Ruhr bölgesinde Ömer Polat’ın anlattığı olay bu bakımdan ilginçtir: Türk öğrencilerin de öğrenim gördükleri özel bir lise eğitimi programında, bazı Alman hocaların aykırı tutumları Türk öğrencileri kaçıracak boyuta vardığında, Polat ve diğer hocalarımız bunun eleştirisini getirmişler, ama Alman hocaların verdiği yanıt şu olmuş: „Siz lise eğitimi yapan Türk öğrencilerin birkaçını kaybetmekten yakınıyorsunuz, oysa Alman işçi çocukları zaten lise eğitimine hiç varamazlar ki!“

Ama bu böyle diye yılmamak gerekiyor, çünkü kararlıca dayandığınız zaman da kapılar kapalı değil. Dolayısıyla, evet „entegrasyon“, ama illa dayatılmak istendiği gibi global kapitalizmin emrettiği yönde değil, tersine emekçilerin muhalefetine „entegre“ olarak eş düzeyde mücadeleye katıldığınızda, kimliğinizi yitirmezsiniz, ikinci sınıf muamelesi görmezsiniz, tam tersine yeni ve orijinal bir boyut katacağınız için daha inisiyatifli olabilirsiniz ve taze bir güç kazandırabilirsiniz.

Yıllar önce Berlin’de „Diyalog“ topluluğunun girişimiyle „şiddet“ konulu bir workshop yönetiyordum. Katılımcılardan şunu istedim: „Tekil ya da grup halinde, dünyaya söylemek istediğiniz mesajınız neyse onu siz yazacaksınız ve oynayacaksınız, ben yalnızca koordinasyonu ve bütünlüğü gözeteceğim“. Bir de şart koymuştum: „Bir tek konu kesinlikle yer almasın: ‚Vah zavallı yabancılar, ah yabancı gençler!‘ gibi kalıp sorunsal olmayacak!“ Önce bir cesaretsizlik yaşandı. Ama ardından küçük yol göstermelerle ve başarılı katılımcıların ötekileri de motive etmesiyle her birinden beklenmedik zenginlikte malzeme geldi, kendileri yazıp işleyince oynayışları da, müzikleri de çok ustaca oldu ve çok etki sağlayarak başlı başına bir oyun gibi sürekli oynanma talepleri geldi. Öyle ki, baştan ABD’nin desteği ile Afganistan’a yerleşmiş olan Taliban vahşeti ve ancak birkaç yıl sonra çok acı ve felaketli biçimde bu kez yine ABD’nin savaş vahşeti ile dünyanın gündemine gelecek olan Afgan kadınının sorunu, o workshopta bir katılımcı tarafından çok çarpıcı biçimde işlenmiş ve ilk kez dünyaya haykırılmıştı. Yine o workshopta bir başka katılımcı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ikiyüzlülüğünü ironiyle yazıp grotesk biçimde sahnelemişti ki, konseyin bugün içine düştüğü komik ve acıklı durum, bizim workshopumuzu haklı çıkardı.

Benim Almanya’ya ilk gidişim 1959 yılındaydı. Yani, Berlin duvarı falan yok, iki taraf da onuncu yılını kutluyordu. Yabancı işçiler olarak daha çok Yunanlılar, Yugoslavlar, İtalyanlar, İspanyollar ağırlıktaydı. Türkiye’den işçi göçü henüz gündemde değildi. Dolayısıyla benim, süreci ve gelişmeyi taa o noktadan itibaren aralıklarla izleme olanağım oldu. Bu, başka bir „kuşbakışı“ sağlıyor insana. Dahası, bir yandan da yine taa o yıllardan itibaren Türkiye’de, Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da, uluslararası tiyatro festivallerine ürünlerimizle katılarak yarıştığımız için, savlarımı biraz da deneyime dayalı olarak getirebiliyorum. Ama buradan sonrası artık yeni kuşaklarımızın omzunda ve onların deneyimlerine dayanacak.

Hele tek kutuplu ve savaş çılgını vahşi hegemonyanın tüm insanlığı ölüm kalım meselesinin eşiğine getirdiği şu son dönemde, yine insanlığın kurtuluşu emeğin muhalefetinin örgütlenebilmesine ve öncülüğü kazanabilmesine bağlı olduğu için, hiç bir gücün katkısını küçümsemeksizin dayanışmaya ve yaratıcı muhalefete her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Hem de „bütün coğrafyalarda!“