Dünün köleleri, bugünün savaşçıları, yarının galiplerisiniz*

1910 yılında Clara Zetkin’in girişimiyle kabul edilen Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, kadınların 100 yıldır yorulmak bilmeyen çabaları ve eşitlik, daha iyi yaşam ve çalışma koşulları için verdikleri mücadeleyi ifade ediyor. Kadınlar bu süre zarfında siyasal, yasal, ekonomik olarak ve toplumsal yaşamda bir dizi kazanım elde etti. Ancak verilen mücadelelere, elde edilen kazanımlara karşın bugün kadınların çalışma yaşamı ve toplumsal yaşama katılımdan dışlanmışlığı hala kimi yönleriyle sürüyor.
Savaşların, yoksulluğun kadın emeği ve bedeni üzerinde durmadan artan sömürünün, şiddetin olmadığı bir dünyada birleşmek, sorunlarımız karşısında örgütlenmek ve yaşadıklarımızı değiştirmenin kendi elimizde olduğunu bilmekten başka şansımız yok. Tam da bu noktada politik ve ekonomik hak eşitliği talebinin, geliştirilerek güçlü bir biçimde savunulması ve yaşama geçirilmesi için verilen mücadelelerden öğrenmek önem taşıyor.
Bundan tam 100 yıl önce 19 Mart 1911’de Almanya, Danimarka, Avusturya, İsviçre ve ABD’de yapılan ilk kadınlar günü kutlamalarına bir milyonu aşkın kadın katıldı.  1 milyonu aşkın kadının sokaklara dökülmesinin, taleplerini kararlıca haykırmasının ve ilk kadınlar günü kutlamasının bunca görkemli geçmesinin tarihsel, politik, ekonomik, sosyal çok yönlü nedenleri vardı.
18.ve 19.yüzyılın ilk yıllarında sanayi devrimini yaratan gelişmeler, erkek emeğinin yanı sıra kadın ve çocuk emeğinin de vahşice sömürülmesini beraberinde getiriyordu. Yoksulluğa karşı, barış, daha iyi yaşam ve çalışma koşulları için geniş yığınlar mücadele ediyordu.  Kadın işçilerin çıkarlarını korumak için dernekler, yardım sandıkları kuruluyordu. Uzun, ağır ve kötü çalışma koşulları ve düşük ücretleri kadın işçileri, kadın emeğinin yoğun olduğu işkollarında sendikal örgütler kurmaya yöneltiyordu. Eşit işe eşit ücret, 8 saatlik işgünü, düşük ücretlendirilen mesleklerde ücretlerin düzenlenmesi,  kadın sağlığına uygun çalışma koşulları, annelik yardımı, ve bütün kadınlar için oy hakkı gibi talepler için  giderek daha fazla sayıda emekçi kadın harekete geçiyordu.
Bugün hala kadınların talepleri için harekete geçmesi, mücadele etmesi, örgütlenmesi için çok neden var. Geçtiğimiz yıl açıklanan bu yıl da değişik gazete ve yayınlarda 8 Mart vesilesiyle yeniden gündeme getirilen Hans Böckler Vakfı’nın „Aileyi kim besliyor“ araştırmasının sonuçları da kadınların yaşam ve çalışma koşullarının değişmesi için kat edilecek mesafenin ne denli büyük olduğunu ortaya koyuyor.
Son yıllarda gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderek büyümesi, sermayenin vergilerinin azaltılması, buna karşılık ücretlerin düşürülmesi ve ücretler üzerindeki vergilerin artırılması,  kamu alanına dolayısıyla eğitim sağlık gibi en temel alanlara ayrılan bütçelerin azaltılması başta kadınlar olmak üzere toplumun en zayıf kesimlerini etkiledi. Kadınlar bir taraftan gelirlerindeki azalmayı kapatabilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hem ev içinde daha fazla çalışırken hem de iş pazarında daha düşük ücretle çalışmaya başladı. Kadınlar artan oranlarda çalışma yaşamının içinde yer aldı almasına da gelirleri ve güvenceli tam gün işlerde çalışma oranları azaldı. Araştırma ve istatistikler de bu durumu doğruluyor.  Almanya’da özellikle 2001 yılından beri kadınların çalışma yaşamına katılımında artış var. İlk bakışta kadın istihdamının artması olumlu gibi görülse de tabloya yakından bakıldığında kadınların ortalama çalışma sürelerinin kısalarak haftada 30,2 saate düştüğü görülüyor. Bu da giderek artan sayıda kadının kısa süreli işlerde çalışmak zorunda kaldığını gösteriyor. Öte yandan kadınların düşük ücret alması yalnızca kısa süreli işlerde çalışmalarından da kaynaklanmıyor. Kadınlar tam gün çalışmaları durumunda da düşük ücret alıyor. 1999 -2005 yıllarını kapsayan bir araştırma, tam gün çalışanların sadece yüzde 35’inin kadın olmasına karşın, tam gün çalışmalarına rağmen düşük ücret alanların yüzde 60’ını kadınların oluşturduğunu ortaya koydu.
Verilerin kadınlar aleyhine seyrettiği bir dönemde patlak veren krizle birlikte erkeklerin işsizliğinin artması ve giderek düşen ücretleri bu tabloyu daha da kötüleştirdi.  Kadınlar düşük ücretli de olsa giderek artan bir oranda çalışma yaşamında yer alma ve hanenin asıl geçimi sağlama rolünü üstlenmek zorunda kaldı. Ne var ki bu durum geleneksel rollerinin değişimi beraberinde getirmedi.

AİLEYİ KİM BESLİYOR?!
Öte yandan yine Hans-Böckler-Vakfı’nın geçtiğimiz yıllarda yaptığı bir araştırma sonucunda 346 geçerli meslek arasından seçim yapan kadınların yarısının sadece 10 meslek arasında seçim yaptığı ve çoğunlukla kuaför, hemşire, eğitmen, sekreter vb. mesleklere yöneldikleri ortaya çıktı.  Bu durum yalnızca annelik ve ev içindeki geleneksel rollerin değil aynı zamanda kadın istihdamı açısından da geleneksel rollerin sürdürüldüğünü gösteriyor.  Genç kızları değişik mesleklere teşvik etmek için yapılan Girls Day’lerin  yaraya merhem olamayacağı da açık. Zira krize bağlı olarak sürdürülen ve kadınların geleneksel rollerine dönmelerini, ev, mutfak, çocuk arasına sıkıştırmayı hedefleyen tartışmalar gözönüne alındığında durum daha da vahim bir hal alıyor.
Yüzde 80’inde kadınların çalıştığı düşük ücretli part time işler ve geleneksel meslekler, çocuk bakımı, kreş, tam gün okul konusunda verilen sözlere karşın bir türlü atılmayan adımlar ve kadın emeğinin iş pazarında sermayenin ihtiyaçlarına göre belirlenmesi nedeniyle kadınların zorunlu çalıştığı işler haline geliyor.
Almanya’da 3 yaşından küçük her 10 çocuktan sadece biri kreşe gidebiliyor ve Almanya’da  milli gelirin yalnızca yüzde 0,4ü çocuk bakımına ayrılıyor.
Araştırma sonuçları bir gerçeği daha ortaya koyuyor:  Asıl gelir sağlayan olarak erkeklerin oranı giderek azalırken ve aynı zamanda aile geçindiren kadınların sayısı artarken iş piyasasında kadınların maruz kaldığı eşitsizlik sadece kendilerini etkilemiyor. Kadınların aileleri, eşleri ve çocukları da bu eşitsizliğin etkilerini hissediyor.
Göçmen kadınlar söz konusu olduğunda ise ayrımcılığa karşı eşit haklar için mücadele daha da önem kazanıyor. Zira göçmenlerin yasalar karşısında kağıt üzerinde bile eşitliğinden söz etmek olanaklı değil. Göç yasasıyla düzenlenen çalışma, oturum hakları, yerel ve federal düzeyde seçme seçilme hakkına sahip olmaması, vatandaşlığa geçişte getirilen kriter, hem göç alan hem göç edenler açısından entegrasyonun önünde kurulan karşılıklı engeller, göçmenlerin ama en çok da kadınların yaşamlarını zorlaştırıyor. Sosyal, kültürel ve toplumsal yaşama katılımlarında belirleyici oluyor. Bu nedenle atılması gereken çok adım, değiştirilmesi gereken birçok yasa var. Öte yandan Almanya’da kadınlar eğitimden sağlığa, sosyal yaşamdan çalışma yaşamına kadar her alanda yapılan kısıtlamalar nedeniyle yoksullaşıyor, toplumsal yaşamın dışına itiliyor. Eğitimin paralı hale gelmesi anaokullarının, okul sonrası bakım yerlerinin kapatılması, kamu hizmetleri, hastaneler, konutların özelleştirilmesi, gençlere, çocuklara ve kadınlara yönelik çalışmalar sürdüren sosyal projelerin kısıtlanması, kadın sığınma evlerinin kapatılması kadınların sorunlarını derinleştiriyor. Elbette göçmen kadınlar da bu sorunlardan çok daha fazla etkileniyor.
„Kapitalizm, verili bulduğu ataerkil toplum yapısını devralıp kendi hizmetinde kullanır. Eğitimdeki, çalışma yaşamındaki geleneksel kalıplardan başlayarak aile ilişkilerine değin ekonomi, politika, ideoloji ve kültüre kendi kadın düşmanı damgasını vurur. Kadına yönelik ayrımcılığı pekiştirir ve bu ayrımcılığı kârı doğrultusunda kullanır“ diyen Clara Zetkin’in sözleri bugün kadınların yaşadığı sorunların nereden kaynaklandığına verilecek en yalın yanıtı oluştururken 100 yıl önce kadınların sokaklarda haykırdığı talepler ve sürdürdükleri mücadele de eşitlik, ve özgürlüğün nereden ve nasıl sağlanacağını da bizlere gösteriyor.

*Clara Zetkin