„Unutursun ninnisini dinlediğin dili“

MEKTUP
Habİb Bektaş

Kaç yıl geçti aradan?
Bu olayı yaşayan insanlar bile unuttu!
Belki kırk yıl, belki kırk beş, belki de elli!
Münih tren istasyonu puslu bir mayıs sabahını yaşıyordu.
İstasyona yanaşan treninin pencerelerinden kara gözlerini kocaman açmış kadınlar, erkekler peronda dikilen insanlara korkuyla bakıyorlardı. Bildik bir yüz arar gibiydiler, bildik bir bakış, korkuyu öteleyecek. Oysa perondaki kalabalık alabildiğine yabancıydı. Ve trenin pencerelerinden bakan insanlar korkuyorlardı. Neden korktuklarını bilmeden korkuyorlardı. Ve korkularını saklamak için gülüyorlardı. Gülüşleri bir karnaval maskesi gibi eğretiydi. Kimileri „İşte, geldik,“ diyorlardı peronda dikilen insanlarınn anlamadığı bir dilde.
İçlerinden en genci yüreğinden geçen duygulara ad veremiyordu.
Adı Selim’di.
Sanki geç kalmış, geç algılanmış bir vedayı yaşıyordu.
Evet, kesin olarak bir yere „varmak“ değildi duygularının söylediği.
Öyle ya, bir yere varmak, orada bir bekleyenin varsa varmaktı.
Oysa orada, Münih istasyonunda Selim’i kimse beklemiyordu.

Münih istasyonu üşüyordu sanki.
Ve öksüz!
Selim gibi!
Selim, askerliği saymazsak ilk kez „gurbet“e çıkmıştı.
„Gurbet“in öksüzlük gibi bir şey olduğunu o anda öğreniyordu.
Boğazında bir yanma hissetti. Yutkundu. Gözleri yandı.
İçindeki bir ses ağlamanın „ayıp“ olduğunu fısıldadı Selim’e.
Geldiği yerlerde öyle derlerdi: „Karı gibi ağlama!“
Ağlamadı.

Nasıl oldu, şimdi anımsamıyor.
Koca trenin içinden Selim’i, Hidayet’i, Şükrü’yü ve geriye kalan on iki kişiyi nasıl bulup ayırmıştı o „gâvur“lar?
Biri tercümandı. Adı Tahir.
Biri de Alman. Adı Herr Meier.
Herr Meier’in yüzü tostoparlaktı. Kırmızı yüzü ışıl ışıl parlıyordu. Ve ne zaman konuşacak olsa, söze başlamadan önce kocaman gülüyordu. O gülünce dağlardan kayalar yuvarlanıyordu sanki.
Selim baktı ki Herr Meier babasından daha yaşlı. Ama daha dinç. Şaşırdı. „Gâvur insanı böyle olur herhalde,“ dedi kendi kendine.
On beş kişiydiler.
On beşinin de cebinde birer ayyıldızlı pasaport vardı, bir Kur’an saygısıyla muhafaza ettikleri.

Onları bir otobüse bindirdiler.
Selim ne kadar yol gittiklerini anlayamadı.
Yolun iki yanından geriye doğru koşturan yemyeşil ağaçlara hayretle baktı, yüreği genişledi.
Bamberg adındaki bir şehre varınca güneş açtı.
Selim bunu hayra yordu.
Şehrin kıyısında büyük bir eve götürdüler on beş kişiyi.
Odaların büyüklüğüne, odalardaki yatak sayısına göre yer gösterdiler on beş kişiye.
Selim’i üç kişilik bir odaya verdiler.

Odada üç yatak vardı, duvar diplerine dizilmiş. Mutfak yerine köşeye büyücek bir masa yerleştirilmişti. Masanın üstünde bir elektrik ocağı. Kapının solunda bir lavoba. Ortada da bir masa. Masanın çevresine dört sandalye dizmişlerdi. Selim dördüncü sandalye kimin için acaba, diye uzun uzun düşündü.

Herr Meier kocaman güldükten sonra karşısında dikilen acemi işçilere bir şeyler dedi. Tahir Bey anlatılanları çevirirken Herr Meier gülüyordu:
„Hoş geldiniz. Türkler akıllı, çalışkan insanlardır. Bizim tarihi bir dostluğumuz var. Bu dostluğu şimdi burada sürdüreceğiz. Yarın dinlenip, yarından sonra işbaşı yapacaksınız. Sizi ilk gün fabrikaya biz götüreceğiz. Buraya geldiğiniz araçla. Fabrika uzak değildir. Birkaç gün içinde yol yöntem öğrenirsiniz.
„Yanınızda para var mı, yok mu bilmem. Ama şimdi hepinize ellişer Mark para vereceğim. Bu büyük bir paradır. Dikkatli harcayın. Kazandığınız paralar ay sonunda bankaya gider. Bu elli Mark önümüzdeki ay size gönderilecek  paradan kesilecek.“

Üç kişiydiler odada: Selim, Hidayet ve Şükrü.
Selim, Nazilli’de berberlik zanaatını öğrenmişti. İstanbul’daki Alman İrtibat Bürosuna gitmek için yola çıkacağı gün ustası Berber Niyazi’nin elini öpmeye gitmişti. Niyazi Usta, bir havluya sardığı Alman malı eski bir usturayı, yine eski bir makası, paraya kıyıp satın aldığı güzel bir sakal fırçası ile tarağı „Al oğlum, insanlar her yerde traş olurlar“ diyerek vermişti Selim’e. O da ustasının elini öpüp „Hakkını helal et Usta,“ demişti.

Hidayet Bayındır’ın köylerindendi. Köyünden ilk kez askere giderken çıkmıştı. Döndükten sonra bir kez daha: İş ve İşçi Bulma Kurumuna gidip Almanya’ya yazılmıştı.Konuşurken kekeliyordu. Çocukluğunda bir hastalık geçirdiğini söylüyordu.

Şükrü, zanaatının „göçmenlik“ olduğunu kendisi de bilmiyordu. Bunu çok sonraları anlayacaktı. Annesi babası ve kardeşleriyle birlikte adına Yugoslavya denen bir memleketten gelmişlerdi Türkiye’ye. Şükrü o zamanlar 12 yaşındaydı. Askere gidinceye kadar Karaosmanoğlu çiftliğinde anası babasıyla birlikte pamuk çapası, pamuk toplama, tütün kırma işlerinde çalışmış, kendisine yerlilerce „macıroğlu“ (Muhacir) denmesine alışmıştı. Sırpça ve Boşnakçayı unutmadığı gibi Türkçeyi de öğrenmişti. Askerden geldikten sonra yaşadığı kasabanın bir lokantasında bulaşıkçılık yaparken garsonluğun bahşişlerinden yararlanmak için okumayı yazmayı da öğrendi. Sonra da ver elini Almanya!

Bavulları ortada duruyordu.
Hidayet, mutfağa yakın duran yatağın üstüne uzanmış tavana bakıyordu. Düşünüyordu: Bu fabrika denen şey tarlaya benzer mi?
Selim Pencerenin altındaki yatağa atmıştı kendini. Düşünüyordu. Acaba, diyordu, Almanları da traş edebilir miyim?
Şükrü masada oturuyor, oda arkadaşlarıyla gözgöze gelmeye çalışıyordu. Dayanamadı. „Agacım be,“ dedi, „bana Macıroğlu derler. Esas adım ama Şükrü. Sizin karnınız acıkmadı mı?“
Hidayet ilk kez görüyormuş gibi baktı Şükrü’ye. Konuşurken kekeliyordu:
„Acıktı a a ama ne yi yiyeceğiz?“
„Kolay, dedi Şükrü, „gelin de şu bavullarımızı açalım.“

Selim’in bavulundan üç tane ispanyol paça pantolon çıktı. Birkaç gömlek. Ustasının armağanı traş takımı. Üç şişe kolonya. Bir kese ayçiçeği çekirdeği, bir kutu lokum, beyaz berber çeketi…

Hidayet’in bavulundan kalın yünden üç uzun don. Yine kaba yünden üç fanila. Yeşil renkte, havları dökülmüş, eski bir asker paltosu. Balıksırtı dokunmuş kaba yünden iki pantolon. Yedi kat beze sarılmış bir Kur’an. Üç kilo akide şekeri.

En sonunda Şükrü açtı küçücük bavulunu. Bavulundan çıkarıp mutfak yerine kullanılan masanın üstüne dizdiklerini açıklıyordu:
„Bu kesenin içindeki tarhana hemşerim. Ay sonuna kadar bize yeter. Bu kesede bulgur var. Şu küçük keseye aldığım yarım kilo toz şekeri doldurdum. Bu çay. Bu üç kaşığı ekrem ustanın ordan aldım. Sanmayın ki çaldım. Emi de vallayı, emi de billayı çalmadım. Dört tane çay bardağı, işte. İki kangal da sucuk aldım. Şu küçük tencere işimizi görür bizim. Şu küçük tavada yumurta filan yaparız. Yumurta da alacaktım ama, n’olur n’olmaz dedim. Şu tuz, şu acı biber, şu karabiber, şu küçük şişenin içinde de çiçek yağı var. Pantolonuma yer kalmadı. Ama üç don üstüste giydim, üç fanila. Pantolonları da üstüste giydim. Eh, bu ceket de bana yeter.
„Hadi hemşerim, gelin, ben şimdi size bi tarhana çorbası yapayım, sıcak sıcak bir iyi gelir ki, yanına da bulgur pilavı. Üstüne de bi çay demledik mi…“

Şükrü, tecrübeli bir „göçmen“ olduğunu o zamanlar bilmiyordu.
Hidayet ve Selim ise, göçmenliğe giden yola çıkıldığını hiç bilmiyorlardı.
Vardıkları Almanya adlı ülkenin söz sahibi insanları, politikacıları, sosyologları da bilmiyorlardı.
Geldikleri Türkiye adlı ülkenin söz sahibi insanları, politikacıları, bilim adamları da bilmiyorlardı bu insanların yollarının nereye çıkacağını.

Onlara „konuk işçi“ adı uygun görüldü.
Kimbilir, belki de tarihte ilk kez, göçmen olacaklarını, olduklarını bilmeden göçmenlik macerasını yaşayan insanlar onlardı.
Çetin bir yoldu yürüdükleri.
Bugünlere gelindi.
Aradan elli yıl geçmiş.
„Göçün 50. Yılı“ diyorlar.
O ilk kahramanları düşünüyorum.
Evet, onlar benim kahramanlarım: güçleriyle, zayıflıklarıyla, cesaretleriyle, korkularıyla, becerileriyle, yabanda ayakta durabilişleriyle onları alkışlıyorum

Aklıma bunlar geldi.
Bir de yıllar önce bir şairin dedikleri:

„Gün olur
Yaban
Sılan olur.
Unutursun
Ninnisini dinlediğin dili!“1 _________
1 Habib Bektaş