Eyalet seçimlerinin sonuçları tesadüf mü?

27 Mart 2011, Almanya siyasetinde “yeni bir sayfa” olarak kayıtlara geçti. 58 yıldır aralıksız olarak ülkenin zengin eyaletlerinden biri olan Baden-Württemberg’te işbaşında olan Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi, parlamento seçimlerinden ağır bir yenilgiyle çıktı.

CDU’nun en güçlü kalesinin düşmesinin genel siyasete etkisi, bir yönüyle bundan altı yıl önce SPD’nin kalesi durumundaki Kuzey Ren Vestfalya’yı (NRW) kaybetmesine benziyor. Seçimlerden önce SPD içinde baş gösteren istifaların da etkisiyle dönemin başbakanı Gerhard Schröder, NRW’deki ağır yenilginin yaşandığı akşam erken seçim kararı almış, sonrasından iktidar koltuğundan olmuştu.

Schröder, o vakit hiç şüphesiz partisinin daha fazla oy ve üye kaybetmesini engellemek üzere erken seçim kartını çıkarmış, ancak bu onu ve partisini kurtaramamıştı.

Merkel’in de oy kaybının önünü almak, başbakanlığı garanti etmek için benzer bir manevraya başvurup vurmayacağı belli değil, ancak Baden-Württemberg’te yaşanan ağır yenilginin Hıristiyan demokratlar cephesinde hissedilir sarsılmalara yol açacağı bugünden görünüyor.

Hıristiyan demokratların bu yenilgisinin arkasında, halkın sırtına bindirilen ağır kısıtlama politikaları, Stuttgart 21 projesi, atom santralleri… gibi pek çok konu bulunuyor.

BÜYÜK PARTİLERDE ÇÖZÜLME SÜRÜYOR

CDU’nun almış olduğu ağır yenilgi ile içine düştüğü durumun bir benzeri ülkenin diğer büyük partisi SPD için de geçerli. O da Baden-Württemberg’te yıllardır anamuhalefet partisi olduğu halde oy kaybederek, üçüncü parti konumuna düştü. Buna rağmen Yeşiller’in koalisyon yaparak iktidra gelmenin sevincini yaşıyor. Benzer bir tablo 20 Mart’ta Saksonya-Anhalt’ta ortaya çıkmıştı.

Baden-Württemberg ile aynı gün yapılan Rheinland-Pfalz seçim sonuçlarına göre de SPD’nin durumu pek parlak görünmüyor. Geçen seçimlere göre kaybedilen yüzde 10’a yakın oy, aslında Hamburg seçimlerinde elde edilen salt çoğunluk zaferinin partideki gerileme, dipte seyretme sürecini değiştirmediğini gösteriyor.

Sistemin iki büyük partisi CDU ve SPD açısından bakıldığında, bir zamanlar yüzde 40’ların üzerinden alınan oylarla tek başına ya da küçük bir ortak ile hükümet kurma geleneğinin artık geride kaldığı görünüyor.

Önümüzdeki dönem asıl olarak CDU’nun ülke gelelindeki oy oranının azalması, kısmen çözülme biçiminde devam edecektir. Bu da 2013 genel seçimlerinden Merkel’in güçlenerek değil, zayıflayarak çıkacağını gösteriyor.

CDU’nun içine düştüğü bu zayıflama sürecinin, bir ara sıkça gündeme gelen, daha sağda bir muhafazakar parti için yapılan tartışmaların yoğunlaşarak sürmesine de zemin hazırlayacak görünüyor. Her ne kadar son eyalet seçimlerinde ırkçı partiler beklenen başarıyı göstermese de bu, yeni bir sağcı parti için koşulların olmadığı anlamına gelmiyor.

YEŞİLLERİN YÜKSELİŞİ NE ANLAMA GELİYOR?

Denilebilir ki; Baden-Württemberg seçimleriyle birlikte Yeşiller hem kendisi hem de Alman siyasal yaşamına tarihi bir not düşmüştür. Bu yılın başından beri yapılan tüm seçimlerde oylarını artıran Yeşiller, Baden-Württemberg’te SPD’yi geçmiş ve ilk defa bir başbakan çıkarma hakkı kazanmıştır. Muhafazakar geleneğin bu denli güçlü olduğu bir eyalette, muhafazakar geleneklere bayrak açmış bir akımın oylarını katlayarak (yüzde 12)  artırması dikkate değer bir durumdur. Bunda elbette Yeşiller’in Stuttgart 21 ve nükleer santrallere karşı verilen mücadelenin merkezinde olması ve Japonya2da yaşanan nükleer felaketin etkisi büyük bir önem taşıyor.

Savaş, silahlanma ve atom silahlarına karşı 1970’li yılların sonunda 1980’li yılların başında sokakta verilen mücadelenin üzerinden kurulan, güçlenen ve parlamentoya giren Yeşiller, özellikle SPD ile hükümet kurduğu 1998-2005 yılları arasında adeta barutu tüketen, maskesi düşen, gerçek karakteri ortaya çıkan bir parti oldu. Savaşlara ve sosyal kısıtlamalara verdiği destekle kaybettiği güveni ve itibarı, çevre konularında sokakta katıldığı mücadele ile yeniden kazanmaya başladı.

Yeşiller’in son aylarda oylarını artırmasının bir yönü sistemin iki, hatta FDP’yi de dahil ederek üç partisinin yaşadığı ciddi yıpranmışlık ve bunarla duyulan tepki oldu; Yeşiller bir yönüyle “diğerlerinden daha az yıpranma” avantajına sahip oldu.

Burada elbette, aynı sosyal tabakaya seslendiği FDP’nin federal ve eyalet düzeyinde koalisyon ortağı olması ve dolayısıyla sürekli güç kaybetmesi de önemli bir rol oynuyor. FDP’nin kaybettiği oyların önemli bir bölümünün Yeşiller’e gittiğini araştırmalar ortaya koyuyor. 2009’da yapılan genel seçimlerde yüzde 14’ün üzerinde oy alarak büyük bir çıkış yapan FDP’nin Saksonya-Anhalt, Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz eyaletlerinde yüzde 5 barajını aşmaması da gelecek açısından kayda değer görünüyor.

KİTLELERİN ARAYIŞI SÜRÜYOR

Son iki ay içinde yapılan ve 11,3 milyon seçmenin katıldığı son dört eyalet seçimine baktığımızda şu tablo karşımıza çıkıyor:

1. Sistemin iki ana partisi SPD ve CDU güven kaybetmeye devam ediyor. Ajanda 2011’in uygulamaya konulmasıyla bir çözülme sürecine giren SPD, muhalefete düşmenin de etkisiyle çözülmeyi durdurmakla birlikte yükselişe geçememiştir. SPD’ye göre daha iyi konumda olan CDU’da Baden-Württemberg seçimleriyle birlikte gerileme ve oy kaybı süreci hızlanma eğilimine girmiştir.

2. Sistemin “küçük partileri” FDP ve Yeşiller’de kalıcı bir başarı sözkonusu değildir. Elde edilen kısmi başarıların devamı gelmiyor bu yüzden de dalgalanma devam ediyor. Neoliberal politikaların açıktan sözcülüğünü yapan FDP’nin önümüzdeki süreçte biraz daha güç kaybetmesi, iç çatışmaların ortaya çıkması, ardından yeniden güç toplama gayretleri devam edecektir.

2005’ten bu yana muhalefette olan Yeşiller, orta sınıfın, iyi kazananların güvenini önceki döneme göre biraz daha kazanmış görünüyor. İşlemiş olduğu doğa, çevre konuları, küresel ısınmanın etkisini göstermesiyle birlikte özellikle de gençlik yığınları arasında biraz daha popüler olmasına olanak yaratıyor. Yükselişin kalıcı olmayacağı, büyük partilere benzeme eğiliminin güçleneceği ve bu ölçüde de onların kaderini paylaşacağı söylenebilir. 2013 seçimlerinden sonra kurulacak hükümetin bir kanadını Yeşiller’in oluşturması ise hayli güçlü bir olasılık olarak görünüyor.

3. Son eyalet seçimlerine bakıldığında, sosyal kısıtlamalara ve savaşa karşı tutumuyla dikkat çeken Sol Parti fazla bir varlık göstermemiş, çıkış yapamamıştır. Hamburg’da ve Saksonya Anhalt’ta eski oyların korunması bir başarı olarak görülürken, Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz eyaletlerinde fazla bir varlık gösterilememiştir. Bu eyaletlerin yapısı ile Sol Parti’nin bu eyaletlerdeki örgütlenmesine bakıldığında elbette, yüzde 5 barajının aşılamaması için bir çok gerekçe ileri sürülebilir. Ancak, açık gerçek Sol Parti’nin son genel seçimlerden bu yana ülke siyasetinde, önceki döneme göre etkileyici gücünün zayıflaması; işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin dayattığı gündem ve görevler karşısında silik kaldığıdır. Bu nedenle, Sol Parti bu tutumunda bir değişiklik yaratmadığı takdirde mevcut oyları ve kazandığı gücü de koruması da zor olacaktır.