Kapitalizm insan sağlığına zararlıdır!

Japonya’dan gelen son haberler bu kez de sermayenin bilinen (ama ne yazık ki kısa bir süre sonra tekrar unutulan) senaryosunu yeniden sahnelediğini gösteriyor. İlk günlerde deprem ve tsunaminin yarattığı tahribat gündeme hakimdi. Nükleer santralde “bir takım sorunlardan” söz edilerek gözler tekrar yıkılan ve ardından okyanus sularının dağıttığı bölgelere çevriliyordu. Binlerce ölü, binlerce kayıp, yüz binlerce yaralı, evsiz..

Nükleer reaktörlerden dumanlar yükselmeye başladığında ise TEPCO ve hükümet temsilcileri “kısmi nükleer erime ihtimalinden” söz etmeye başladılar. Yani “sorun yok, her şey kontrol altında” demeye getirdiler.

Kısmi erime mi? Demokrat, halkın sağlığını ön planda tutan bilim insanlarının “böyle bir saçmalık olmaz. Ya nükleer çubuklar erimeye başlamıştır ya da başlamamıştır. Eğer reaktörde nükleer erime başladıysa bunu durdurmak imkansızdır. Bu durumda derhal en geniş çevrenin tahliyesine başlanmalı” sözleri sanal dünyada kaldı, gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına ulaşamadı.

Şimdi ise TEPCO ve hükümet temsilcileri, iki haftadır devam eden muhtemel bir nükleer erimeden” söz etmeye başladılar! Çevre örgütleri tarafından yapılan bütün ölçümler, çevreye saçılan zehrin ve radyoaktif ışınların normalin milyonlarca kez üstünde olduğunu gösteriyor. TEPCO ve hükümet temsilcileri hala, “kesin ölçüm sonuçlarına sahip değiliz” diyor ve alay edercesine ekliyorlar: “Yayınlanan ölçüm sonuçlarının doğru olup olmadığını araştıracağız.”(!)

Geride bıraktığımız günlerde TEPCO tekelinin gerekli önlemleri almadığını, değiştirilmesi gereken soğutma tesislerini değiştirmediğini, güvenliğe hiçbir yatırım yapmadan sürekli daha fazla kâr etmeye çalıştığını öğreniyoruz.

Şimdi Japon hükümeti, TEPCO’yu kamulaştırmak üzere hazırlıklara başladı. Gerekçesi ise, “TEPCO bu kazayla ortaya çıkan hasarı ve olası(!) tazminat taleplerini karşılayacak pozisyonda değil.” 1950’den bu yana kârları kasasına aktaran TEPCO’nun yarattığı zarar kamulaştırılması planlanıyor!

BP’Yİ VE MEKSİKA KÖRFEZİ’Nİ HATIRLAYAN VAR MI?

Yaklaşık bir yıl önce, 20 Nisan 2010’da Meksika Körfezi’nde bir çevre katliamı yaşandı. British Petrol’a (PB) ait ‘Deepwater Horizon’ platformunda yaşanan büyük bir patlama sonucu petrol platformu batmıştı. BP “facianın o kadar abartılmaması gerektiği” üzerine propaganda yapıp, “petrol borusunda sadece küçük bir sızıntı var” diyordu. Bir hafta sonra “sızıntı” denilenin günde en azından 1,6 milyon litre petrol olduğuydu.

Değişik çevre örgütlerinde çalışan bilim insanlarının, 1500 metre derinlikte çekilen filmlerin analizinden sonra yapılan açıklamalarda, kırılan sondaj borusundan günde 3 ila 8 milyon litre arası petrolün denize aktığı bildirildi. Bilimcilerin bir litre petrolün, bir milyon litreden fazla suyu onlarca yıl kullanılamaz hale getirebileceğine dikkat çekmeleri, yaşanan facianın boyutunu ortaya koymaktaydı.

Bütün bunlar ortaya çıktıktan sonra birde üstüne BP’nin onlarca uyarıyı aylarca dikkate almadığını, 500 bin dolarlık bir güvenlik vanasını “gereksiz harcama olur” diye montaj etmediğini öğreniyoruz. BP doğaya ve ekonomiye (binlerce balıkçı işsiz kaldı, turizm merkezleri kullanılamaz hale geldi vs.) verdiği zararın çok cüzi bir kısmını kasasından öderken ana bölümü toplumsallaştırıldı, yani işçi ve emekçilerin sırtına yıkıldı.

‘İNSANİ AÇIDAN MÜDAHALE YAPMA ZORUNLULUĞU’

Libya günlerdir emperyalist ülkelerin bombardımanı altında inliyor. Ülkenin hava savunma sistemi kullanılamaz hale getirildiği gibi yüzlerce insan katledildi. Bu saldırıya gerekçe olarak ise, “demokrasi talebiyle mücadele eden halkı, Kaddafi’nin zulmünden korumak” gösteriliyor. Yani amaç insan haklarını korumak!

Bu gerekçelere inananlar, hatta “acil müdahale edilmeli” talebini ileri sürenlerin “Peki madem demokrasi için mücadele eden insanların haklarını korumak için Libya’ya müdahale edildi, Bahreyn’i işgal eden ve yüzlerce göstericiyi keskin nişancılarla katleden Suudi Arabistan’a kimse neden müdahale etmiyor?” sorusunu sormaları gerekmiyor mu?!

Bu kapsamda yine insan hakları gerekçesiyle Afganistan ve Irak’a yapılan emperyalist saldırı ve işgalleri hatırlatmakta fayda var. Her iki ülkede de “insan haklarını korumak” adına milyonlarca insanın katledildiğini artık bilmeyen kaldı mı..?

BATMASINA GÖZ YUMULAMAYAN BANKALAR

2008 sonuna doğru ABD’li yatırım bankası Lehman Brothers’in batmasıyla patlak ve son 80 yılın en büyük krizi olarak tarihe geçen ekonomik kriz döneminde en çok söylenen, “Bu banka batarsa dünyadaki mali sistem çökebilir ve bütün insanlık için büyük sorunlara neden olur. Bu nedenle batmasına göz yumamayız” sözü olmuştu. Önemli olduğu için batmasına izin verilmeyen(!) bankaların ve GM gibi tekellerin bütün zararlarının, borçlarının kamulaştırılmasının “bir zorunluluk” olarak dayatıldı.

Dünya çapında şimdiye kadar bankalara ve tekellere 30 trilyon dolar hacminde yardım, kredi ve teminat verildi, bunun yetmediği yerlerde bütün borçlar kamulaştırıldı. Yardım, kredi ve teminat adı altında milyarlar verilmeye devam ediliyor ve bunun ne zaman sona ereceği bilinmiyor.

Diğer yanda ise bu “zorunlulukların” faturası da “zorunluluğun ortaya çıkardığı yeni zorunluluklar” olarak yine emekçi halklara çıkartılıyor.

SERMAYENİN DAHA FAZLA KẬR İÇİN İŞLEMEYECEĞİ SUÇ YOKTUR!

Nereye bakarsak bakalım her yerde aynı tablo var. Sermaye kârı söz konusu olunca hiçbir sınır tanımıyor. Bilimsel sosyalizmin kurucularından Karl Marks, Kapital isimli eserinde bir İngiliz sendikacının yer verdiği görüşleri tamda bu tabloyu tarif ediyor: “Yeterli kâr olunca sermayeye bir cesaret gelir. Güvenli yüzde10 kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insani yasaları ayaklar altına aldırır; yüzde 300 kâr uğruna işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur, sahibini bile astırır.” (T. J. Dunning, aktaran Karl Marks, Kapital, Cilt: I, s. 779)

TEPCO’nun fay hattında nükleer santraller kurması, BP’nin okyanusun 1500 metre derinliklerinde petrol araması, bankaların ülkeleri iflasın eşiğine getiren spekülasyonlar yapması, tekellerin pazar paylarını genişletmek için milyarlarca emekçiyi iliklerine kadar sömürmeleri, savaşları kışkırtmalarının asıl nedeni de elde edecekleri, etmeyi umdukları kârlardır.

İŞÇİLER VE EZİLEN HALKLAR AYAĞA KALKIYOR

Ne var ki sermaye ve hükümetlerinin, işçilerin ve ezilen halkların gerçekleri görmelerini engellemek üzere gerdikleri perde emekçi kitlelerin mücadelesiyle giderek aralanıyor. Kuzey Afrika’daki Arap halkları birbiri ardına on yıllarca emperyalistlerin desteğiyle iktidarda olan diktatörleri deviriyor ve sosyal kurtuluş mücadelesine doğru büyük bir hamle yapıyorlar.

ABD’de geçtiğimiz haftalarda yüz binlerce kamu emekçisi hakları için alanlara çıktılar, eyalet parlamentolarını işgal ettiler. Almanya’da 250 bin emekçi nükleer santrallere ve hükümetin sermaye yanlısı politikalarına karşı alanlara çıkarken İngiltere’de 500 bin emekçi tasarruf paketini protesto için Londra’nın sokaklarını dolduruyordu. Bir hafta önce Portekiz’de alanlara çıkan ve ültimatom veren 300 bin emekçi hükümeti düşürdü. Belçika’da ise 20 bin emekçi AB’nin patronlarını karşıladı. Yani sadece doğa yasaları değil, toplumsal yasalar da işliyor ve emekçilerin, kendisiyle birlikte doğayı da kurtaracak sosyal mücadeleleri düne göre daha da olgunlaşıyor.

UMUT YAŞAR