Fransa neden ön cephede ?

Fatih Seyhan

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy nihayet muradına erdi. Emperyalist sömürgeci Batı’nın bağımsız ülkelere karşı başlatmış olduğu „Haçlı seferi“nin bu seferki „komutanı“ olarak kameraların karşısına geçip, gerindi ve hedefi gösterdi : „Deli diktatör Kaddafi’nin tahtı devrilecek!“
„Deli diktatör“ dediği şahsın önüne daha kısa bir süre önce kırmızı halı sermiş, Paris’in orta yerinde çöl çadırı kurup herkesi ayağına kadar getirmesine seyirci kalmış, kendisi de petrolün ve öyle anlaşılıyor ki, üç beş kuruş rüşvetin (Kaddafi’nin oğlu geçen günlerde yaptığı bir açıklamada, Sarkozy’nin seçim kampanyasını kendilerinin finanse ettiğini açıkça söyledi) yüzü suyu hürmetine kurala uymak zorunda kalmıştı.
İşin şaka ve komedi yanı bir tarafa, gerçekten de ortada alışılmadık yeni bir durum var. Fransa uzun yıllardır herhangi bir savaşa öncülük etmiş değildi.
Bilinen senaryo şu idi: Batı dünyasının lideri olarak ABD karar verir, kararını uluslararası politik ve askeri kurumlara onaylattırır ve pastadan pay kapmak isteyen ya da çok dışlanmaktan çekinen öteki Batılılar da mecburi destek sunarlar. Son 20-30 yılda dünyanın neresinde bir „ortak“ müdahale durumu olmuşsa, hep aynı senaryo yürürlüğe konmuştu.

SARKOZY VE KLİĞİ HEP ATEŞLİ BİR ATLANTİKÇİ OLMUŞTU
Fransa, Körfez savaşları sırasında, özellikle de ikincisi sırasında ve son yıllarda ABD’nin dünya çapında giriştiği savaşlarda, ya yer almamış veya çok gönülsüzce arkadan sürüklenerek gitmişti. Tabi ki burada asıl neden, başlıca güçlü rakip ABD’nin savaş arabasına bağlanıp, onun basit bir yedeği görüntüsü vermemekti.
Elbette, bütün bu olaylar esnasında Fransa’da tam bir tek seslilik durumu söz konusu değildi. O zaman da kraldan daha kralcı şahinler vardı. Sarkozy’nin bizzat kendisi ve temsil ettiği gerici klik hep savaşçı, saldırgan bir üsluba ve özlemlere sahip olmuşlardı. Sarkozy hep, „bir koyup üç almak“ isteyen vurguncu, „Atlantikçi“ bir çizgide durmuştu.
Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra yaptığı ilk iş, eşiyle birlikte Bush’ların yanında soluğu almak, birlikte tatile çıkıp tüm dünyaya iki büyük haydut arasında tam işbirliği mesajı vermekti. Bir önceki dönemde Irak’ın işgali esnasında yaşanan soğukluğu gidermek, aslında bir nevi şeften özür dilemekti.
Sarkozy’nin işbaşına geldikten sonra aldığı en önemli kararlardan birisi, kırk yıl sonra NATO’nun askeri kanadına dönüşü gerçekleştirmek oldu. Dolayısıyla, Fransa’nın Libya’ya karşı açılan cephenin en önünde durması, çok ani bir politika değişikliğinin sonucunda gerçekleşmemiş, bir süreden beri bu yönde atılan adımların olağan bir devamı şeklinde olmuştur.
İkinci mesele, Fransa’nın başta „kendi egemenlik alanı“ olan Afrika’da olmak üzere, son yıllarda hep mevzi, itibar ve güç yitirmesidir. Bir taraftan dünyada terör estirmek için ABD ile işbirliği yapılırken, diğer taraftan da ABD’nin yayılmacılığını frenlemek ihtiyacı vardır. Haritaya ve son yıllarda yaşananlara şöyle bir bakıldığında, Fransa’nın Afrika’da ne kadar sıkışmış, daralmış ve kuşatılmış olduğu görülecektir. Uzun bir süreden beri Orta ve Batı Afrika’da yaşananlar, ABD ve Çin’in adım adım buraya daha kuvvetlice yerleşmekte olduklarını ortaya koymaktaydı.

ARAP İSYANI FRANSA’DA ETKİ YARATTI
Tunus’ta, Mısır’da, Kuzey Afrika şeridi ile Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler ise Fransız emperyalizminin aleyhine yazıldı. Özellikle, kendisinin eski protektorası ve geleneksel etkinlik alanı olan Tunus’ta yaşananlar oldukça önemli mesajlarla yüklüydü. Bir kere Fransız gericiliği tamamen yanlış ata oynadı. Halkın kabaran isyanını görüp, zamanında politika değişikliğine gidemedi. Böyle olunca, halkın isyanı Fransa’nın oradaki işbirlikçisi diktatörü alıp götürmekle kalmadı, Tunus devriminin rüzgarı Fransa’nın içine kadar etki yaptı. Bakan düştü, hükümet değişmek zorunda kaldı.
Yani Libya’ya savaş ilanı, aynı zamanda bütün bu başıbozukluğu şöyle bir frenlemek ve işleri yeniden düzenlemek amacı da taşıyor.
Fransa’nın ön planda görünmesinin bir başka sebebi de kuşkusuz, ABD’nin içerisine düşmüş olduğu çıkmaz ile ilintilidir. Afganistan ve Irak’ta işledikleri suçlardan dolayı Arap halkları nezdinde ve tüm dünyada itibar yitirmiş olan yankiler, pis rolü üstlenmeye dünden razı bir ortak bulunca, hemen üzerine atıldılar. Bu, ABD’nin liderliği başka bir emperyaliste teslim etmeyi kabul ettiği anlamına asla gelmez. Zira, perde arkasında (ve aslında önünde) askeri operasyonların komutanlığını elde tuttu, Fransa’nın yanına kendisinin ezeli işbirlikçisi İngiltere’yi yerleştirdi. Ve Sarkozy’ye bu şartlarda bir miktar şov yapma fırsatı verdi. Böylece, Arap ülkelerindeki emperyalizm işbirlikçisi gerici rejimler de çok zora düşmeden Libya’nın ezilmesi, bölünmesi ve yutulmasına onay vermiş olmayı, daha az itiraza uğrayarak anlatabildiler.
Fransız emperyalizmi ve işbaşındaki gerici klik, bu saldırı savaşına, içeride  ve dışarıda yürüttüğü gerici ve yayılmacı politikanın bir devamı olarak ve zorluklarına bir miktar çare olsun diye başvurmuştur.

SALDIRI GEREKÇELERİ YALAN
Saldırıyı haklı çıkarmak için ileri sürülen diğer gerekçelerin hepsi ise tek kelimeyle yalan ve ikiyüzlülüktür.
Evet Kaddafi ve rejiminin savunulur herhangi bir yanı yoktur, aksine tüm gerici rejimler gibi halk tarafından alaşağı edilmeyi fazlasıyla hak etmektedir. Ama dünyanın baş haydutları oraya, halkına zulmeden bir iktidarı devirmek için değil, başka ekonomik, stratejik ve politik hedeflerine uygun olarak müdahale etmiş bulunuyorlar.
Burada amaç, Libya’nın zengin petrol ve doğal gaz yataklarına bedavadan el koyabilmektir. Akdeniz’in tam orta yerinde tüm bölgeye hakim bir noktada stratejik bir üs elde etmektir. Arap halklarının giderek yayılan isyan ve devrim dalgasına bir gözdağı vermek ve durdurmaktır.
Tunus ve Mısır’da kurulacak muhtemel demokratik, anti-emperyalist hükümetlerin yanına bir de Libya’yı eklediğinizde, emperyalist güçler ve Siyonist gericilik için bu bölgede ortaya çıkacak manzara, hiç de iç açıcı olmazdı!
Şimdi ya yukarıdan atılan bombaların ardından arazi cipleriyle ve saatte yüz kilometre hızla ilerleyen „direnişçiler“den kurulu işbirlikçi bir rejim kurulacak veya bu zengin ve nüfusu az ülke orta yerinden ikiye bölünerek çift taraflı köleliğe mahkum edilecektir.

SAVAŞ OYLARI ARTTIRMAYA YETMEDİ

Sarkozy ve kliğinin bu savaşa girerken güttüğü hedeflerden birisi de, içerideki durumunu düzeltmek, halkı günlük meşgalelerinden uzaklaştırıp „yurtsever cephe“de birleştirmekti.
Saldırı başladıktan hemen bir kaç gün sonra Fransa’da düzenlenen seçimlerin sonuçlarına bakılacak olursa, hiç de arzulanan etkinin yaratılamadığı görülüyor. Sarkozy’nin partisi tam bir hezimete uğramanın yanı sıra, bir iç çatışmaya da sürüklenmiş bulunuyor. Ve üst üste yapılan kamuoyu yoklamalarının hepsi, gelecek sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sarkozy’nin, ırkçı faşist Le Pen’in bile gerisinde kalacağını gösteriyor. Dışarıdaki savaşçılıkla birleşen içerideki gericilik, işçi, sendika ve halk düşmanlığı, ırkçı faşizan politika, daha saldırgan gericinin üstünlük kazanması dışında bir sonuç vermemiş bulunuyor.
Fransa’da sağduyulu politik çevrelerde, işçi ve emekçiler arasında, namuslu aydınlar arasında, artık bu Sarkozy parantezini bir kapatmak zamanı geldiğini düşünenlerin ve bunu ifade edenlerin sayısı artıyor.
Velhasıl Sarkozy, „Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma“ tehlikesiyle ciddi olarak karşı karşıya bulunuyor. (YH)