İlk işçi devleti ‘Komün’ 140 yaşında

Tarihte kurulan ilk işçi devleti Paris Komünü’nün üzerinden 140 yıl geçti. 18 Mart 1871’de iktidarı ele geçiren, 28 Mayıs 1871’de ise acı bir yenilgi yaşayan işçiler, ‚ayak takımı’olarak adlandırılan emekçilerin nasıl ‚başa gelebileceği’ni dost düşman herkese gösterdiler. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun halk isyanlarıyla kaynadığı bugünlerde, Paris Komünü’nün tarih sayfalarına düştüğü bu not daha farklı bir anlam taşıyor.

Çetin Karahan
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu kaplayan isyan ateşi değişik biçimlerde yanmaya devam ediyor. Tunus ve Mısır’da yıllardır işbaşında olan diktatörler yönetimden uzaklaştırıldı, birçok ülkede protestolar, gösteriler hala sürüyor. Yaklaşık üç aydır süren bu gelişmeleri en iyi özetleyen değerlendirmelerden biri şu oldu: ‚Diktatörler gitti ama diktatörlük devam ediyor…‘
Bundan 140 yıl önce ayaklanan Paris’li emekçiler sadece isyan etmekle; taleplerini dile getirmekle ve mevcut yöneticilerin gitmesini istemekle kalmadılar… Kovdukları yöneticilerin yerine kendileri geçtiler, devlet yönetimini kendi ellerine aldılar.  Hem yönetici sınıf olarak kapitalistlerin konumu değişti hem de onların yönetme aracı olan devletin kendisi yenilendi.
Ne var ki, işçiler ve emekçi halkın delegeleri tarafından yönetilen bu devlet, bir yandan karşı devrimle savaş halinin getirdiği zorluklar bir yandan da  ilk olmanın getirdiği tecrübesizlikler nedeniyle belki uzun ömürlü olmadı; ağır bedeller ödedi ama tarihte, daha sonraki emekçi kuşaklara esin kaynağı olacak yeni bir sayfa açtı. Ve 1871’de Paris’te yarım kalan iş 1917’de Rusya’da tamamlandı.
Bu deneyler, gerçek özgürlük, eşitlik ve demokrasi için, sadece diktatörleri kovmanın, yöneticileri değiştirmenin yetmeyeceğini; ama  bunun da ötesine geçerek, şimdiye kadar insan yerine konmayan, ‚yönetmeyi bilmediği, beceremeyeceği‘ öne sürülen emekçi halk yığınlarının kendi yönetim aygıtını oluşturması gerektiğini ortaya koydular. Ki Arap halkının başlattığı isyan dalgasının gerçekten bir kurtuluşa dönüşüp dönüşmemeyeceği sorusunun yanıtı da, 140 yıl önce ortaya çıkan bu tarihsel tecrübede saklıdır.

İLK İŞÇİ DEVLETİNİN DOĞUŞU
1800’lü yılların Avrupası, bir yandan işçi sınıfının yoğun sömürü ve sefaletine sahne olurken; bir yandan da belli başlı kapitalist-emperyalist devletler arasında rekabet ve savaşlara sahne olmaktaydı.
Fransa ile Prusya arasında 1870’de başlayan savaş, 1871’de Paris’in 4 ay süren kuşatmasına dönüştü ve daha fazla direnemeyen Fransa hükümeti  Ocak 1871’de teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı. Aylar süren kuşatma Paris halkının sefalet ve yoksulluğunu alabildiğine arttırmış, şehrin Prusyalılara teslim edildiği haberi ise halk arasında öfkeyi  büyütmüştü. Binlerce Parislinin aktif olarak yer aldığı Ulusal Muhafızlar, hükümetin kararına rağmen direndiler. Fransız ordusuna ait 400 top, yoksul işçi mahallelerine saklandı. Prusyalılar kenti abluka altına almış olsalar da kent halkının direnişini kırmayı başaramadılar. Bu arada şehri savunan birlikler ve halk bu süre içinde adım adım örgütlendiler, merkezi bir komite oluşturuldu. Düşman sadece Prusya ordusu değildi. Dönemin Fransa hükümeti de Paris’i savunan eski ordu mensupları ve çoğu işçi emekçi olmak üzere halkı etkisiz hale getirmek için uğraşıyordu. Ve öyle bir ana gelindi ki, Paris iki farklı otorite ortaya çıktı: Biri eski devlet mekanizmasına sahip ordu, bürokratlar ve kapitalistler diğeri de hem Prusyalılara  hem de Fransız hükümetine karşı direnen emekçi halk.

AYAKLAR BAŞ OLUYOR…
18 Mart günü Fransa Başbakanı Thiers, giderek alternatif bir iktidar haline gelen direnişçilere yani Paris halkına karşı büyük bir saldırı emri verdi. Halkın elindeki 400 top adeta bir sembol haline gelmişti. Ancak askerlerin büyük bölümü bu emre uymayı reddederek, Ulusal Muhafızlar’ın direnen Paris halkının tarafına geçtiler, birçok üst düzey subay direnişçiler tarafından öldürüldü. Fransız hükümeti 400 topu alamadığı gibi, iyice zaıflayan otoritesini de kaybederek Paris’ten Versay’a kaçmak zorunda kaldı. Ayaklanma dalgası tüm Paris’i sardı ve iktidar fiilen direnişçi Paris halkının eline geçti.
Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi 26 Mart’ta Paris Komünü’nü resmi olarak ilan etti. 2 milyonluk paris halkını temsil eden delegelerden kurulu bir konsey oluşturuldu. 92 delegeden oluşan konseyde işçilerin yanısıra farklı kesimlerden devrimciler ve değişik yelpazeden siyasi eğilimler yer alıyordu. Halk her düzeyde karar alan uygulayan örgütlenmeler oluşturdu. Oluşan yönetim aygıtı, göstermelik parlamenterin ve ayrıcalıklı memurların ve bunların emrindeki geleneksel ordunun ötesinde temelden farklı bir karakter taşıyor; profesyonel yöneticilerin değil halkın kendi kendini ‚yönetmesinin‘ aracı olma özelliği taşıyordu. Ve Komün,  Parisli emekçi halkın istek ve ihtiyaçları ışığında peşpeşe kararlar alıp uygulamaya başladı. Bu kararlar arasında dikkat çeken bazıları şunlardı:
Sahipleri tarafından terkedilen işletmeler işçilere devredildi, geleneksel mecburi askerlik kaldırıldı, ordu silahlı halktan oluşan Ulusal Muhafızlar olarak yeniden düzenlendi; din ve devlet kesin olarak birbirinden ayrıldı, kilisenin malları kamulaştırıldı…
Çalışma yasaları yeniden düzenlendi; birçok sektörde işçilerin gece çalıştırılması yasaklandı; kuşatma sırasında olağanüstü artan kiralar düşürüldü, yoksul haklın borçları kaldırıldı; rehinecilere verilen eşyaların halka iadesi ve fazilerin kaldırılması kararı verildi; İhtiyacı olan öğrencilere ücretsiz giysi, yiyecek sağlandı… Eski bürokrat ve uzmanların yaptığı bir çok kamu işi halk arasından seçilen ’sıradan işçiler‘ tarafından üstlenildi.
Komün’ün iktidar tecrübesizliği nedeniyle hayati önem taşıyan kimi uygulamaları ihmal etmesi veya gecikmesinin yolaçtığı sonuçlar  ise sonraki yıllarda daha net anlaşılacaktı. (Örneğin Fransız Ulusal Bankası’na ve buradaki hayli yüklü paraya ‚bizi hırsızlıkla suçlarlar‘ diyerek el konulmamış ve o karışıklık içinde buradaki paralar karşı devrimci Versay Hükümeti’inin eline geçmişti.)

KENDİ HALKINA KURŞUN SIKAN FRANSIZ HÜKÜMETİ!
Paris’in dışına çıkarak Versay’a üslenen devrik hükümet, komün kurulduğu ilk andan itibaren, güç toplayıp devrimi bastırma, iktidarı yeniden ele alma uğraşı içinde oldu. ‚Ayaktakımı‘ denen ve ‚çalışmaktan başka bir işe yaramayan‘ yoksul yığınların iktidara el koyması, sadece Fransaız kapitalisleri için değil, onlarla savaş halindeki Alman vd. ülkelerin yöneticilerini de ürkütüyordu. Bu yüzden Prusya devleti, aylarca savaştığı Fransız hükümetine destek vererek iktidarı halktan alması için elinden gelen desteği sunmaktan geri durmadı. Ve Nisan 1871’den itibaren Paris, Versay ordusunun giderek artan saldırılarına maruz kaldı. Ülkenin diğer kentlerinden destek ve yardım alması engellenebildiği için Paris halkı çoluk çocuk, kadın erkek topyekün bir direniş  içinde olsalar da ancak Mayıs ayının sonuna kadar dayanabildi.
21 Mayıs’ta Paris’e giren karşı devrimci Versay ordusu ile çatışmalar sokak sokak, ev ev devam etti… Barikat savaşının ve direnişin en sert sürdüğü semtler yoksul işçi semtleriydi ancak 28 Mayıs 1871 günü Paris halkının bütün direniş noktaları karşı devrimin eline geçti. Ve o günün akşamına doğru Parislilere seslenen şu bildiri dolaşıyordu kent sokaklarında: „Fransız ordusu sizi kurtarmaya geldi. Paris artık özgür! Bugün savaş sona erdi. Düzen, çalışma ve güvenlik yeniden sağlandı.“ Paris’i kurtarmaya gelen ordunun son bir hafta içine öldürdüğü Parisli sayısının 30 bin olduğu; ve onu izleyen günlerde gerçekleştirilen idamlarla bu sayının 50 bine ulaştığı düşünüldüğünde bunun nasıl bir kurtuluş ve özgürlük olduğu daha iyi anlaşılabilir!
Tam da burada şunu hatırlamadan edemiyoruz: Bugün başta Avrupa olmak üzere dünya basınında döne döne, Kaddafi ve bölgedeki diğer diktatörlerinin nasıl olup da kendi halkına kurşun ve bomba yağdırdığı sorgulanıyor. Bu soruya gerçekten dürüst bir şekilde yanıt arayacaksak, işe, bugün bu gerekçeyle Libya’ya savaş açan Fransız hükümetinin, bundan 140  yıl önce yoksul Paris mahallelerine neden ve nasıl saldırıp ‚kendi vatandaşı‘ (ama sınıf düşmanı) binlerce Parisliyi öldürdüğünü sorgulamakla başlamak gerekiyor!
28 Mayıs, Paris halkına karşı büyük bir intikam dalgasının başladığı gün oldu aynı zamanda. Kendi kendini yönetmek isteyen Paris halkı, toplu kurşuna dizmeler, hapisler, işkenceler, sürgünlerle cezalandırıldı. Ve Paris bu tarihten itibaren 5 yıl boyunca olağüanüstü  hal ile yönetildi. Komün üyelerinin bir bölümü bugün ‘Komün Duvarı’ olarak anılan Père Lachaise Mezarlığı’ndaki duvarın önünde kurşuna dizildiler.
Bugün Paris’i gezmeye giden turistlerin uğramadan edemedikleri Beyaz Kilise ise kilise tarafından ‚Tanrı Paris halkının günahlarını affetsin‘ diye yaptırıldı. İsyan eden halkın suçunu bağışlatmak, ‚pisliğini‘ örtmek için kar beyazı taşlardan inşa edilen bu görkemli kilisenin, azameti, zerafeti ve beyazlığıyla örtmek istediği şeyin aslında emekçilerin sömürüsü üzerine kurulu kapitalist düzeninin kiri pası olduğu aradan geçen 140 yıl içinde daha net ortaya çıktı. (YH)

Marks ve Lenin’den Komün Dersleri

Paris Komünü, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marks ve Ekim 1917 Sosyalist Devrimi’nin önderi Lenin tarafından ayrıntılı bir biçimde incelendi ve sosyalist teori ve siyaset açısından büyük önem taşıyan değerlendirmelere konu oldu. Bunlar arasında devletin özelliği ve işçilerin iktidarı ele geçirmesinin anlamı üzerine yapılan değerlendirmelerse günümüz sınıf mücadelesi açısından da hala büyük önem taşımakta:

„Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‚işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemiyeceğini‘ tanıtlamıştır.“
„… Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilmiş belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an görevden geri alınabilirdiler. Üyelerinin çoğu doğal olarak ya işçiler, ya da işçi sınıfının ünlü temsilcileriydiler…“
„… Merkezi hükümetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, politik niteliklerinden hemen yoksun bırakıldı ve Komün’ün ’sorumlu ve her an görevden geri alınabilir‘ bir aleti durumuna dönüştürüldü… Yönetimin bütün öteki kollarındaki memurlar için de aynı şey oldu… Komün üyelerinden, en alt basamağa dek, kamu görevi, işçi ücretleri karşılığı görülecekti. Devlet kodamanlarının geleneksel rüşvet ve temsil ödenekleri, bu kodamanların kendisiyle birlikte, yokoldu… Eski hükümet iktidarının maddi aletleri olan sürekli ordu ve polis ortadan kaldırıldıktan sonra, Komün manevi baskı aracını, papazların iktidarını yıkma işine girişti… Adalet görevlileri yalancı bağımsızlıklarından yoksunlaştırıldılar… seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaklardı…“ (Karl Marks, Fransa’da İç Savaş)

“Böylece, Komün, sürekli orduyu ortadan kaldırma, istisnasız bütün memurların seçilerek işbaşına gelme ve her an işten geri alınabilme yönteminin kabulü yoluyla, ‘yalnızca’ daha tam bir demokrasi kurarak, yıkılmış devlet makinesini değiştirmişe benziyordu… Böylece, tasarlanması olanaklı en tam ve en yöntemli biçimde gerçekleşmiş bulunan demokrasi, burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisi durumuna gelir; devlet (belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan özel güç) durumundan, asıl anlamıyla, artık devlet olmayan bir şey durumuna dönüşür.
Ama bu böyledir diye, burjuvaziyi yenmek ve direncini kırmak zorunluluğu da ortadan kalkmaz. Komün, özellikle bu zorunlulukla karşı karşıyaydı; ve, Komün’ün bozguna uğrama nedenlerinden biri de, bu işi gereğince gözüpek bir biçimde yapmamış olmasıdır. (Lenin Paris Komünü Dersleri)