Amaç uyum değil güvenlikti

2006 yılında Merkel Hükümeti tarafından başlatılan zirveler süreci kapsamında dönemin İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble’nin başkanlığında toplanan ilk İslam Zirvesi şöyle bir hatırlandığında, o dönem söylenenlerin ne kadar sığ ve hükümetin geçek niyetinin doğru okunamadığı bugün daha net görülecektir.
Elbette, sürekli batı değerlerine vurgu yapan, Hıristiyanlık kimliğini öne çıkaran bir parti tarafından „ülkedeki Müslümanları muhatap alarak onların sorunlarına çözümlerin bulunması“ iddiasıyla bir zirve düzenlemesi bir ilk olması bakımından bir yanıyla bugüne kadarki ezberleri bozarken, diğer taraftan bu adım, gelişmelerin dayattığı bir ihtiyaç olarak kendini gösteriyordu.
Ne var ki, söylemden ve sembolik adımlardan ibaret bu ilk girişimin kendisi, hatalı bir doğuştan başka bir şey değildi.
Birincisi, İslam ülkelerinden gelen göçmenlerin uyum sorunları, onların sosyal konumlarından koparılarak inanç sorununa indirgenmiş, dolayısıyla inanç merkezli sorunlara „çözüm bulunamadığı“ durumunda diğer sorunların çok daha kolay çözülebileceği tezinden hareket ediliyordu.
Bu tez büyük ölçüde İslam Konferansı’nın katılımcı örgütleri tarafından bugün de „kararlı“ bir şekilde savunulmaya devam edildi.
Elbette, kökleri yüzyıllar öncesine kadar uzanan din ve inancın, farklı kültür ve inançlardan gelen insanlar arasında farklı önyargılar oluşturması bir yere kadar doğaldır. Ancak bu onların bir arada yaşamasını engelleyecek bir durum olarak görülemez.
İnanç sorunlarının çözülmesiyle uyum sorunlarının çözüleceğini ileri sürenler asıl olarak, uyum sorunları ile sosyal-ekonomik sorunlar arasında bağlantıyı koparıp, sınıfsal boyutu görmezlikten geliyorlar.
Halbuki, bugün problem olarak görülen pek çok sorunun kaynağında farklı ülkelerden ve inançlardan gelen göçmenlerin içinde itildikleri ekonomik sosyal sorunlar yatıyor. Türkiye’den gelen bir „Müslüman işçi göçmen“ ile İtalya’dan gelen bir „Hıristiyan işçi göçmenin“ çoğunluk toplumuna uyumu konusunda yaşanan sorunlar kimi farklılıklar içermekle birlikte özünde aynıdır.
Bu özü belirleyen ise onların içinde bulunduğu sosyal koşullarıdır. Dolayısıyla İslam Konferansı ile Müslüman ülkelerden gelen insanların uyum sorunlarını çözme iddiası tamamen boş bir iddiadan başka bir şey değildir.
Ayrıca zirve girişimi, farklı inançtan gelen insanlar arasında yakınlaşmayı sağlama, önyargıları azaltma gibi bir özellik taşımadığı gibi, bu farklılıkları daha da belirginleştirmeye hizmet etmekte ve  esas olarak da İslami kuruluşlara bir çekidüzen verme niyeti içermektedir.
Kendi kuruluşlarının çıkarlarını, halkın ihtiyaç ve beklentilerinin önüne koyan kimi İslami dernek veya göçmen kuruluşlar ise, basit bir faydacılık örneği göstererek bu planın hayat bulması iin koşar adım bu zirvelerin katılımcısı oldular, olmaya devam ediyorlar.

DEVLETİN PLANI DAHA BAŞINDA BELLİYDİ
11 Eylül’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra öne çıkarılan „kültürler çatışması“ tezi, farklı inançlardan emekçiler arasında gerilim ve çatışmalar yaratmayı merkeze almış ve bu çerçevede Müslüman ülkelerden gelenler „potansiyel tehlike“ ilan edilmişti. Bu politika bir yandan toplumda bir korku dalgası yaratmak üzere radikal İslam tehlikesini sürekli sıcak tutmayı gerektirirken; bir yandan da dini kuruluş, dernek ve örgütleri belli bir hiza ve disiplin altında tutmayı deyim yerindeyse ‚ehlileştirmeyi‘ içermekteydi.
Bu nedenle Almanya’nın İslam Zirvesi/Konferansı’nın en önemli ayağını güvenlik ve ona bağlı olarak Alman İslamı’nı yaratmak oluşturuyordu.
En son 29 Mart’ta yeni İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich’in başkanlığında altıncı kez toplanan konferansta, işin güvenlik boyutu biraz daha öne çıkarılınca sanki ortada „yeni bir misyon“ varmış gibi hem katılımcılar hem de basın cephesinde değişik tartışmalara neden oldu.
Halbuki, bu konferansın asıl amacının daha başından itibaren Müslüman ülkelerden gelen göçmenleri kontrol altına almak, var olan örgütlerin de bu kontrole yardımcı olmasını sağlamak olduğu gayet açıktı. Bu aynı zamanda örgütleri de kontrol altına almak anlamına geliyor.
Bu konuda devlet ile işbirliği içinde olanlar dün olduğu gibi bugün ve yarın da maddi ve manevi olarak ödüllendirilecek, ağızlarına bir parça bal sürülecek, yardımcı olmayanlar ise oyunun kurallarına uymadığı gerekçesiyle saha dışına atılmaya devam edilecek.

BİR ARPA BOYU YOL ALINAMADI
Dört yılı aşkın bir süredir devam eden Müslüman emekçileri dini kimlikle tanımlama ve ona bağlı sözde çözümler bulma adına başlatılan süreç, tabir caiz ise bir arpa boyu ilerlememiştir. İlerleme sağlanmadığı gibi, mümkün olduğu kadar fazla Müslüman’ı temsil iddiasıyla konferansa davet edilen İslami örgütün ikisi (İslam Konseyi ve ZMD) güven vermedikleri için konferans dışına itilmişlerdir. Geriye asıl muhatap olarak bir tek Türkiye’deki resmi bürokrasinin doğrudan uzantısı durumundaki Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ile farklı gerekçelerle Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) kalıyor.
Ve son konferanstan sonra yapılan açıklamalara bakıldığında bu iki örgütün bakan Friedrich’in teröre karşı daha fazla işbirliği tekliflerine sıcak baktığı, konferans katılımcısı İslam bilimcilerin eleştirilerini yersiz ve abartılı tanımlamaları, girdikleri yoldan geri adım atma niyetinde olmadıklarını gösteriyor.
Sonuç olarak İslam Zirvesi girişiminden memnun olanların sadece Alman hükümeti ve bazı göçmen kuruluşlar olması tesadüf değildir; çünkü bu girişim, Alman devletinin bu alandaki siyasi hedeflerinin bir parçası olarak gündeme gelmiş, sözkonusu göçmen kuruluşlarının da fayda sağlamasına imkan tanınarak meşruluk kazandırılmak istenmiştir.
Ancak ne uyum ve ortak yaşam adına, ne İslam dinine saygı adına olumlu bir katkı sunmayan bu girişimin, giderek İslami kuruluşların kendi kendini kontrol ve hükümetin güvenlik politikasına hizmet aracına dönüşmesi, onun hem meşruluğu hem de itibarını büyük ölçüde kaybettirecek görünüyor. (YH)