Liberallerin sefaleti

YÜCEL ÖZDEMİR
27 Mart günü Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz eyaletlerinde yapılan parlamento seçimlerinin, iç politikada önemli dalgalanmalara yol açacağı, bazı taşları yerinden oynatacağı yönünde yapılan tahminler kısmen doğru çıktı. Bu dalgalanmanın bir yönü büyük sermaye partileri CDU ve SPD’nin oy ve güven kaybetmesi ise diğer yönü de liberal parti FDP’nin çöküş, Yeşiller’in yükseliş sürecine girmesidir.
Bu tablo içerisinde durumu en çok tartışılan, parti içinde çatışmaların su yüzüne çıktığı ve lider değiştirmek zorunda kalan Hür Demokrat Parti’nin (FDP) durumu gerçekten dikkat çekici. Bu ülkede liberalizmin en açık ve pervasız temsilcisi olan FDP’nin içine düştüğü tablo, sadece eski genel başkan Guido Westerwelle’nin ya da diğer yöneticilerinin başarı ya da başarısızlıklarıyla açıklanamaz.
Çünkü bugün partinin dip noktada bulunmasından sorumlu olarak tutulan şahsiyetler daha bundan bir buçuk yıl önce yapılan genel seçimlerde tarihi bir başarının altına imza atan liderler olarak alkışlanıyorlardı! Elde edilen yüzde 14.6’lık oy ile yaklaşık 60 yıllık tarihinin en büyük çıkışını yapan FDP, Saksonya-Anhalt, Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz seçimleriyle tam anlamıyla dibe vurmuştur.
Peki; ne oldu da bu liberal parti bir buçuk yıl içinde önemli sayılabilecek oranda oy ve güven kaybına uğramıştır.
Elbette üzerinde oturduğu „piyasaya her şeyi düzenler“, „bırakınız patronlar istediği her şeyi yapsın“ felsefesinden başka bir şey değildir. Partinin Genel Sekreteri Christian Lindner bile seçimlerden sonra elde edilen başarısız sonuçları değerlendirmek üzere düzenlediği basın toplantısında „İnsanların yaşamından uzak politikaları savunmaya devam ettik. Uzun bir süre önce belirlenen nükleer santraller ve asgari ücret konusundaki politikaları olduğu gibi savunmaya devam ettik. Bunlar inandırıcılığımızı ortadan kaldırdı. Yeniden inandırıcı olmamız gerekiyor“ diyordu (Der Spiegel, 14/2011).
Keza, Lindner hükümetin geçici olarak kapattığı 7 atom santralinin bir daha açılmaması gerektiğini ifade ederek, bu konuda küçük de olda bir „politika değişikliği“ içerisine girdiklerinin mesajını verdi.
Yani, ’sermaye kesimini savunmada o kadar pervasız olduk ki, daha ince taktikler izlemezsek inandırıcılığımız kalmayacak‘ deniyor!

PİYASA DEĞİL, HALK BELİRLEDİ
Partinin genel başkanı Westerwelle’nin iflah olmaz bir neoliberal oluğu biliniyordu. Sendikalara gerek olmadığından tutun da Hart IV yardımı alanları „asalak“ olarak adlandırmasına kadar birçok konuda söylediği sözler nedeniyle tartışmalar yaratmış, güven kaybetmişti.
Eyalet seçimlerinde alınan sonuçları değerlendiren burjuva medyanın önemli bir bölümünde, Almanya’ya FDP gibi bir partinin gerekli olduğu, bu yüzden de eriyip gitmesine göz yumulmaması gerektiği üzerine pek çok laf edildi. Halk için aslında gereksiz olan bu neoliberal parti, savaş sonrası Almanya’sında hep „kilit rol“ oynadı. Kararlı bir emekçi düşmanı olan FDP, 1998’e kadar sürekli, CDU ya da SPD tarafından kurulan hükümetlerin „küçük ortağı“ oldu.

GÖÇMEN KÖKENLİ BAŞKAN NE YAPACAK?
Seçim yenilgilerinin yarattığı tartışmalardan sonra Westerwelle’nin parti başkanlığını ve başbakan yardımcılığını bırakacağını açıklamasından sonra yerine „yeni bir yüz“ olarak Sağlık Bakanı Philip Rösler’in getirilmesi konusunda uzlaşma sağladı. Aslen Vietnamlı olan ve daha küçük yaşta evlatlık alınan Rösler, Federal Kabine’de Almanya doğumlu olmayan ilk göçmen bakan olma sıfatını taşıyor.
Şimdi Yeşiller’den (Cem Özdemir) sonra FDP’de de göçmen kökenli bir politikacı partinin en yüksek makamında oturuyor. Bu durum elbette Yeşiller’de olduğu gibi FDP’de de göç politikasında bir değişikliğe yol açmayacaktır.
Ama FDP, Rösler döneminde halkı tamamen hiçe sayarak sermaye sözcülüğü yapma konusunda biraz daha temkinli davranacaktır, çünkü aksi takdirde gerileme ve çözülme daha da derinleşecek görünüyor. Bu yüzden şimdiden FDP’nin 1970’li yıllardaki gibi „sosyal bir maske takacağı“, böylece kendisini sosyal demokratlarla ortaklığa biraz daha açık hale getireceği yönündeki beyanatlar boşuna değil.
Hem CDU’nun eyaletler düzeyinde hükümetleri kaybetmesi hem de küçük ortağın içine düştüğü zor durum, hiç kuşku yok ki, 2013’te yapılacak genel seçimleri de etkileyecek. Ve oluşacak bu siyasi tabloda, Merkel ve partisinin işinin hayli zor olduğu şimdiden belli görünüyor.

Sol Parti’den yeniden Lafontaine tartışması

Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz başta olmak üzere bu yıl içinde yapılan eyalet seçimlerinde fazla bir varlık gösteremeyen Sol Parti’de de mevcut eşbaşkanlara eleştiriler yükselirken, eski eşbaşkan Oskar Lafontaine’nin genel seçimlerden önce yeniden partinin başına geçmesi gerektiğini savunanların sayısı gün geçtikçe artıyor.
Sol Parti Meclis Grubu Başkanı Gregor Gysi tarafından ortaya atılan öneri her ne kadar parti yönetimi tarafından soğuk karşılansa da, Lafontaine’nin dönüşünün sürpriz olmayacağı tahmin ediliyor. Bunun için özellikle de, Lafontaine’nin yerine eşbaşkanlığa getirilen Klaus Ernst’in tavrının önemli olacağına dikkat çekiliyor.
En son 50 bölge örgütü ortak bir metin kaleme alarak, mevcut eşbaşkanların çalışmasından memnun olmadığını parti merkezine duyurdu.
Önümüzdeki Mayıs’ta Bremen’de, Eylül’de ise Berlin’de yapılacak seçimlerden sonra alınacak sonuçlara bağlı olarak parti içindeki tartışmanın derinleşmesi, Lafontaine’nin geri getirilmesi çabalarının yoğunlaşması bekleniyor.