İlk kuşak göçmen işçiler sendikalara güveniyordu

1992-96 yılları arasında IG Metall Sendikası Yürütme Kurulu üyeliğine seçilen ilk Türkiye kökenli işçi olan Yılmaz Karahasan, göçün ilk yıllarından bugüne, “Misafir işçilerin” sendikalarla olan ilişkileri konusunda sorularımızı yanıtladı.

YÜCEL ÖZDEMİR

Yılmaz bey, bu yıl Almanya’ya göçün 50. yılı dolayısıyla kat edilen mesafeyi konuşuyoruz. Ama sizin Almanya’ya gelişiniz 50 yılı da  geçmiş durumda….
Evet. Her ne kadar Türkiye ile Almanya arasında işgücü anlaşması 1961 yılında imzalansa da ben 1958 yılında Almanya’ya gelerek çalışmaya başladım. Anlaşmadan önce firmalar tek tek işçilerle görüşerek onları davetiye ile getirebiliyordu. Ben de bu çerçevede Siemens firması tarafından elektrikçi olarak Bavreya’daki Amberg kentine geldim. İki yıl çalıştıktan sonra askerlik sorunum çıktı. Konsolosluk pasaportumu uzatmayınca iki yıl sonra “vatanı kurtarmaya” gittim ve 1962’de yeniden Almanya’ya döndüm.

Döner dönmez sendikal çalışmalara katılmaya başladınız. Bu ilk yıllarda sendikalar ile Türkiye’den gelen işçiler arasında nasıl bir ilişki sözkonusu idi?
1961 anlaşmasından önce Türkiyeli işçiler arasında sendikalara yönelik bir girişim yoktu. Fakat, anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra çeşitli girişimler başladı. 1962 yılında yeniden Almanya’ya geldiğimde hedefim gerçekten Türkiyeli işçiler arasında sendikal faaliyetlerde bulunmaktı. Çünkü, 1940’lı yıllardan itibaren Zonguldak’ta Maden İşçiler Sendikası’nın kurucuları arasında bulunan, uzun yıllar başkanlığını yapmış babamdan ötürü çocukluğum ve gençliğimden beri işçi sınıfının sorunlarına karşı bir duyarlılık vardı. Bu nedenle sosyal mücadele ve sendikal sorunlara yabancı değildim.

Göçün ilk yıllarında Alman sendikaları göçmen işçilerin sorunlarına ne kadar duyarlı idi? Nasıl bir tutum takınıyorlardı?
Bildiğiniz gibi Almanya, ilk işçi mübadelesini ilk önce 1955 yılında İtalya ile yaptı. Ardından 1960’ta İspanya ve Yunanistan’la, 1961 yılında ise Türkiye ile yaptı. 1955-56 yıllarında hükümet yabancı işçi getirmeyi tartıştığında bu konuda sendikaların da görüşüne başvurdu. Sendikalar şunu diyordu: Biz yabancı işçilerin getirilmesine karşı değiliz, ancak belirli koşullarımız var.
Koşullar şunlardı: Birincisi, getirilen işçilere iş hukuku çerçevesinde eşitlik; ikincisi, işçilerin İş ve İşçi Bulma Daireleri üzerinden getirmesi; üçüncü koşul da, işçilerin en az bir yıllık mukavelelerle getirilmesi…

Türkiyeli işçiler Almanya’ya geldikleri ilk yıllarda sendikalara ilgi hangi düzeydeydi?

O yıllarda dil açısından anlaşmak oldukça güçtü. Örneğin, 1960-61 yılında, IG Metall genel kurulunda Otto Brener konuşmasında, “Biz yabancı işçileri yalnız bırakmamalı, onları örgütlemeliyiz. Alman işçilerine karşı kullanılmalarını engellemeliyiz” diyordu.
Bu dönemde (1961) IG Metall genel merkezinde bir “yabancılar masası” oluşturuldu. Buraya Max Diamant adında bir arkadaşımız getirildi. Max Dimanant o dönemde adeta bir fenomendi. Hitler faşizmine karşı mücadele etmiş, takibata uğradığı için Güney Amerika’ya göç etmiş.
Bu anti faşist sendikacı ülkeye geri dönünce IG Metall tarafından yabancı işçilerin sorunlarıyla ilgilenmesi için bu göreve getirilmişti. Uluslararası bir deneyimi olan ve 6 yabancı dil bilen Diamant, sendikanın göçmenler politikasına önemli katkılarda bulundu.

O yıllarda sizin de aralarında bulunduğunuz az sayıdaki işçi, Türkiye kökenlileri sendikalara üye yapmak için çalışmalarda bulundu…
Bavyera’da, benim bulunduğum bölgede o zaman neredeyse hiç Türk işçisi yoktu. Gelir gelmez IG Metall’e üye olmuş, toplantılara da katılmaya başlamıştım. 1963’te sendikalar çalışmalarda bulunmak üzere Türkiyeli işçilerin yoğun olduğu Ruhr Bölgesi’ne gitmeye karar verdim ve külüstür bir araba ile yola çıktım. Köln’e 25 km kala arabam bozuldu. İster istemez Köln’de kaldım. Yeni bir iş bulmak üzere Arbeitsamt’a gittiğimde Ford fabrikasında 2500 Türk işçisinin çalıştığını öğrendim. Bunun üzerine Ford’a elekçi olarak girmek için başvurdum ve kabul edildi.
Ford’da o zaman haftalık çalışma süresi 40 saat idi. Diğer otomobil fabrikalarında ise 45. Ücretler yüksek, ama çalışma koşulları da çok ağırdı. Akort çalışma oldukça ağırdı, ustabaşlarının tutumu da insanlık dışı idi.
Ford fabrikasına gittiğim ilk gün, işçi temsilciliği, işe yeni alınan dört Alman ve benimle görüştü. Bir tek ben daha önceden sendika üyesiydim. Görüşme bittikten sonra sendika temsilcisi arkadaşa, fabrikada çalışan 2500 Türkiyeli işçiyi sendika üyesi yapmak istediğimi söyledim. Çok sevindi ve ben daha  tornavidayı elime almadan sendika temsilcisi oldum.
Tam benim işe girdiğim dönemde sendika, “Ford Aktion” adıyla bir kampanya yürütüyordu. Amaç, o zaman işverenler birliğinde olmayan Ford’a baskı yapmak ve imzalanan TİS’i kabul ettirmekti. Baskıyı artırmak içinde işyerinde mümkün olduğu kadar çok işçiyi sendika üyesi yapmak için kampanya başlatılmıştı.
Bu kampanya çerçevesinde ilk dört hafta içinde bin Türk arkadaşı sendikaya üye yapmamız sendika içinde büyük yankı yarattı.

Bu ilk yıllarda aynı işi yapan Türkiyeli işçiler ile Alman işçiler arasında çalışma koşulları ve ücretler konusunda farklılıklar var mıydı?
Özellikle yapılan işlerde büyük farklılıklar vardı. Ağır ve gürültülü işlerde genellikle Türk ve İtalyan işçiler çalıştırılıyordu. Ücretler de daha düşüktü. Bu aynı zamanda Alman işçilerin pozisyonlarının yükselmesine neden oldu. Bu durum Türkiyeli işçiler arasında sendikalaşmayı daha anlamlı kılıyordu. 60’lı ve 70’li yıllarda yabancı işçileri sendikalara üye yapmak Alman işçilere göre daha kolaydı. Bu nedenle IG Metall’in örgütlü olduğu alanlarda sendikalaşma oranı bizim Türkiyeli işçiler arasında Alman işçilere göre çok daha yüksek. Çünkü sendikalı olmak hem iş koşullarının düzeltilmesi hem de iş güvenliğinin sağlanması anlamına geliyordu. Denilebilir ki o ilk yıllarda yabancı işçilerin haklarını bir tek sendikalar savunuyordu.
Bu nedenle yabancı işçiler ile sendikalar arasında önemli bir güven ilişkisi söz konusu. Keza, Türkiyeli arkadaşların örgütlerine daha bağlı olduğuna, sahip çıktığına defalarca tanık olduk.

Bugünden geriye baktığınızda durumu nasıl görüyorsunuz? Sendikalar içinde yeteri kadar aktif Türkiye kökenli işçi var mı?
Doğrusunu sorarsanız, pek yeterli görmüyorum. Göçün ilk yıllarındaki heyecan yok. Bunun elbette belli nedenleri de var. 1972 yılından önce bir tek Bremen’de Türkiyeli işyeri temsilcisi vardı. 1972’deki seçimlerden sonra ise temsilci sayısı 155’e çıktı. Üç yıl sonra, 1975’te ise sayı 500’ün üzerine çıktı. İşyeri temsilciliği ve sendika temsilciliğinde sürekli bir artış söz konusu oldu. 35 saatlik iş haftası grevlerinde yabancı/Türkiyeli işçilerin ortaya koydukları tutarlılık, sendika içerisinde saygınlıklarının artmasına neden oldu.
Çünkü Türkiyeli işçiler sendika tarafından alınan kararlara en etkili ve en önden katılıyordu. Bu, sendika yönetimleri tarafından da kabul edildi. Böylece, 1980’li yıllarda yabancılar sendika içinde bir “şahıs grubu” olarak kabul edildi. Ardından yabancıların yönetimde temsil edilmesi gerektiği gündeme geldi. Yönetim tarafından önerilmediğim halde, delegeler tarafından aday gösterildim ve açık bir farkla IG Metall yönetimine seçildim.
Bugünden geriye dönüp baktığımda Türkiye’de gelen işçilerin Alman işçi sınıfıyla birleşmesi için epey yol kat etmişiz. Buralı oluğumuz, bu ülkeye kök saldığımız artık ortada. Bu yüzden de Türkiye kökenli emekçiler olarak bu ülkenin her türden ekonomik, sosyal, siyasal ve çevresel sorunuyla ilgilenmeliyiz. Bu bizim hakkımız değil, görevimizdir. Çünkü bu toplumun her türden sorunu bizim de sorunumuzdur. Dolayısıyla çalıştığımız işyerinin, yaşadığımız semtin sosyal yaşantısına katılmalıyız. Örgütlerde, sendikalarda, partilerde yer almalıyız.

1965’teki üç önemli talep

Siz, 1965 yılında IG Metal sendikasının genel kurulunda konuşan ilk “misafir işçi temsilcisi” olmuştunuz. O ilk konuşmada yabancı işçiler adına sendikalardan neler talep ettiniz?
Sözünü ettiğiniz kongreye, IG Metall genel merkezi ismen 20 yabancı işçi temsilcisini misafir delege olarak davet etti. Toplam 20 kişi idik ve Türkiyeli olarak da benle İrfan Kitapçı adında bir arkadaş vardık. O zaman IG Metall’e 80-100 bin arasında yabancı üye olmuştu.
Genel kurulda, biz de konuşmak istediğimizi divana bildirdik. Kabul edildi ve ben bir konuşma yaptım. Konuşmamda üç konuyu ele almıştım: Bize ‚misafir işçi‘ denildiğini belirtip, “Biz misafir falan değiliz, işçiyiz. Çünkü bizde misafir çalıştırılmaz” dedim. İkincisi: “Biz himaye istemiyoruz, çünkü biz ne çocuğuz, ne yaşlıyız ne de bakıma muhtaç insanlarız. Biz genç ve dinamik insanlarız. İşçi sınıfının parçasıyız. Eşitlik ve toplumsal eşit haklar istiyoruz” dedim.
Üçüncü olarak da: “Biz hukuksal ve siyasal eşitlik istiyoruz. Bunun gerçekleşmesi için en azından sendikalar adım atmalı ve işçi temsilciliklerine seçilmemizin önü açılmalı” talebini dile getirdim.
Bu istemler doğrultusunda daha sonra IG Metall sendikası bazı kararlar aldı.
1972 yılında İşyeri Teşkilat Yasası’nda yapılan değişikliklerle, sendikalar içinde yabancılara eşit hakların tanınmasının önü açıldı.