Sınıfın bölünmez parçası

SERDAR DERVENTLİ

Bu yıl Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçünün 50. yıldönümündeyiz. 31 Ekim 1961 yılında Almanya ve Türkiye imzalanan sözleşmeyle birlikte milyonlarca emekçi için yeni bir süreç başladı. Nitekim Almanya bir başlangıçtı. Almanya ile yapılan sözleşmeyi 1964 yılında Hollanda, Belçika ve Avusturya, 1965 yılında Fransa ve 1967 yılında ise İsveç ile imzalanan sözleşmeler takip etti.
Bu ve diğer ülkelerde doğanlar hariç, son 50 yıl içinde 5 milyondan fazla emekçi Türkiye’den Avrupa’ya göç etti. 2,7 milyon ile Almanya, Türkiye’den en fazla göç alan ülke konumunda.
50 YILDIR DEVAM EDEN GÖÇ SÜRECİ
Türkiye’den Almanya’ya (ve diğer ülkelere) göç, iniş ve çıkışlarla yarım asırdır aralıksız devam ediyor. 1961’den 1973’e kadar, Almanya devletinin işgücü göçünü resmi olarak durdurmasına kadar geçen süreçte, Türkiyeli emekçiler, Alman işletmelerin işgücü talebi üzerine getirildiler.
Daha sonra ise göçün önemli bir bölümü “aile birleşimi” üzerinden gerçekleşti. 1983/1984 yıllarında Kohl hükümeti tarafından yürürlüğe konulan “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” (“Rückkehrförderungsgesetz”), çok yönlü olumsuz sonuçlara neden oldu (1) fakat göçün önüne geçemedi.
Göçmenlerin “yeni vatandaş” olarak görülmemesi bir yana, yerli toplumla asgari ölçüde kaynaşmalarını hedefleyen bir “göç politikasının” bile olmayışı bugün de devam eden birçok önemli soruna kaynaklık etti.
BAŞINDAN İTİBAREN EŞİT  HAKLAR MÜCADELESİ
Göçmen emekçiler, Almanya’ya ayak basmalarıyla birlikte kendilerini eşit haklar mücadelesinin içinde buldular. 1961 yılında iki ülke arasında yapılan sözleşmede olduğu gibi bireysel iş sözleşmelerinde de Türkiyeli göçmen emekçilere, ‘eşit işe eşit ücret’ ve ‘eşit muamele’ sözü verilmişti.
Ki bunda, Almanya’daki sendikaların önemli rolü olmuştu. Sermayenin daha fazla ve genç işgücü talebine Alman Sendikalar Birliği (DGB), “eşit işe eşit ücret ve işyerinde eşit muamele” ve “en az bir yıllık çalışma müsaadesi” şartlarıyla destek vermişti. Bu nedenle iki ülkenin çalışma bakanlıklarının ortak hazırladıkları iş sözleşmesi örneklerinde “eşit işe eşit ücret ve eşit muamele” yer alıyordu.
Kağıt üzerinde verilen bu vaatlerle pratik uygulamanın çok farklı olduğunu söylemeye gerek yok. Öncelikli olarak madenler, demir-çelik ve metal-elektro dallarında çalışmak üzere Almanya’ya getirilen işçiler, geldikten kısa bir süre sonra “eşit işe eşit ücret ve eşit muamele”nin kağıt üzerinde kaldığını gördüler. Kısa bir deneme/eğitim süresinden sonra vaat edilen eşit ücret aylar, yıllar geçmesine karşın ödenmiyordu. En ağır, pis ve tehlikeli işler göçmenlere veriliyordu. Birçok fabrikada, madende göçmen işçiler ‘kaderlerine’ boyun eğmediler ve yaşadıkları haksızlıklara karşı çıktılar.
SINIFIN DİNAMİK BİR GÜCÜ
Her ne kadar bugün yapılan değerlendirmelerde farklı bir tablo çizilse de göçün ilk yıllarında sendikalar, göçmen işçilerin sorunlarıyla gerektiği gibi ilgilenmiyorlardı. İşverenler sözleşmelerde sözünü verdikleri “eşit işe eşit ücret ve eşit muamele”yi pratikte uygulamıyorlar ve sendikalar bir bütün olarak buna göz yumuyorlardı.
Ne de olsa bu işçiler kalıcı değillerdi ve en geç iki yıl sonra ülkelerine döneceklerdi!
Türkiye’de sendikal mücadelenin içinde yer almış ileri işçilerse bu duruma boyun eğmeyip haklarını arıyorlardı. Bazı yerlerde bu hak arayışı başarılı olurken bazı yerlerde ise işçiler arasında öne çıkanlar, “işyerinde bozgunculuk yapmak ve işçileri kışkırtmak” gibi suçlamalarla sınır dışı ediliyorlardı. Özellikle Ruhr havzasındaki madenlerde ve çelik fabrikalarında bunun birçok örneği yaşandı.
1960’lı yılların ikinci yarısından, özellikle rotasyon sisteminin kaldırılmasından sonra sendikalar göçmen işçileri, örgütlenmesi gereken bir kesim olarak görmeye başladılar. Metal ve maden sendikaları bu konuda bazı adımlar attılar. Bu adımlara rağmen göçmen işçilerle sendikaların ilişkisi istenilen düzeyde değildi.
Dünya çapında gelişen 1968 hareketi Almanya’yı da etkisi altına almış ve değişik alanlarda demokratik hak taleplerini öne çıkarmıştı. Bu süreç göçmen işçilerin sorunlarının sendikalarda daha fazla gündeme gelmesine ve eşit haklar mücadelesinin güçlenmesine vesile oluyordu. 1972’de yapılan reformlarla yürürlüğe giren Federal İşyeri Teşkilat Yasası kapsamında, göçmen işçilere fabrikalarda temsilcilik seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı getirilmişti. Bu durum göçmen işçiler arasında sendikalaşmanın daha hızlı artmasını da beraberinde getirdi.
Tüm bu olumlu gelişmelere karşın, sendikal bürokrasi göçmen işçilere tam güvenmiyor ve göçmenlerin sendikalar içinde yönetici pozisyona gelmelerini teşvik etmeleri bir yana birçok yerde engelliyordu. Özellikle 1969-1973 yılları arasında Almanya genelinde yaşanan kendiliğinden grevlerde göçmenlerin Alman kardeşleriyle birlikte en ön saflarda yer almaları, Ford grevinde olduğu gibi bazı yerlerde sınıfın en dinamik gücü olarak öne çıkmaları, sendika bürokrasisinin göçmen emekçilere temkinli ve mesafeli yaklaşmalarına neden oluyordu. 1973 sonunda, dönemin DGB Başkanı Heinz Oskar Vetter, Spiegel ile yaptığı bir söyleşide sendikaların yıllardır yabancı işçilerin sorunlarına gerektiği gibi eğilmediğini ve ilişkinin genelde üyelik-aidat ödeme ilişkisinden ibaret olduğunu kabul ediyordu.
SINIFIN PARÇASIYIZ!
1970’lerin ikinci yarısından 1990’a kadar geçen süreçte sendikalarda göçmen emekçiler daha sık gündeme geldiler ve bu kesimin hakları için bir dizi talep belirlendi ve ülkedeki gerici eğilimlere karşı değişik kampanyalar (yerel seçim hakkı, vizeye karşıtı kampanya, ‘arkadaşıma dokunma’-‘Mach meinen Kumpel nicht an!’ gibi) örgütlendi, talepler ileri sürüldü.
İki Almanya’nın birleşmesiyle birlikteyse, sendikaların göçmen emekçilere yönelik çalışmaları ve ayırdıkları kaynaklarda gözle görülür gerileme yaşandı. Bazı sendikalarda kadın, gençlik gibi oluşturulan özel göçmen dairelerinin (kolları) gereksizliği tartışmaya açıldı. Sendika yönetimleri göçmen işçilerin ikinci ve üçüncü kuşakla birlikte, başta dil sorunu olmak üzere birçok sorunlarının önemli ölçüde çözüldüğünü ileri sürerek anadilde yayınların durdurulmasını, o güne kadar yapılan ve karar yetkisi olan göçmen işçiler konferansları yerine tartışma forumları (IG Metall) yapılmasını karar altına almaya çalıştılar.
2000’li yıllarda, göç ve uyum konularının devlet tarafından daha fazla gündeme getirilmesi, Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunun kabul edilmesi vb., sendikalarda göçmenlere yönelik çalışmaların, sendikalarda aktif olan göçmen emekçilerin de çabasıyla yeniden canlanmasına vesile oldu denebilir.
Bu canlanmanın kalıcı bir tutuma dönüşmesi, göçmen emekçilerin sınıf mücadelesine daha ileri düzeyden, sendikaların bütün yönetim kademeleri üzerinden katılımlarının gerçekleşmesi için yapılması gereken daha çok iş var. Bunun bir yanı göçmen emekçilerin özgül sorunlarının daha fazla gündeme getirilmesi, bu yönde alınan kararlar için mücadele edilmesi; diğer yanı ise ileri çıkan göçmen sendikacıların kendilerini “göçmenlik sorunuyla” sınırlamamaları, aksine sınıf mücadelesinin bütün alanlarında daha aktif rol oynamaya soyunmalarıyla gerçekleşecektir.