SİRKECİ-MÜNİH


Adnan Özyalçıner

1972’nin güzünde 500.000’inci işçi Almanya’ya törenle gönderildi. O günlerde Türkiye tam bir kaos içindeydi. 1971 Askerî Muhtırası dolayısıyla sıkıyönetim altındaydı. Yazarlar, gazeteciler hapse atılıyor, işkence ediliyor, insan hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınıyordu.

O sırada güle oynaya Almanya’ya gönderdiğimiz 500.000’inci şanslı (!) işçi Necati Güven, Giresun’un Sarıyarlı köyünde bakkal dükkânı işletip günlük kazancı 25 lira olan biriydi. Geçim sıkıntısı belini bükünce herkes gibi o da uzak gurbete, ta Almanya’ya gitmeye karar vermiş, 1964’te kuruma vasıfsız işçi olarak başvurmuştu. Aradan yıllar geçmiş, Necati Güven unutup gitmiş bunu. Evlenmiş, üç ay önce de bir kızı dünyaya gelmiş. Tam bahçedeki mısırların yeşerip boy attığı, koçanların diş diş tanelenmeye durup sütlendiği mevsimde gelmiş sırası.

‘Karadeniz kadını, erkeğini gurbetçi etmeye alışıktır’ diyerek birkaç parça malını satıp üç aylık kızıyla karısını, daha toplanmamış mısırların başında bırakarak işlemlerini yaptırmak üzere İstanbul’a yollanmış.

Necati Güven, 500.000’inci işçi olmanın şaşkınlığını, gazetelerde boy boy yayınlanan fotoğraflarında üstünden atamamıştı.

“Niyeydi bu tören?” diye düşünüyordu. “Anadolu’da bir dizi fabrika açılıp Türkiye bozkırları mı şenelmişti, yoksa yabancı ülkelerdeki son işçi, son bilim adamı yurduna mı dönüyor, kendi insanlarının yardımına mı koşuyordu? Neyin bayramı, kimin töreniydi bu?”

Oysaki O, kendi insanlarından uzakta, görmediği, tanımadığı bir ülkede hiç karşılaşmadığı bir makinenin, bilmediği bir işin kölesi olacağı bir sürgünlüğe gönderiliyordu.

Almanya’ya işçi göçünün gerçeği, tam buradadır işte. Necati Güven’den önce de vardı göç, sonra da sürdü. Milyonları buldu. İşsizlik, parasızlık, toprak ağalarının baskısı, siyasal baskılar, dinsel, geleneksel baskılarla ayrımcılıklardı nedeni.

Bekir Yıldız, Güneydoğu insanının acı yazgısıyla Almanya’da çalışmak zorunda kalan aynı yöredeki Kürtlerin, Türklerin ezilişini sömürülüşünü kendi gözlemlerine dayanarak anlattı.

Dursun Akçam, Doğu Anadolu’daki Terekeme, Türk, Kürt insanının çektikleriyle aynı insanların Almanya’da yaşadıklarını öyküledi.

Yusuf Ziya Bahadınlı, İç Anadolu insanının Almanya yaşamındaki yansımalarını, Fakir Baykurt, Batı Anadolu’daki toplumun en ağır hizmetlerini gören ve üretimini yapan insanların isteklerini, tepkilerini, belli başlı çelişkileriyle birlikte Almanya’daki serüvenlerini anlattı.

Bir duvarcı ustası olan Fethi Savaçı, Ege yöresi insanının Almanya’da yaşadıklarına değinirken Yüksel Pazarkaya, öğrenci olarak gittiği Almanya’da kalarak Türk göçmenlerinin bu ülkede yaşadığı her türlü uyuşmazlığı dile getirdi.

Almanya göçü, bütün bir Anadolu’nun göçüdür bu yüzden. Gelenek, görenek ve kültürüyle Almanya’da yaşadıkları, başka bir gelenek ve kültürle, başka bir yaşam biçimiyle uyuşmaları ya da uyuşmazlıklarıdır. Çalışma koşulları, yabancılıkları, dil bilmezliklerinin yarattığı, yaratacağı ne çok öykü vardır.

Göç olgusuna yalnızca işçi göçü açısından bakmak bir eksikliktir elbet. Buna 1971 Muhtırası sonrasıyla, 1980 darbesi sonrasında siyasal, politik göçleri, göçmenleri, sığınmacıları da eklemek gerekir. Onların hem ülkelerinde, hem de göçtükleri yerde yaşadıkları bin bir öykü düşünülmelidir.

Kaçak işçilerse ayrı bir konu. Onların Almanya’ya girişlerinin, Almanya’da kaçak olarak yaşadıklarının öyküsü ilginç olduğu gibi, gelişlerinin ya da getirilişlerindeki yolculuk serüvenlerinin öyküsü anlatılacakların başında gelir. Vaktiyle ne dil, ne de yol bilen trenle Roma’ya gidip oradan da İtalyan sınırından Almanya’ya geçecek olan –elbette birileri geçirecekti- bir kaçak işçiyle karşılaşmıştım. Memleketteki malını, mülkünü satarak edindiği marklara güveniyordu yalnızca. Sonunun ne olacağı belli değildi. Birçok göçmen ya da kaçak işçi gibi umuda yolculuktu onunki de.

Sirkeci-Münih hattının yerini zamanla  Atatürk Havalimanı-Almanya Havalimanları hattı aldı. Ama Sirkeci-Münih hattı 500.000’inci işçiye kadar aralıksız çalıştı. İşçiler o zamanlar Sirkeci garına bütün Anadolu çocukları gibi yatağını sırtlar, plastik testisini kavrar, tahta bavulunu alır gelirdi.  Gar, her akşam onlarla dolup taşardı. Bu dönemi yaşayanlar bilir, bu serüvenli yolculuğun yazılmış, yazılmamış pek çok öyküsü vardır.

Bugün Almanya’ya trenle pek giden yok. Almanya’da artık iki dilli, iki kültürlü olan ikinci kuşak etkin. İster Türkiye’de, ister Almanya’da doğmuş olsunlar, bütün çocukluk ve gençlik günleriyle süren yaşamları iki kültür arasında geçiyor. Göç, göçmenlik olgusunu hem ailelerinin anlattıklarından, hem de kendi yaşadıklarıyla gözlemlerinden biliyorlar. Bütün uyuşmalarla uyuşmazlıkların farkındalar. İki kültür arasında, iki yaşam biçimi arasında gidip gelmelerin kimbilir ne çok öyküsü vardır. Çalışma koşullarıyla sorunlarının, siyasal, toplumsal, ekonomik çelişkilerin ortaya çıkardığı bir yığın öykü bir kenarda bekliyordur.

Biliyorum sözünü ettiğim, edemediğim birçok yazarın bu konular üstüne yazdığı kitaplar dolusu öykü var. Türkçe ve Almanca olarak Türklerin Almanya serüvenlerini anlatan bir kitaplık şimdiden oluşmuş durumda. Ama göç yollarından başlayarak, göçün göçmenliğin anlatılacağı el değmemiş bir sürü öykü var daha. Unutulmuş, gözden kaçmış yığınla ayrıntı. Yığınla tanıklık. Yığınla yaşam. Yığınla serüven.

Ne kadar yaşam varsa, o kadar da öykü vardır derler.

Yaşadıklarınızdaki, gördüklerinizdeki, anılarınızdaki, dinlediklerinizdeki öyküler, yazılmayı bekliyor şimdi.