50 Yıllık Göç Hikayesi

Songül Karadağ
„Rüzgarın Savurduğu‘ pembe kaplı bir kitap. Kitabın kapağında göze ilk çarpan iki genç insan portresi. Bunlardan ön planda duran gülümsüyor. Arkadaki biraz kaygılı hatta somurtkan bile denebilir. Kapak resmini biraz daha incelediğinizde sol tarafta kiliseler, batılı tarzda yükselen yapılar, sağ taraftaysa cami, minare ve doğu tarzında biraz da köy evlerini anımsatan binalar göze çarpıyor. Kapaktaki renk seçiminin pembe olması umudu hem de gerçekçi olmayan bir umudu temsil ediyor belki de. Romanın adıysa biraz eksik kalmış gibi „Rüzgarın Savurduğu“… Bu bir isim tamlayanı. Yanına bir isim koymak gerekiyor. Kitabı okuyunca, içeriğe bağlı olarak tekrar soruyorsunuz kendinize; Rüzgarın Savurduğu ne? Rüzgarın savurduğu köylüler mi? Yoksa Rüzgarın savurduğu işçiler mi?
Turan Özküçük´ün Önel Yayınevi tarafından yayınlanan romanı, 1960´lı yıllarda Türkiye´den Almanya´ya akan ilk işçi göçünü anlatıyor. Bu işçi göçünde yola çıkanların çoğu işçi değil ama, köylü kökenli gençler. Bunlar Almanya´da işçi olabilmek için birtakım ekonomik risklere atılıyorlar. Ellerindeki tüm birikimlerini Almanya sınavına girebilmek ve arkalarında bıraktıkları ailelerinin geçimlerini -bir süreliğine de olsa- güvenceye alabilmek için kullanıyorlar. Onları Almanya´da çalışmak için motive eden en büyük şeyse, Türkiye´de yaşam şartlarını düzeltebilme ve geleceği güvenceye alabilme kaygısıdır.
50. Yılına giren işçi göçünün ilk yılları, romanda sade ve gerçekçi bir dille, ele alınmış. Yaşananlara Mahmut Yadigar´ın bakış açısıyla yorumlarda bulunan anlatıcının yaklaşımı ise yorumsuz. Neredeyse yaklaşık 50 yıl önceki süreci değişik yönleriyle fotoğraflamış diyebiliriz.
GURBETÇİLİKTEN KAYNAKLI SORUNLAR
Romanda ana kahraman Mahmut Yadigar´ın hikayesi alışıldık gurbetçi hikayelerinden biridir. Onu özel, sıradışı kılan aslında tümüyle sıradan olmasıdır. Çünkü onun hikayesi neredeyse bütün gurbetçilerin hikayesini temsil edecek kadar sade ve düzdür.
Tam tarihi verilmemiş olsa da Mahmut Yadigar´ın ilk göçmen grubuyla birlikte Almanya´ya gelenlerden olduğu analşılmaktadır. Almanya´yı çekici kılan, parasının çok değerli olması ve oradaki birkaç senelik çalışmayla ekonomik durumunun düzeleceği umududur. Bu umut bir süre sonra neredeyse ekonomik tüm sorunlar için tek çare halini alır. En azından Mahmut Yadigar kendini buna inandırır, annesini de ikna eder. Kendisi gibi genç bir karısı ve üç çocuğu vardır. Onları ve annesini köyde bırakıp gitmek istemesinden dolayı sık sık vicdan azabı da çeker.
Almanya´ya gidebilmek için geçmek zorunda kaldığı sağlık kontrolleri sırasında kendisi gibi gurbete çıkmak isteyen başka köylü gençlerle de karşılaşır. Bunların hemen hepsi gurbete giderken aynı kaygıları taşır, aynı zorluklar karşısında aynı tepkileri verirler. Öyle ki; Istanbul´da kalabilecekleri bir otel ararken, sağlık kontrollerinde ve diğer kayıt işlemlerinde rüşvet vermek zorunda kalırken bu gençlerin yapısal ve bürokratik bazı engeller karşısındaki acemiliği gözler önüne serilmektedir.
GRUP PSİKOLOJİSİ
Aynı acemilik günlerce süren tren yolculuğundan sonra Almanya´ya gelindiğinde, yurtlara yerleşildiğinde ve işbaşı yapıldığında da devam eder. Yabancısı oldukları koşullarla başedebilmek için gittikçe birbirlerine daha çok kenetlenirler, gruplaşırlar. Tek başına hareket edebilenlerin sayısı azdır. Örneğin kaldıkları yurtlarda birlikte yemek yapıp yerler, birlikte alışverişe giderler, nerede nasıl davranacaklarını birbirlerinden öğrenirler, görüştükleri, ilişki kurdukları insanlar hakkındaki düşünceleri bile ortaktır. Birini ya severler ya da hiç sevmezler. Bazıları zararlıdır, rahatsız edicidir. Onlardan hep birlikte uzak dururlar. Bazıları hele Almanya´da uzun zamandır çalışmaktaysa, tecrübelidir, yararlıdır. Biraz Almanca bilenler ve arabası olanlar ya da böyle kişileri tanıyanlar çok değerlidir. Onlardan yardım alabilmek için ilişkide olmak iyidir.
Hatta bu insanların hayalleri bile aynıdır. Oturup hepbirlikte yemek yerken ya da çay içerken Türkiye´ye gitme hayali kurarlar. Ehliyet sınavına aynı gün girmek isterler. Birinin aldığı arabaya hep birlikte sevinirler.
Roman Mahmut Yadigar´ın bakışaçısından yazılmıştır. Egemen anlatıcı her ne kadar başka kahramanları da yakından tanıtsa da sadece Mahmut Yadigar´ın içdünyası hakkında bilgi verir. Anlatıcı kullandığı dili de Mahmut Yadigar´ın yöresel diline o kadar yaklaştırmıştır ki zaman zaman ikisini birbirinden ayırmak güçleşir.
ALMANYA’NIN ALGILANIŞI
Almanya gurbettir, yabancıdır. Kendilerine gösterilen herhangi bir işte kendilerine gösterilen işi eksiksiz yapmaya çalışılar. Neredeyse herşeyi kabule hazır bir ürkeklik hakimdir. Almanca öğrenme isteği -bu büyük bir ihtiyaç olduğu- halde çok fazla yoktur. Ama ehliyet almak, yakınlarının yanına arabayla gitmek, onlara türlü hediyeler götürebilmek için özel bir çaba gösterirler. Gelirken kendilerini motive eden bazı semboller vardır. Örneğin Mahmut Yadigar ses kaydı da yapabilen bir kaset çalarla dönmek ister. Eğer söz verdiği bu aleti götüremezse kendini kötü hissedecektir. Sözünde durmamış, amacına ulaşamamış gibi olacaktır.
Zaman zaman gerek anlatıcının gerek kahramanların dilinden Almanya´nın iş koşulları, kültürü, tarihsel süreci hakkında da bilgi verilir. Karnaval şenlikleri, otoyollar, nazi döneminde yaşananlar, sendikalaşma gibi bazı konular Türkiye´deki köylerinden kalkıp Almanya´ya gelen gençlerin yabancı oldukları konulardır. Bu yanıyla da roman toplumsal-gerçekçi anlatımını güçlendirmektedir.
GİDİŞLER-GELİŞLER
Almanya´da işbaşı yaptıktan yaklaşık bir sene sonra Mahmut Yadigar ehliyetini ve arabasını alır. Birlikte hayal kurdukları üç arkadaşıyla birlikte Tükiye´ye gitmeye karar verirler. „Izine Çıkmak“ olarak yaygınlaşan bu tatil süreci sanki daha o dönemde kesin kurallarını belirlemiş gibidir. Günlerce süren araba yolculuğu, o uzun yolculukta yapılan hazırlıklar, yaşanan zorluklar….vs. on yıllarca süren bir geleneğin ilk adımı gibidir. Birlikte gidişler ve gelişler oraganize edilir. Bellirli ülkelerin gümrüğünde belirli sıkıntılar yaşanır, Almanya´dan gittikleri için Türkiye´deki belirli kurumlara rüşvet vermek, işlerini halledebilmek için bazı ilişkiler kurmak zorunda kalırlar.  Tüm ayrıntılarıyla anlatılan bu sorunlar, Mahmut Yadigar´ın başına gelenler üzerinden abartısız verilmiştir. Yine aile ilişkilerinin nasıl yıprandığına, çocukların ve eşlerin birbirine yabancılaşmasına tanık olmak da mümkün.
Bir-iki aylık izinden sonra, aynı fabrikada çalışan gurbetçi arkadaşlar dönüş yolunda tekrar buluşurlar. Herbiri Türkiye´deki akraba ve yakınlarına değerli hediyeler götürmüş, onların yaşamlarını kolaylaştıracak maddi desteği sağlamışlardır. Sabahın erken saatlerinde buluştukları otobüs terminalinde çantalarını Mahmut Yadigar´ın arabasına yüklerler. Yükleri ağırdır. Çünkü onlar da götürdükleri hediyelere karşılık Almanya´da bulamayacakları köy ürünlerini valizlerine doldurmuşlardır. Böylece bir yandan köyü Almanya´ya, bir yandan da Almanya´yı köye taşımaya başlarlar.   Bu resim bir duvar saatinin sarkacı gibi gidip gelen göç sürecinin  ilk sahnesi gibidir. Bu sahne her sene farklı aileler tarafından yüzlerce kez tekrarlanır.