Göç farklı biçimlere bürünecek ama bitmeyecek

Türkiye’den Almanya’ya göçü bilimsel açıdan ilk olarak 1963 yılında araştıran Prof. Nermin Abadan Unat, göçün nasıl ve hangi nedenlerle başladığını anlatıyor.

EBRU MAÇOŞ

Türkiye- Almanya arasındaki işgücü göçü devletler arasında imzalanan anlaşma ile oluyor. Almanya’nın işçiye ihtiyacı vardı. Türkiye’nin fazla işgücü mü vardı? Almanya’yı işgücü almaya, Türkiye’yi işgücü göndermeye götüren dönemsel sosyo-ekonomik, politik özellikler nelerdi?
Göç, anlaşma imzalandıktan sonra iki devlet arasında ayrıntılı müzakere konusu oldu. Fakat göçün kendisi 50’li yılların sonunda başlamıştı. Akut bir işgücü eksikliği var, çünkü İkinci Dünya Savaşı özellikle Almanya ve Rusya’da muazzam insan kaybına yol açtı. Bütün bir kuşak erkeği biçti bu savaş. Fizik gücü isteyen işler için işgücü bulunamaz oldu. Almanya’daki ekonomi Marshall yardımı ile biraz ayağa kalkmaya başladıktan sonra önce tershaneler çalışmaya başladı. Tershanelerde kaynakçı vb. işlerle uğraşacak işçiye ihtiyaç oldu ve o zaman bunlar Akdeniz’in diğer ülkelerinden sağlandı ama yine yeterli olmadı, iş Türkiye’ye kadar uzandı. Burada da ilginç bir şey oldu, o kısım daha araştırılmadı ama araştırılması gerekiyor, mesela Kemal Derviş’in babası o dönemde bütün Alman ilaçlarını Türkiye’ye ithal eden bir işadamı idi. Kemal Derviş’in annesi de Alman. Onların Büyükada’da görkemli bir villaları var. Birçok misafirleri oluyor. Bu misafirler geldikçe Almanya’daki iş gücü eksikliğinden sözediliyor ve bu tür biçimlerden başlayarak mesela aşçının erkek kardeşi, şoförün kuzeni gibi bir takım insanları bularak isime yazılı davetler yapıldı. Zaten öyle olmasaydı onlar çıkamazdı. Şunu unutmamak lazım 1961 Anayasası Türk yurttaşına memleketten çıkma ve girme hakkını verdi, böyle bir hak yoktu daha önce. Tabii o zaman da insanlar seyahat ediyordu ama her şey İçişleri Bakanlığı’nın takdirine kalmıştı. Fakat 1961’den önce böyle damla damla gidiş vardı. Sonra bütün masrafları karşılanacak, döviz istemeyecek, bileti dışarıdan gönderilecek; bu şekilde bir gidiş başladı. Bu durumun hızlanması Alman sendika çevrelerini çok rahatsız etti.  Her zaman sendikal örgütler eşitsiz rekabete karşı işçinin hakkını korumak için direnirler tabii. Almanya’da bir takım aracı kurumlar çıktı ortaya. Türkiye’de bir takım tercüme büroları açıldı, o dönemin 1956, 1957’in gazetelerini açarsanız bir takım tercüme bürolarının ilanlarını görürsünüz. Almanya’da da bazı Türk öğrenciler, mesela orada tahsilini bitirip kalmış öğrenciler, bürolar kurup aracılık yapmaya başladı. Bu gayri resmi karşılıklı alış-veriş, insan ticareti tabii bu, fevkalade rahatsızlık uyandırdı. Bu arada bir de şunu unutmamak lazım. Almanlar için kendi endüstrilerini güçlendirmek bir numaralı hedefti. Türkiye için ise döviz çok önemliydi. Çok kısa bir zaman içinde duyuldu ki dışarıdaki işçiler tasarruf yapıyor ve paralarını karaborsada bozuyorlar. Tabii hükümet bunun önüne geçmek istedi. Bu faktörlerin etkisi ile devletler bir araya geldi. Mesele bireysel karar olmaktan çıkmış, kamusal bir politikanın bir sonucu olmuş. Bu kamusal politikanın oluşumu da çok asimetrik oldu. Biz vermek istedik ve onlar tüm şartlarını empoze ettiler.
Bu durumda tabii Türkiye’nin mevcut işgücünün istihdam edebilmenin olanaklarını yaratamamış olması da etkili sanırım…
Evet, diğer Akdeniz ülkelerinde olmayan bir biçimi vardı Türkiye’de ortaya çıkan göçün. 1961 Anayasası ile birlikte beş yıllık bir kalkınma planı hedeflendi anayasa hükmü olarak. Bu plan yönlendirici bir plandı. Fakat o planın hedefleri arasında artan işgücü ihracı diye bir madde var. Bu kavramın kelimeleri bir kere çok rahatsız edici, çünkü sanki insandan bahsedilmiyor da bir mal ihraç ediliyormuş gibi bir intiba veriyor. Bu çerçeve içinde bir anlaşma yapıldı. Almanya önce Türkiye ile yaptı. Sonra sırayla diğer ülkelerle yaptı. Türkiye de ilk defa Almanya ile yaptı sonra Fransa, Belçika, Avusturya ile yaptı. Türkiye’nin artan işgücü ihracını istemesinin sebebi çok yoğun bir işsizlik ve bu işsizlere istihdam sağlayamamaktı. Dışarıda sağlamak suretiyle bu gedik kapanacaktı. Almanlar başta rotasyon istediler; yani işçi bir yıl kalacak sonra dönecek. O bir hayaldi, hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ne Almanlar istedi bunu ne bizimkiler istedi. Fakat plancılar sadece gerçekçi olmamakla kalmadılar bir de bunlar gidecek, bir şeyler öğrenecek, dönecek ve biz onlardan faydalanacaz diye düşündüler. Tabii bu da ham hayal. Benim ilk yaptığım araştırma da, zaten bu devlet tarafından istenen bir araştırmaydı, 1964 araştırması, ortaya çıktı ki işçilerin yüzde 50’si kol gücüyle çalışıyor. Öğrenmek diye birşey yok. ‚Ne kadar zamanda öğrendiniz işinizi‘ diye sorduğumuzda, ezici çoğunluk üç saat dedi.
Hükümetin işyeri temin etmekten başka iki hedefi daha vardı. Bir tanesi tasarrufları sağlamak. Bizim araştırmayla işçilerin çok büyük kısmının çok az bir para ile yaşadığı, paralarının büyük kısmını tasarruf ettiği ortaya çıktıktan sonra devlet özel kur kararı aldı. Özel kur sayesinde paraları Türkiye’ye çekmeyi başardılar. Türkiye böyle faydalandı bu göçten. Ama Almanya bundan on kat, elli kat daha fazla yararlandı. O da şöyle oldu. Büyük göç, yani devlet eliyle yapılan göç 1960 ile 1974 arasındaki dönemdeydi. 1974’ten sonra her türlü işçi davetine son verildi. Bu 15 yıl içinde olup bitten mesele şu: Almanya’nın modası geçmiş, eski endüstri tesislerinin yerine yenileri imal edildi ondan sonra da o miktarda işçiye ihtiyaç kalmadı. Çok daha iyi eğitilmiş elemanlara ihtiyaç oldu ve göç hareketi değişti.
Bu arada bir de önemli bir mesele var o da kadın göçü. Normal olarak Anadolu’da karısını, kızını bir yere göndermeyen erkekler ‚dışarıda çalışan bir kişi iki sene orada çalıştıktan sonra aile birleşimi adı altında geri kalan ailesini oraya götürebiliyor’u öğrendi. 1960’lı yılların sonunda erkek işçi istemedi Almanya, kadın işçi istedi. Çünkü farmasötik endüstri, gıda endütrisi ve bilhassa elektronik endüstrisinde ince parmaklı işçi ihtiyacı vardı. Ve bunları artık Akdeniz havzasından sağlayamadı. Akdeniz havzasından sağlayabileceği kadınlar kırsal kesimden gelen kadınlardı. Ve o kırsal kesimden gelen kadınların elleri çok daha kaba idi ve Almanların istediği standarda uymuyordu. Türkiye’den giden kadınların standartları daha çok uydu. Bu sefer kadınlar önden gitti ve kocalarını aile birleşimi yolu ile arkalarından götürdüler. Erkekler alet kullanmazken kadınlara elli tane mini mini alet veriliyor, o aletlerle radyo, televizyon yapıyorlardı. Bu kadın işçi sayısı çok yükseldi. Yani dışarıya davet etme furyası bittiği zaman bizim dışarıda 350 bine yakın işçi kadınımız vardı. Bu rakam Türkiye’de endüstride çalışan kadından daha fazlaydı. O dönemlerde kimse demedi ki Ayşe, Fatma tek başına nasıl gider. Gitsin çalışsın da sonra beni götürsün arkasından dedi.
Şimdi artık Almanya, genel olarak Avrupa ülkeleri işgücü göçü almıyor, istemiyor da. Ama bu vasıfsız işgücü için böyle sanırım. Yani vasıflı, eğitimli, kalifiye emek gücü istiyorlar gibi gözüküyor?
Onu istiyor ama başarılı da olamıyor o konuda. Almanya Amerika’yı taklit etmeye çalıştı. Öyle bir yasa çıkarttı fakat pek istekli çıkmadı hatta daha çok Asya’dan gelmek isteyen oldu. Onun üzerine bir tekerleme uydurdular. „Bizim Hintliye ihtiyacımız yok, bizim ihtiyacımız çocuk.“ Ona göre de yeni bir çocuk politikası yaptılar. İki seneye kadar anne baba izni verdiler, parasal destekler verdiler. Ama yine de Alman kadınları buna kanmıyor ve çocuk yapmıyor. Almanya’da ve Avrupa’da tek başına yaşayan insanların sayısı çok yüksek. Diğer taraftan komünal biçimde bir arada yaşamak artmış. Evlenme çok azaldı. Çocuk sahibi Almanlar’ın küçümsenmeyen oranı evli olmaksızın beraber yaşıyor. Tüm bunlar yepyeni bir toplum biçimi oluştuğunu gösteriyor. Almanya Schröder iktidara gelene kadar ‚biz göçmen istemiyoruz‘ diyordu. Ama sonra baktılar ki çalışan nüfus yani aktif nüfus, emeklilerin, pasif nüfusun emeklilik maaşlarını karşılayamayacak duruma geliyor, farklı fikirler ortaya çıkartıyor bu durum. Hâlâ göç olsun mu olmasın mı, olursa nereden olsun gibi tartışmalar oluyor.
Göç meselesi hep bir sorun olarak gündeme getiriliyor. Gelişmiş ülkeler göç almayı istemiyor. Ama göç de devam ediyor…
İstemeyenler var tabii. İslam düşmanlığı da dostluğu da politikacılar tarafından kullanılan malzemeler. Ama realite şunu gösteriyor ki ileri derecede gelişmiş teknolojik ülkelerde akut bir nüfus azalması var. Yeteri derecede işgücünü bir yerden sağlamak durumundalar. Bizdeki politikacılar da, ‚bize gelecekler, bizden işgücü almak isteyecekler‘ diye düşünüyor. Bizden almak istemeyebilir ama başka yerden alacak. Hindistan’dan alır mesela. Orada bilgisayar, matematik alanında gelişmiş insanlar yetişiyor. Bakarsınız Avrupa’da en çok Hintliler istihdam edilir önümüzdeki yıllarda. Teknoloji gelişse de insana ihtiyaç var yine de.  Göç bitmeyecek; farklı biçimlere bürünüyor, bürünecek ama bitmeyecek.
Bugün, işgücü göçünün, mültecilere, kaçak göçmenlere kadar pek çok biçiminden bahsetmek mümkün. Peki bugünkü göçe baktığımızda ağırlıklı olarak göç nedenlerini nasıl  sıralayabiliriz?
Sayısal olarak baktığınız zaman ekonomik nedenler ağır basar. Ama genelleme yapmak yine de zor. Öyle ülkeler var ki, insanlar oradan hayatta kalabilmek için kaçıyor. Şimdi bizim önümüze iklimin yol açtığı zorunlu göç konusu çıkacak, hatta çıktı bile. Suyu olmayan insan ne yapacak, yollara düşecek. Tabii tüm bunlar yanlış politik kararların sonucu olarak ortaya çıkıyor ama ‚insan niye göç ediyor‘ diye sorarsanız o da gıda peşinde gidiyor.
Ben bir de ulusötesi yurttaşlık meselesi üzerinde durmak istiyorum. Bu ayrıntılı bir konu ve bugün göç üzerinde çalışan araştırmacılar bunun üzerinde duruyorlar. Eğer hakikaten yarınki insanlar ulusötesi yurttaşlık gibi bir statüyü benimsiyorlarsa bizim milliyetçilik, tek kimlik gibi kavramları bir kere daha gözden geçirmemiz gerekecek. Bu demek değil ki herkes böyle olacak. Tabii büyük çoğunluk klasik yurttaş olarak kalacak ama göçmenler giderek bu hüviyete bürünecek. İnsanlar hem Türk hem Alman olacak. Bu önemli bir gelişme olacak. Keskin bir aidiyet duygusu yok, ikisi de mümkün ve o insanlarda daha çok hoşgörü var. Ve yarının insanlarının bir kısmı böyle olacak. Tabii o beraberinde ne getirecek onu bilmiyoruz. Bu söylediğim ulusötesi vatandaşlığın iyi bir şey ya da kötü bir şey olması ile ilgili değil. Ama bu oluyor.