Hayat göçmenlerle renklendi

Dortmund Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Toprak, Türkiye’den Almanya’ya göçün 50. yılını hakkında Yeni Hayat’ın sorularını yanıtladı.

YÜCEL ÖZDEMİR
Yıllardır Almanya’da göç üzerine araştırmalar yapıyorsunuz. Türkiye’den Almanya’ya göçün 50. yılını konuştuğumuz bu yıl içinde, siz gelinen aşamayı nasıl özetliyorsunuz?
Süreci karmaşık olarak görüyorum. Bu 50 yıl bir taraftan çok uzun, göç tarihi açısından ise kısa bir zaman dilimi. Özellikle Almanya açısından bakıldığında bu önemli. Örneğin, Hollanda, Fransa gibi başka ülkelerin göçle ilişkisi çok daha uzun yıllara dayalı.
50 yıl içinde bana kalırsa, genel olarak olumlu bir tablodan söz konusu. Başarıya doğru atılmış adımlar var. Bunlar olmasaydı, Fransa ve Hollanda yaşanan sorunların, çatışmaların bir benzeri de Almanya’da olurdu. Bu, olmayacak anlamına gelmiyor. Çünkü yaşanan sorunlar Almanya’daki genç göçmenler arasında tepkiye yol açıyor. Burada doğan, büyüyen genç nesiller, birinci nesilden çok daha hassas, haksızlıkları sineye çekmiyor, kendilerini buralı hissettikleri için özellikle yabancı düşmanlığı konusunda çok duyarlılar.
50 yıl içinde yaşananlar, Türkiye kökenli göçmenlere özellikle neleri kazandırdı ya da kaybettirdi?
Öncelikle Alman ekonomisine katkılarını konuşmak gerekiyor. Özellikle, zayıf ekonomi dalları gelen göçmen işçilerin sırtından büyüdü. Ruhr Bölgesi’ndeki kömür işletmeleri bunların başında geliyor.
Keza; birinci kuşağın çocukları, yani ikinci kuşak da Almanya’da epey başarılara imza attı. Birinci kuşak işçiler aynı zamanda Türkiye ekonomisine de önemli katkılarda bulundular. Almanya’da kazandıklarını Türkiye’ye aktardılar. Bu genelde hiç konuşulmuyor. Ama Alman ekonomisine katkıdan söz ettiğimizde aynı şekilde buna Türkiye ekonomisini de eklememiz gerekiyor.
Bunların yanı sıra Türkiye’den Almanya’ya yapılan göç, bu ülkedeki yaşamı da, hem olumsuz hem de olumlu olarak renklendirdi.
Bu süre içinde göçmenlerin kendisi de bir değişime uğradı…

Elbette. 50 yıl içinde göçmenler de önemli bir değişime uğradılar. Şu anda gelinen noktada ne Türkiyeliler ne de Almanyalılar. Tam bir ‚kozmos‘ sözkonusu. Türkiye’ye göre değer yargıları hem optik olarak hem de yapı olarak değişti. Buradaki kültüre de tam olarak ayak uyduramadılar. Bence kendilerine göre özgün bir kültür oluşturdular ve bu bana göre çok da olumsuz bir şey değil. İçinde yaşadıkları toplumla anlaşıyorlar. Her iki ülke arasında mekik dokuyup, karşılaştırmalar yayıp, hangisinin iyi ve doğru olduğuna karar verebiliyorlar. Üçüncü kuşak için ise durum biraz daha farklı.
Sizin çizdiğiniz olumlu tablo, Alman bilim çevreleri tarafından nasıl değerlendiriliyor, onlar da bu 50 yıllık sürecin daha çok içinde olumluluklar barındığını mı düşünüyor?
Tanıdığım bir çok akademisyen de genellikle olumlu bir tablo ortaya koyuyor. Burada elbette önemli olan konuya bilimsel olarak nereden yaklaşıldığıyla ilgili.
Ciddi olarak konuya yaklaşan bilim insanların çoğu benim ifade ettiklerimi dile getiriyor. Yani, göçmenlerle Almanya’daki hayatın renklendiği ve Alman ekonomisine önemli katkılarda bulundukları genel bir görüş.
Bu 50 yıllık süre içinde hem Türkiye’nin hem de Almanya’nın gelen işçilere yönelik izlediği politikalar pek çok kesim tarafından eleştiriliyor, yanlışlıkların yapıldığı dile getiriliyor. Sizce öne çıkan yanlışlar neydi ve önümüzdeki süreçte neler yapılması gerekiyor sizce?
Almanya açısından değerlendirecek olursak, sistematik bir göçmenlik politikası sözkonusu değil. Avustralya’daki, Amerika’daki ya da Yeni Zelanda’daki gibi bir politika yok. Almanya’da göçmenlik politikası, „Göçü nasıl durdurabiliriz“den başka bir şey değil. 1960-70’li yıllarda işçilerin Almanya’ya getirilmesini bir yana bırakırsak, genel olarak  Almanya’nın göçmenlik politikasının olmadığını söylememiz gerekiyor.
Ama buna rağmen Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu gerçeği geç de olsa kabul edildi, zirveler düzenlendi…
1999″da ilk kez Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu hükümet tarafından kabul edilince, biz de derin bir nefes aldık. Yıllarca bilim insanları tarafından söylenenler nihayet hükümet tarafından da kabul edilmişti. Bunun CDU tarafından kabul edilmesi de önemli. Ama, geçtiğimiz sene tüm partiler, bu kez arka arkaya „göç ülkesi değiliz“ tarzında açıklamalar yapmaya başladılar. Politika dışından bakıldığında Almanya’nın klasik bir göçmen ülkesi olduğu artık açıkça ortada, ama klasik bir göçmen politikası yok. Bu, realiteyi dikkate alan bir politikanın izlenmediği anlamına geliyor.Şimdi de adeta göçmenlerin nasıl engelleneceği konusunda adeta partiler birbiriyle yarışıyor. Şu anki sistem bundan ibaret.
Türkiye cephesine baktığında nasıl bir durum sözkonusu?
İzleyebildiğim kadarıyla, Türkiye Almanya’da yaşayan insanlara cahil, benimle ilgisi olmayanlar gözüyle bakıyor. Bu elbette gerçekleri içermiyor. Çünkü buradaki insanlar, geldikleri konuma kıyasla önemli başarılar, ilerlemeler sağlamış durumda. Okuma yazma bilmeden, taşradan kalkıp Almanya’ya gelen insanlar bence yine de iyi uyum sağladılar. Bu öyle kolay değil.
Uyum konusunda genellikle elma ile armut karıştırılıyor. Yapılan kıyaslamalar gerçeklikten uzak. Örneğin İran’dan gelen insanlar elit, okumuş bir kesimden geliyor. Bunlarla Türkiye’nin kırsalından gelen insanların uyumu konusunda aynı kıyaslamaları yapmak, aynı beklentiler içine girmek doğru değil.
Türkiye açısından bakıldığında, son yıllarda Erdoğan’ın Almanya gezileri sırasında yaptığı konuşmaların olumsuz etkilerde bulunduğunu söylememiz gerekiyor. Genel açısından bakıldığında da Türkiye’nin resmi politikasının, 50 yıllık göç süreci üzerindeki etkisi hep olumsuz oldu.

Geride kalan 50 yıl hakkında pek çok şey konuşuluyor, ancak önümüzdeki 50 yılda nelerin bizleri beklediğinden pek söz edilmiyor. Sizce göç ve uyum süreci açısından bizleri neler bekliyor?
Aslında, önümüzdeki 10-15 yıl içinde artık uyum sorununu konuşmasak hiç fena olmaz. Bunun olabilmesi için önce aslında yanlış bir içeriği olan uyum kelimesinin kendisi kullanılmamalı. Çünkü, mutlak uyum diye bir şey yoktur.
Her toplumda farklı sınıfsal konumlara sahip ve toplumun dışına itilen kesimler (kriminal suçlara karışanlar, uyuşturucu kullananlar) var. Bunlar da çok az bir kesimi oluşturuyor.
Bu nedenle herkesten uyum beklemek doğru olmaz. Ama devletin görevi, mümkün olduğunca herkesi topluma kazanmasıdır.
Bu yüzden de özellikle yabancıların ‚topluma uyum sağlaması‘ gerektiği şeklindeki yaklaşım terk edilmeli. Asıl önemli olan bütünün kendisi. Bunun içinde yabancı da, Alman da var. Sorunlara yabancı, Alman vb. etnik kimlikle bakmamak gerekiyor.