Sol Parti, İsrail ve ‘Staatsräson’ siyaseti

Sol Parti içinde “sol kanadı” oluşturan 20 kadar milletvekilinin, İsrail’in Filistin halkına yönelik izlediği politikaları eleştirmesi parti meclis grubu ve parti yönetimini rahatsız etti. Bunun üzerine meclis grubu, vekillere ve çalışanlarına uluslararası yardım konvoylarına katılmayı yasaklama yönünde karar aldı.

İsrail’in Filistin halkına yaptığı zulme karşı açıklamalar yapan, çeşitli etkinliklere katılan Sol Parti Federal Parlamento milletvekillerine karşı burjuva basınında sürdürülen kampanya etkili oldu ve sonunda Meclis Grubu bir ilke imza atarak, vekillere İsrail konusunda aykırı görüş beyan etme ve uluslararası yardım konvoylarına katılma yasağı getirdi.

Geçtiğimiz ilkbahar aylarında Gazze ablukasını delmek amacıyla giden Mavi Marmara gemisinde yer alan Sol Parti milletvekillerinin yeniden böylesine bir uluslararası yardım konvoyuna katılıp katılmayacağı tartışılırken, Sol Parti Meclis Grubu toplanarak hiç bir milletvekilinin ve grup çalışanın bu tür bir dayanışma seferine katılmaması yönünde karar aldı. “Oy birliği” ile alındığı ifade edilen oylamayı bir çok milletvekili terk etti. Yoğun tartışmaların yaşanması üzerine, Meclis Grubu Başkanı Gregor Gysi, istediği yönde bir kararın çıkmaması durumunda grup başkanlığını bırakma tehdidinde bulundu, bazı milletvekilleri ise SPD’ye geçme sinyali verdi.

Meclis grubunda yapılan yoğun tartışma sırasında Filistin halkı ile dayanışma içinde olma ve İsrail’e yönelik her eleştirinin “Yahudi düşmanlığı” (antisemitizm) anlamına gelmediği defalarca tekrarlanmasına rağmen, grup yönetimi yasak kararında ısrarcı oldu.

76 milletvekilinden yarasının katıldığı oylama sırasında milletvekilleri Christine Buchholz, Annette Groth, Heike Hänsel, Andrej Hunko, Ulla Jelpke, Harald Koch ve Niema Movassat tepki göstererek salonu terk etti.

Bir süredir, emekçilerin karşı karşıya olduğu sorunlara karşı çözümler bulma ve bunları dillendirme yerine, kendi içindeki tartışmalara kilitlenen Sol Parti’nin, pek çok eyalet seçiminde başarısız olduğu biliniyor.

SAĞ KANADIN SPD’YE GİTME TEHDİDİ

Basında yer alan haberlere göre oylama öncesinde partinin sağ kanat temsilcileri Dietmar Bartsch ve Katja Kipping, meclis grubunda İsrail konusunda diğer milletvekillerini susturacak ve muhtemel yeni bir Gazze seferine katılmalarını engelleme yönünde bir kararın alınmaması durumunda, Grup Başkanı Gysi’yi açık bir şekilde SPD’ye geçmekle tehdit ettiler.

Sağ kanadın eleştirilerine karşı çıkan milletvekillerinden Heike Hänsel, bütün olup bitenleri yönetimin SPD-Yeşiller ile koalisyon ortaklığı kurmak için zemin yaratma olarak değerlendirdi. Şu anda Sol Parti ile SPD-Yeşiller ittifakı arasında özellikle Ortadoğu konusunda önemli görüş ayrılıklarının olduğuna işaret eden Hänsel, hiç bir arkadaşının İsrail’i eleştirerek antisemitistlik yapmadığını belirterek, ileri sürülen gerekçelerin arasında hükümet ortağı olma hesaplarının bulunduğunu vurguladı.

Meclis gurubu yöneticilerinden Ulrich Mauer ise, parti içinde farklı görüşlerin olduğunun çoktan bilindiğini, şimdi Holocaust ve antisemitizm suçlamalarının ise, eleştiriler için kalkan olarak kullanıldığını ifade etti.

DİĞER ÜLKELERDE BÖYLE DEĞİL

Meclis Grubu’nun aldığı kararı “düşünce yasağı” olarak değerlendiren karşı görüşten Sol Parti milletvekilleri, pek çok Avrupa ülkesinde ve İsrail’de sol partilerin, İsrail devletinin Filistin halkına yönelik tavrına karşı açık tutum almalarını örnek olarak gösterdiler.

Bu konuda dikkat çekilen son gelişme Fransa’da yaşandı. Avrupa Sol Partisi üyesi olan Fransa Komünist Partisi’nin, Paris’te Gazze’ye gidecek heyet için dayanışma etkinliği yaptığı belirtildi.

Ancak bütün bunlara rağmen Sol Parti Yönetim Kurulu, 21 Mart 2011’te toplanarak İsrail-Filistin çatışmasının tek devletli çözümünü talep etmiş, İsrail mallarını boykot konusunda yapılan açıklamalara ise karşı çıkmıştı.

İsrail’in hamisi ABD tarafından bile günümüzde Ortadoğu sorunun çözülebilmesi için “iki devletli çözümden” söz edilirken, Sol Parti’nin “tek İsrail/Filistin devletli” çözümde ısrar etmesi, bunun tersini savunanların “antisemitist ve aşırı sağcı” olarak damgalanması, partinin sağ kanadının ne kadar geri bir pozisyona düştüğünü göstermesi bakımından anlamlıdır. Yönetimden farklı düşünen milletvekillerinin “antisemit” suçlamasıyla baskı altına alınması, yönetimin farklı görüşlere tahammülsüzlüğü olarak değerlendiriliyor.

ER YA DA GEÇ AYRIŞMA YAŞANACAK

İsrail konusunda yaşananlar, Sol Parti içinde pek çok konuda var olan görüş farklılıklarının giderek derinleştiğini ve çoğunluk durumundaki çizginin azınlığı, bağlayıcı kararlarla disipline etmek istediği, buna uymayanları ise ihraç etmeye hazırlandığını gösteriyor.

Üzerinde fırtınalar koparılan “İsrail politikası” genel olarak Almanya’da siyasi akımların pozisyonları açısından büyük bir önem arz ediyor. Hitler faşizminin Yahudi halkına yönelik gerçekleştirdiği soykırım politikası, doğal olarak bu ülkede yaşayan herkesi bir şekilde İsrail’in varlık hakkına saygılı olma ve bunu savunma ile adeta yükümlü tutmuş durumda. Bu yükümlülük belki bir ceza olarak, Hitler’in arkasındaki sermaye ve egemen sınıflar için anlaşılabilir. Peki; Hitler faşizmine karşı Yahudilerle birlikte mücadele etmiş, kıyıma uğramış Alman ilericilerini, antifaşistlerini böylesi bir yükümlülük cezası altına koymak ne kadar anlamlıdır.

Şurası açıktır ki; İsrail’in Ortadoğu’da bir devlet olarak varlığı ne kadar meşru ise aynı şekilde İsrail devletinin, Filistin başta olmak üzere bölge halklarına yönelik işlemiş olduğu suçlara karşı çıkmak, eleştirmek, mahkum etmek de o derece normal ve meşru olarak görülmelidir.

Bu kabul edilmediği sürece, İsrail’e en küçük eleştiri üzerinden muhalifleri “antisemitik” ilan etme kültürü devam edecektir.

Bu nedenle Sol Parti’de bugün yeniden alevlenen tartışma burada bitmeyecek görünüyor. Zira, taraflar arasında kiminle koalisyon ortaklığı kurulacağından, NATO’dan çıkılıp çılmayacağına kadar pek çok konuda derin görüş ayrılıkları mevcut.

Parti içindeki farklı görüş ve grupların çatışmasının bundan sonra nasıl seyredeceği ve ayrışmanın hangi boyutlara ulaşacağını ise önümüzdeki gelişmeler gösterecek.

Şimdiden SPD’ye gitme planları yapanlar er ya da geç ait oldukları yer ile birleşecekler. Çünkü onların bütün çabası sistem içinde kendilerine bir yer bulmaktan başka bir şey değildir. Önemli olan emekten, demokrasiden, özgürlükten ve sosyalizmden yana güçlerin bu süreçten güçlenerek çıkmasıdır. (YH)

Almanya’nın ‘Hikmet-i hükümeti’ siyaseti

“Hikmet-i hükümet” kavramı dünya hukuk ve siyaset literatüründe ilk olarak İtalyan Niccolo Machiavelli tarafından kullanılsa da asıl olarak ölümünden 60 yıl sonra Giovanni Botero tarafından tarih kitaplarına geçirilmiş. İtalyanca “Della Ragion di Stato”, Fransızca “Raison d’etat“ olan “Hikmet-i hükümet”in Almanca karşılığı “Staatsräson” son bir kaç yıldır Almanya’nın İsrail politikasını ifade etme bağlamında sıkça kullanılıyor.

“Hikmet-i hükümet”in tanımını çeşitli kaynaklar şu şekilde yapıyor: “Kişilerden bağımsız olarak varolan devletin icaplarını, menfaatlerini yerine getirme. Bu deyim, kişisel ve toplumsal çıkarlarla devletin çıkarları çeliştiğinde devletin çıkarlarını önceleyen mantığı ifade eder. Uzun ve köklü bir devlet geleneği olan ülkelerde ‘hikmet-i hükümet’in kuvvetli ve dış politikayı yönlendirdiği görülür.”(http://de.wikipedia.org)

Bu siyaset yıllardır Almanya’nın İsrail politikasının özünü oluşturuyor. Her ne olursa olsun, hangi katliam yapılırsa yapılsın, Almanya İsrail’i eleştirmemeye muazzam derecede özen gösteriyor.

Çünkü, hükümetiyle muhalefetiyle bütün partiler ve onların destekçisi durumundaki basın bunu, “Hikmet-i hükümet” siyasetine dayandırılıyor. Bu bağlamda İsrail’in varlığı ve güvenliği Almanya’nın “ulusal çıkarı” olarak addediliyor.

Devlet adına konuşanların, “tarihsel nedenlerden ötürü” İsrail’in yaptıklarını “Hikmet-i hükümet” gereği onaylamasını, sahiplenmesini “görev icabı”, “devlet geleneği” deyip bir nebze anlaşılabilir.

Ama sadece devlet değil, Alman solunun küçümsenmeyecek bir bölümü arasında da İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını eleştirmek neredeyse “Yahudi düşmanlığı”na indirgeniyor. Hem de ikisi arasında dağlar kadar fark olduğu bilinmesine rağmen… İsrail egemenlerinin yıllardır Filistin halkına karşı izlemiş olduğu zulüm politikalarının en çok da Musevi inancından İsrailli emekçilere, demokratlara, ilericilere zarar verdiği, onları zor durumda bıraktığı da görülmek istenmiyor.

Özet olarak, yukarıda ifade ettiğimiz Almanya’nın “Hikmet-i hükümet” politikası, bugün kendisine ilerici, demokrat, solcu diyenler için de “resmi bir politika” haline getirilmek isteniyor.

Sol Meclis Grubu Başkanı Gregor Gysi tarafından 14 Mayıs 2008’de İsrail’in 60. kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı ve tartışmalara neden olan 17 sayfalık konuşması bu bakımdan önemli bir belge niteliğinde.

“İsrail ile dayanışmanın ahlaki bir zorunluluk” olduğunu savunan Gysi, politik olarak ülkeyi biçimlendirmek isteyen Sol Parti’nin, bu iddiasını yerine getirebilmesi için “Hikmet-i hükümet”i olduğu gibi kabul etmesini öneriyor. Yani, hükümet ortağı olmanın yolunun buradan geçtiğine işaret ediyor. Gysi, kısacası partinin “müzmin muhalefeti” bırakıp bir devlet partisi olmasını istiyor. (YH)