Borç krizinde yeni raunt

Serdar Derventli

Uluslararası mali sermaye kuruluşları, Euro ülkelerinin yöneticileriyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamayı sürdürüyorlar. Yunanistan parlamentosunun, işçi ve emekçilerin yaşam koşullarını iyice zorlaştıran “tasarruf paketi” kararının ardından, uluslararası mali sermaye kuruluşları saldırılarını Portekiz, İrlanda ve İtalya üzerinde yoğunlaştırdı.

BORÇ BATAĞI – FAİZ BASKISI
Euro bölgesi devlet başkanları, Yunanistan’a verilen 110 milyarlık kredinin 12 milyarlık beşinci dilimini verip vermeme ve ülkenin 120 milyarlık ikinci bir kredi paketine ihtiyacı olup olmadığı konusunda henüz anlaşmaya çalışırlarken şok üstüne şok yaşadılar.
İlk olarak 120 milyarlık ikinci kredi paketine özel mali sermayenin katkıları konusunda tartışmalara müdahale eden rayting ajansları, “Eğer özel kurumlar, Yunanistan’a değişik biçimlerde yardım etmeye zorlanırlarsa biz bunu ülkenin iflası olarak değerlendiririz” diyerek, Almanya ve Fransa’nın birbirine yakın planlarına engel oldular.
Başta Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicola Sarkozy olmak üzere AB’nin diğer önde gelenleri, rayting ajanslarının “hadlerini aştığını” söylediler. AB’nin patronları, “Artık bir AB rayting ajansı üzerine çok ciddi düşünmeliyiz” diyerek Moody’s, Standard & Poor’s ve Fitch’i tehdit etmeye çalışırlarken söz konusu ajanslar, önce Portekiz’in ardan İtalya’nın kredi notunu düşürdüler. Portekiz’in notunu dört puan düşüren ajanslardan Moody’s, “İtalya ekonomisinin bütçe açığını kapama ve borçlarını zamanında ödeme için yeterli büyüme kaydetmediği gözlemlemekteyiz. Önümüzdeki süreçte kredi notunu düşürme konusunda nihai kararı vereceğiz” açıklaması, başta İtalya olmak üzere bütün Euro ülkelerinin borsalarında ciddi kurs düşmelerine neden oldu. En son olarak İrlanda’nın kredi notu da “spekülatif yatırım” (kutuya bkz.) derecesine düşürüldü.
Rayting ajanslarının değerlendirmeleri, sözkonusu ülkelerin piyasalardan sıcak para bulmalarını zorlaştırdığı gibi alınan kredilere yüksek faiz ödenmesine de neden oluyor.

“KISMİ İFLAS TABU DEĞİL”
Bir hafta öncesine kadar devletler için “iflas” kelimesini ağızlarına bile almaktan kaçınan AB yetkilileri, şimdi, “iflas, olasılıklardan biri olarak önümüzde durmakta” demeye başladılar. “Bir Euro ülkesinin iflası bütün Euro bölgesini krize sokar” diyen Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble de, “kısmi iflas tercih ettiğimiz bir çözüm olmasa da bizim için tabu değil” diyerek içinde bulundukları çıkmazı ortaya koydu.
Uluslararası mali sermaye kuruluşlarının baskılarını boşa çıkarmak için, örneğin Arjantin, 2001 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiğini (iflasını) ilan etmişti. Akabinde gündeme gelen devalüasyon ve buna bağlı yükselen enflasyon nedeniyle sadece yabancı alacaklılar değil aynı zamanda Arjantin vatandaşları bireysel mevduatlarının yanı sıra kolektif mevduatlarının da (emeklilik sandığı gibi) yüzde 50’sine yakınını kaybetmişlerdi.
Ancak benzeri bir iflası Yunanis-tan’ın kendi başına yapması, en azından şimdilik imkansız görünüyor. Sonuçta ilan edilen iflasın ardından sözkonusu ülkenin yeniden uluslararası mali piyasalara dönmesi ve dış ticaretini sürdürebilmek için Arjantin’de olduğu gibi ulusal para biriminin kur ayarını düzenlemesi gerekiyor. Fakat Euro Birliği’ne bağlı olan Yunanistan’ın böyle bir şansı yok.
Yunanistan için geriye kalan tek şey, AB’nin ve uluslararası mali sermayenin patronlarıyla masaya oturup borçlarının bir bölümünün silinmesi ve/veya geri ödeme sürecinin daha uzun bir vadeye yayılmasının pazarlığını yapmak. Schäuble’nin sözünü ettiği “kısmi iflas” de bundan başka bir şey değil aslında.

‘KISMİ İFLAS’ SORUNLARI ÇÖZMÜYOR
Ne var ki “kısmi iflas” ne Yunan-istan’ın ne de sırada bekleyen Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya’nın sorunlarını çözmüyor sadece ileri bir tarihe erteliyor. Borçların bir bölümünün silinmesi ve kalan bölümünün daha uzun vadede ödenmesi üzerine uluslararası mali sermayeyle anlaşma sağlanmasıyla faizlerin yükselmesinin ve kredi güvencelerinin daha da pahalılaşmasının önüne geçilmiş olmuyor.
Ayrıca böyle bir yönelim, bugün en yüksek kredi notuna sahip olan Almanya, Fransa, Hollanda, Avus-turya, Finlandiya ve Lüksemburg’u olumsuz etkilemesi anlamı taşıyor.

BAŞKA ÇÖZÜM YOLLARI YOK MU?
Yunanistan ve borç batağına saplanmış diğer ülkeler açısından verili koşullar çerçevesinde çözüm olanakları oldukça sınırlı görünüyor. Yunan-istan’ın (ve diğer ülkelerin) sorunlarının kökten çözümü şüphesiz temel bir altüst oluşla mümkündür. Nitekim böyle bir durumda devrim hükümeti, ülkenin aleyhine olan bütün sözleşmeleri iptal edebilir, AB ve NATO gibi emperyalist birliklerden çıkarak halkların kardeşliği, dayanışması ve karşılıklı güveni temelinde yeni sözleşme ve anlaşmalarla ülkenin ekonomik ve sosyal yeniden inşasına girişebilir.
Geride bıraktığımız 1,5 yıl içinde 10’dan fazla genel grev yaşanmasına ve bazı yatırım fonlarının “devrim ya da darbe tehlikesi yüksek, yatırım yapmayın” uyarısında bulunmasına karşın, yakın zamanda Yunanistan’da kurulu düzeni altüst edecek bir devrim olasılığı ise çok zayıf görünüyor.
Bu durumda, borç batağına saplanmış bütün ülkelerin borçlarının silinmesi, uluslararası mali sermayenin ülkeleri borçlandırmak ve borçlarını artırarak bağımlı kılmak için kullandığı bütün araçların (rayting ajansları, devlet tahvillerinin piyasa üzerinden ticareti, kredi güvence bonoları ve bunların ticareti vb.) yasaklanması gibi taleplerle işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesini güçlendirmekten başka yol kalmıyor. Ayrıca AB genelinde emekçi kitlelerinin yaşam standardını yükseltecek tarzda alım gücünün yükseltilmesi ve istihdamı artırmak için çalışma süreleri tam ücret ve personel karşılığı kısaltılması talepleri de mücadelede ileri sürülecek talepler arasına alınması gerekiyor.
Şüphesiz bu taleplerin gerçekleşmesi emekçi hareketinin güç toplayıp ilerlemesiyle gündeme gelecek büyük mücadelelerle gerçekleşebilir. Bu aynı zamanda işçi ve emekçileri nihai kurtuluşlarına yakınlaştıracak deneyim ve tecrübeler edinmesine de katkı sunacaktır.
Almanya ve Fransa gibi AB’nin patronlarının gündeme getirdikleri bütün ‘çözüm önerileri’ gerçekte bugünün sorunlarını yarına erteleyerek daha büyük bir krizin oluşmasına katkı sunmaktan başka bir şey olmayacaktır.
Diğer taraftansa, özellikle ABD ve Japonya’daki ekonomik durum, 2008’de başlayan ve henüz bitip bitmediği konusunda emin olunmayan (FTD: “ikinci dibe vuruş tehlikesi büyüyor) krizden daha büyük bir krizin kapıda olduğunu göstermektedir. Buda sınıfın mücadeleci kesimlerine fazla zaman kaybetmeden harekete geçmelerini, işçi sınıfının ve diğer emekçi katmanların ortak mücadelesini örgütlemeye çalışmalarını dayatmaktadır.