Alman tekelleri kâr rekoru kırıyor

Günlük ticaret gazetesi “Handelsblatt” 26 Temmuz günü Alman sermayesinin gücünü ortaya koyan ilginç bir manşet attı: “Kâr makinesi Almanya” (Gewinnmaschine Deutschland). “Alman şirketlerinin notu siparişler, ciro ve ihracat konusunda pekiyi, ama kâr konusunda zayıf. Uluslararası mali piyasaların Volkswagen ve BASF gibi endüstri işletmelerine verdikleri notlar on yıllarca böyleydi. Yabancı rakipler, maddi ve personel giderleri cirodan çıkarıldıktan sonra geri kalan net kâr konusunda Alman işletmelerini sürekli geride bırakıyorlardı. Alman işletmelerinin geleneksel verimlilik zayıflıkları artık geçmişte kaldı.”


“EN İYİSİ BİZİZ”
Dünyanın en büyük 50 şirketinin net kâr marjlarının, cirolarına oranı ortalama yüzde 4,7 iken Almanya’nın en büyük işletmesinde bu oranın yüzde 4,8 olduğu bildirilen haberde, “DAX Borsası’nda kayıtlı olan işletmelerin kâr marjları ise yüzde 5,4 dolayında” denildi.
Alman tekellerinin petrol üretimi dışında bütün alanlarda zirveye oynadıkları belirtilen haberde, “dünyanın en iyi şirketlerinin Almanya’da olduğu söyleniyor. Alman şirketlerinin bir yıl içinde cirolarını yüzde 13 artırırken kâr oranlarını da yüzde 203 (!) artırdıklarına dikkat çekilen haberde, biraz da alaycı bir dille, “Dünya ortalamasına bakıldığında ciroların yüzde 20 artarken kâr oranının yüzde 39’da takıldığı görülmekte” deniliyor. ‘Bu nasıl gerçekleşti?’ sorusuna açık yanıt vermek yerine, haberde kısaca, “Alman şirketleri ev ödevlerini zamanında yaptılar ve şimdi bunun meyvelerini topluyorlar” deniliyor. Haberde „ev ödevleri“ konusunda ise şu ipucu veriliyor: “2010 yılında Alman şirketleri 50 milyar Euro hacminde tasarruf önlemini yürürlüğe koydular.”

AŞIRI ARTAN SÖMÜRÜ!
Handelsblatt gazetesinin, masumca “ev ödevi” olarak tarif ettiği şey gerçekte Almanya’da milyonlarca işçi ve emekçinin yaşam ve çalışma koşullarının kötüleşmesine neden olan gelişmelerdir. Son 10 yıl içinde reel ücretlerin yüzde 4,5 düşmesi gerçeği bile durumun anlaşılması için önemli bir veri. Reel ücretlerin düşmesine neden olan birçok etken var, enflasyon bunlardan sadece bir tanesi. Başta otomobil, makine ve kimya endüstrisi olmak üzere birçok alanda sermaye, ücretlerin bir bölümünü “değişken ücret olarak” ödüyor. Temel ücretin yanı sıra ‘bireysel başarıya göre’ ek ödemeler yapılıyor.
Yine üç büyük işkolu başta olmak üzere birçok işkolunda üretim değişik yöntemlerle olağanüstü esnekleştirildi. Eksik ve fazla mesailerin biriktirildiği zaman havuzlarının hacimleri, eksi ve artı 500 saat olmak üzere yıllık 1000 saati kapsayabiliyor. Bazı tekellerde özel sözleşmelerle bu saatler emeklilik için kullanılabiliyor. Bu havuzlarda biriken saatler için hemen ücret ödenmediği gibi fazla mesai zammı da ödenmiyor. Bu ise üretim maliyetinin olağanüstü düşürülmesine neden oldu.
Diğer yandan önemli bir gelişme de güvencesiz işlerde çalışanların sayısında yaşanıyor. 1997 yılında Almanya genelinde 29,12 milyon ücretli çalışan vardı ve bunların 5,1 milyonu güvencesiz işlerde çalışmaktaydılar. 2010’da ücretli çalışanların sayısı 30,904 milyon olurken, güvencesiz işlerde çalışanların sayısı ise 2 milyon 735 bin artarak 7 milyon 835 milyona çıktı.

SENDİKALAR VE İŞYERİ İŞÇİ TEMSİLCİLERİNİN ROLÜ
Bu gelişmeler şüphesiz sendikalar ve işyeri temsilciliklerin tutumundan bağımsız gerçekleşmedi. Özellikle IG Metall tarafından 1990’lı yılların ikinci yarısında “rekabet gücünü artırma yoluyla üretim merkezini koruma ve istihdamı güvenceye alma” fikriyle ortaya atılan “İş İçin Birlik” önerisi, yeni bir dönüm noktası oldu denilebilir.
Sendika yönetimleri, merkezi düzeyde sermaye temsilcileriyle birlikte “ulusal birlik planları” üzerine anlaşmalar yaparken, binlerce işletmede, “işyeri düzeyinde iş için birlik” anlaşmaları imzalandı.
Merkezi düzeyde imzalanan sözleşmelerle, genel grup TİS’leri delinirken işletmelerde imzalanan sözleşmelerle sömürünün boyutu ve yoğunluğu geliştirildi. Sermaye “nefes alan üretim modellerini” işyeri işçi temsilcilerinin uzmanlıklarını kullanmadan yürürlüğe koyamazdı. Kendilerini birçok kez “yardımcı menajer (“co-menager”) olarak gören işyeri temsilcileri, bir yandan işçilerin tepkisini aşağı çekerlerken diğer yandan bizzat kendileri üretimi iyileştirmenin, üretkenliği ve verimliliği artırmanın yol ve yöntemleri üzerine kafa yormakta, bunların uygulanması için ‘mücadele’ etmekteler. Özellikle otomobil sanayisinde onlarca bu tür örnek var.

SERMAYENİN GÖZÜ DOYMAZ
Handelsblatt haberinde Alman şirketlerinin başarısının borsalar tarafından yeterince değerlendirilmediğinden yakınılıyor. “2010 yılını 6,8 milyar Euro kâr ile kapayan VW, borsa değeri konusunda dünya sıralamasında 51. sırada bulunuyor. VW ile yaklaşık aynı ciroya sahip olan Toyota ise 3,4 milyar kâr yapmasına karşın en değerli şirketler sıralamasında 27. sırada bulunuyor” diye hayıflanılan haberde, önümüzdeki yıllarda bunun değişebileceğini söylüyor.
Almanya dışında yatırımların arttığı ve şirketlerin borsa değerlerinde de bir “denge” sağlamayı hedefledikleri söylenen haberde, Alman sermayesinin borsa konusunda ise biraz daha “cesaretli” davranması gerektiği belirtiliyor.
Önceleri dünyanın ilkleri arasına girme biçiminde olan “hedef”, şimdi bir daha kalkmamak üzere zirveye oturma olarak değişmiş görünüyor. Otomobil tekelleri arasında yüzde 5,4 ile en yüksek kâr marjına sahip olan VW, fabrikalarındaki üretenliği yılda yüzde 10 artırmak üzerine bir sözleşme imzalamıştı. VW hedef olarak en geç 2018 yılında dünyanın en büyük ve en kârlı otomobil tekeli olmayı da önüne koymuştu.
işyeri temsilciliğinin de desteklediği bu hedef, sermayenin gözünün hiçbir zaman doymayacağını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. VW dünyanın en büyük otomobil tekeli olduğunda bu pozisyonunu korumak için yeni yol ve yöntemlere başvuracak. Diğer otomobil tekelleri de, VW’yi yakalamak veya aranın fazla açılmaması için işçi ve emekçilere daha fazla saldıracaklar.
Bu ise işçi ve emekçilerin daha yoğun sömürülmesi, ücretlerin daha fazla düşürülmesi, başta kiralık işçilik olmak üzere güvencesiz işlerin daha da yaygınlaşması anlamına gelecek. Ve rekabet koşulları devam ettiği süre bu döngüde bir değişiklik olmayacaktır. (YH)

Dış yatırımlar artıyor

Dış ticarette Çin’den sonra ikinci sırada olan Almanya, dış yatırımlarda da ABD’den sonra ikinci sıraya yükseldi. BM’ye bağlı Ticaret ve Kalkınma için BM Konferansı (UNCTAD) 26 Temmuz’da Cenevre’de yayınlanan 2011 Yatırım Raporu’na göre, 2009 yılında 78 milyar Dolar yatırım yapan Almanya, 2010 yılında yurtdışı yatırımlarını üçte bir artırarak 105 milyar Dolara çıkardı. Fransa ise 2009’da 105 milyar Dolarlık yatırımdan 2010’da 84 milyar Dolara geriledi. Dış yatırımlar konusunda 329 milyar Dolar ile ABD şu an rakipsiz görünüyor.
Yatırımların genel olarak gelişmekte olan ve gelişme sınırını aşma aşamasındaki ülkelere yapıldığı bildirilen UNCTAD raporunda, büyük tekellerin özellikle işgücünün ucuz olduğu ülkelere stratejik yatırımlar yaptıklarına dikkat çekildi. Bu ülkelerin ucuz işgücünün yanı sıra pazar olarak da önemli olduğu vurgulanıyor. Stratejik yatırımların bir bölümü de doğal zenginliklerin olduğu ülkelere yapılıyor. Alman tekelleri arasında VW, Telekom ve Deutsche Post en ön sıralarda geliyor.
Krizden önce 2007 yılında dünya genelinde yapılan dış yatırımların 1,9 trilyon Dolar olduğu bildirilen raporda, 2010 yılında yatırımların 1,2 trilyon Dolar düzeyinde olduğu, 2011 yılında ise bu yatırımların 1,4 ila 1,6 trilyon Dolar arasında olmasının beklendiği yer aldı. (YH)


Ekonomik büyümenin faturası: 519 ölü

Geride bıraktığımız yıl Almanya’da iş kazalarında yüzde 7,7 artış kaydedildi. Alman Yasal Kaza Sigortası (DGUV) tarafından yapılan bir açıklamaya göre, 2010 yılı içinde 954 bin 459 iş kazası yaşandı. 2009 yılına göre yüzde 7,7 artış anlamına geliyor. Buna göre her bin çalışandan 25,8’i iş kazası yaptı.
Bu iş kazalarının 519’u ise ölümle sonuçlandı. DGUV, ölümle sonuçlanan iş kazalarının 2009’a oranla yüzde 13,8 arttığını belirtti.

İŞ TEMPOSU KAZALARI ARTIRIYOR
“Ekonomi tam gaz gittiğinde ne yazık ki sadece kasaya para girmiyor. İş temposu arttığı ölçüde iş kazaları da artıyor” diye konuşan DGUV Müdürü Joachim Breuer, evden işe ve işten eve gidişlerde yaşanan kazaların yüzde 25,4 artarak 223 bin 973’e çıktığını bildirdi. Bu kazaların 367’si ise ölümle sonuçlandı.
Diğer yandan meslek hastalıklarında da yüzde 22,1 oranında bir artış olduğunu sözlerine ekleyen Breuer, “Fakat bu artışın temelinde bürokratik işleyişte yapılan değişiklikler yatıyor” dedi.
Breuer bunu şöyle açıklıyor: “Geçmişte bir hastalığın mesleki bağının kurulması aynı anlamda bu kişinin malulen emeklilik hakkı elde etmesi anlamına geliyordu. Fakat yapılan değişiklikle meslek hastalığına yakalanmış olmak artık kişinin emeklilik hakkının doğmasına neden olmuyor. Bunun için kişinin bu hastalıktan dolayın yüzde 20 oranında iş kaybına uğramış olması gerekiyor.”
İş kaybına neden olduğu kabul edilen meslek hastalıklarında ise yüzde 3,8 azalma oldu ve malulen emekliye ayrılma hakkı elde edenlerin sayısı 15 bin 461’e düştü! 6 bin 123 işçi malulen emekliye ayrılırken 2 bin 486 işçi ise meslek hastalığından dolayı yaşamını yitirdi. Bunlar arasında solunum yollarında ortaya çıkan hastalıklardan dolayı yaşamını yitirenlerin sayısı 2 bin 92 olduğu da açıklamada belirtildi. (YH)