Muhalif sendikacılar konferansı

Bülent Bozkurt

„Sizin krizinizi biz ödemeyeceğiz“ platformunun düzenlediği ve Ver.di Stuttgart Şubesi tarafından desteklenen buluşmanın ilk günü, akademisyen ve siyasetçilerin katılımıyla sunumlar yapılarak şu konular ele alındı:
Prof. Elmar Altvater; “sürekli bir kalkınma mı, yoksa ekonomik krizin diğer aşaması mı?”. Sol Parti Federal Parlamento Milletvekili Michael Schlecht; “krizin bedelini kim ödüyor, kalkınmadan kim faydalanıyor?” Sosyal bilimci Prof. Dr. Dieter Sauer; “Protestosuz bir kriz, neden kitlesel sosyal protestolar gerçekleşmiyor?” başlıklı sunumlarda bulundular.
Buluşmada ayrıca şu konularda çalışma grupları oluşturuldu: “Kiralık işçilik sorunu“, „Ekolojik kapitalizm hangi perspektifleri sunuyor?“, “Enternasyonalizm ve rekabet arasında sendikal mücadele“, “Yeni bir spekülasyon balonu mu oluşuyor?“, “Farklı ekonomik koşullarda ortak para birimi, Avrupa’da dayanışmacı ekonomi nasıl olmalı?“
Buluşmanın ilk günündeki son etkinlik ise, “Sıcak sonbahar protestoları’nın bilançosu, sosyal protestolarla nasıl devam edeceğiz‘  konulu plenum/tartışma oldu. Konferansa ayrıca Yunanistan’dan misafir olarak katılan Apostolis Kasimeris, ülkesindeki gelişmeleri ve Yunanlı emekçilerin mücadelesini anlatan bir konuşma yaptı.
Konferansın ikinci günü grup çalışmalarına devam edildi. Gruplarda‚ ‘işyerlerinde yeni mücadele ve eylem biçimleri ‘, ‚’Jenerasyon krizde mi, daha iyi bir yaşam istiyoruz‘ ve ‘enternasyonalizm’, ‘krizin çalışanlar üzerindeki etkisi’, ‘kalkınmanın sosyal bilançosu‘ başlıkları altında tartışma ve görüş alışverişinde bulunuldu.
Buluşmanın sonunda ise tartışılan konulardan yola çıkarak oluşturulan taleplerin toplamını içeren ortak bir bildirge-çağrı yayınlandı.


‘MÜCADELEKİ DURGUNLUK DEĞİŞEBİLİR’
Konferansın açılış konuşmasını yapan Bernd Riexinger, “Almanya’da ekonomik gelişme kaydediliyor, bazı sektörlerde yeni işçi alımları bile yaşanıyor, ama bu gelişmeden çalışanlar paylarını alamıyor. Gelişmeden çalışanların payına düşen, güvencesiz işler, taşeron işçilik, yarım günlük ve süreli işler olmakta, reel ücretlerde artma bir yana düşüşler yaşanmakta.” diyerek işçi ve emekçilerin yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Rixinger, yaşanan bu sorunlara rağmen Almanya’da büyük protesto eylemleri için koşul ve imkanların bulunmadığını ancak bu durumun hızla değişebileceğini da dile getirdi.
Riexinger, diğer ülkelere kıyasla Almanya’da işçi hareketinin neden daha düşük seyrettiğini anlamak için, ülkedeki ekonomik, ekolojik ve sosyal duruma açıklık getirmenin önemli olduğunu söyleyerek muhalif sendikacılar buluşmasında yapılacak tartışmaların, önümüzdeki dönem protesto hareketinin güçlendirilmesine hizmet edeceğinin altını çizdi.
Konferansta ayrıca IG Metall Stuttgart Şube Başkanı Hans Baur ve Ver.di Baden Württemberg Başkanı Leni Breymaier de birer selamlama konuşması yaptılar.
Buluşmada konuşan Federal Parlamento Sol Parti Milletvekili Michael Schlecht de, hareketteki durgunluğun, kısa süreli iş akitleri, kiralık işçilik, Hartz yasalarındaki değişiklikler ve düşük ücretli işlerin yaygınlaştırılmasıyla yakından ilgili olduğunu, sendikaların işyeri ve Toplu İş Sözleşmelerinde işlerinin zorlaştırıldığına dikkat çekti. Eski bir Ver.di yöneticisi olan Schlecht, “Sendikalar olarak daha fazla politik mücadele sürdürmemiz gerekiyor, bu olumsuzluklara zemin hazırlayan yasaların geri alınmasını sağlamamız gerek” diye konuştu.
Prof. Dr. Dieter Sauer ise, kendisinin de çalışmalarında yer aldığı, Münih’te bulunan Sosyalbilimler Araştırma Enstitüsü’nün (ISF) gerçekleştirdiği bir araştırma sonuçlarından yola çıkarak‚ emekçiler arasında şöyle bir kavrayışın giderek yaygınlaşmasına dikkat çekti: “Problemlerin arkasında duran sebepler, sadece kişisel bir egemenlikten değil, bir bütün olarak kapitalist ekonomiden kaynaklanmaktadır”. Bunun önemli bir ilerleme olduğunun altını çizen Sauer, ancak buna rağmen emekçiler arasında aynı zamanda bir çaresizliğin hakim olduğunu, bundan dolayı tepkilerin protestoya dönüşemediğini söyledi. Prof Sauer ayrıca, alışılagelmiş uzlaşmacı çözümlerin alternatif olmadığını, sorunların ancak emekçilerin çıkarlarını gözeten girişim ve eylemlerle çözülebileceğini dile getirdi.

STUTTGART ÇAĞRISI:
Krizin yükünü halkın sırtına yıkmaya son

Kriz daha geçmemiştir. O şu an halkın sırtına yükleniyor; ama böylece kriz atlatılmadığı gibi aksine keskinleşerek yeniden üretiliyor.
„Krize karşı Alman yöntemiyle“, ‘diğer ülkelerin ekonomilerine karşı izlenen barışçıl rekabetle“ sorunlar görünüşte ve geçici olarak çözüldü. Ücretlerin düşürülüp, sosyal hakların kısıtlanması kayda değer bir ihracat fazlalığı yarattı, ama büyük bir alım gücü kaybına da sebep oldu.
„İhracat-kar-çare“ politikası doğal olarak dengesiz bir ticaret sonucunu doğurdu ve böylece bazı ülkelerin aşırı borçlanmalarına neden oldu. Geri ödenmesi imkansız olan bir borç oluştu. Dayatılan tasarruf tedbirleri (borçlu ülkelerde Almanya’dan daha fazla) alım gücünün düşürülmesine neden oluyor. Böylece ihracatla krizden çıkış yolu da tıkanıyor ve eşzamanlı olarak yeni spekülasyon balonları şişiriliyor. Kriz çifte basınçla geri dönüyor; aşırı üretim ve finans krizi olarak.
Krizin yükünü, ortalama reel ücretleri sürekli düşürülen işçi ve emekçiler taşıyor. Güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalanlar bundan iki kat daha fazla etkileniyorlar.
Krizin yükünü, her geçen gün daha fazla yoksulluk ve baskı dayatılan işsizler ve Hartz-IV alanlar taşıyor. İşsizler, halen işi olan çalışanları korkutmak için kullanılıyor. Onlar aynı zamanda potansiyel ucuz işgücü ve rekabet aracı  olarak kullanılıyorlar.
Krizin yükünü, konumu gereği sosyal yardıma muhtaç olanların tümü, hastalar ve emekliler taşıyor.
Krizin yükünü, eğitim ve gelecek şansları ellerinden alınan gençler taşıyor.
Krizin yükünü, hükümet kararları ile koruma altına alınan spekülatif kazançların garantilenmesi ve maksimum kar şartlarının sübvanse edilebilmesi için,  vergi ödeyen vatandaşlar taşıyor.
Krizin yükünü, kitlesel yoksulluğa itilen negatif ticaret bilançosu olan ülkelerin halkları da taşıyor. Yunanistan örneğinde olduğu gibi, kamu mallarının talana varan satılışı ve ulaşım, iletişim, sağlık v.b. gibi temel ihtiyaç alanlarının özelleştirilmesi dayatması ile karşı karşıya kalınıyor.
Durumdan yararlananlar, değersiz spekülatif çöplerini devlet aracılığı ile gümüşe çevirerek kasalarını dolduran büyük bankalardır.
Durumdan yararlananlar, yatırım için ayrılan her Euro’yu kendilerine sübvanse ettiren büyük tekellerdir;  kendi rizikolarının sonuçlarını tüm toplumun sırtına yıkan, hatta üretim durgunluklarını devletin resmi kurumlarına ödetenlerdir. Bunlar bütün iş piyasasını da krizi fırsat bilerek kendi lehine kullandılar. Kitlesel bir hak gaspıyla çalışanları güvencesiz bırakarak, haklarından yoksun ucuz ücret sektörünü kurdular. Şu an bile Almanya’daki işyerlerinin üçte biri bu durumdan etkilenmiş durumda.
Durumdan yararlananlar, gittikçe daha çok ortaçağda egemenleri için vergi toplayanlara benzeyen hükümetlerdir.

Alternatifler vardır;ama bunun için mücadele edilirse!

Kitlesel bir direniş olmadan ciddi bir değişim gerçekleşemez. Etkili bir direniş ancak net perspektif ve hedeflerle kanatlandırılırsa mümkün olur.

Kamusallık gereklidir!
Ekonomi, devletin bütçe dağılımı aşağıdan yukarıya doğru belirlendiğinden dolayı çalışıyor sadece.  Toplumun ekonomik özel mülkiyetin ihtiyacına göre değil, önemli ekonomik alanların toplumsal mülkiyetin ihtiyaçlarına göre işlemesi gerekiyor. Kamu mallarının özelleştirilmesi durdurulsun! Toplumun temel ihtiyaçlarını kapsayan tüm kurumların/üretim alanlarının kamu malı kalmalı, dolayısı ile tekrar kamulaştırılmalıdır.

Sosyal sistem korunmalı ve geliştirilmeli!
Sosyal sigortaları kanatan demografik değişim değil, devletin zenginliği paylaştırmasındaki adaletsizliktir.
Tüm çalışanları kapsayan vatandaş sigortaları oluşturulup,  dayanışma prensibiyle işletme sahipleri de ödemeye ortak edilmeli. Amaç sosyal kasaları ilaç endüstrisinin kär hırsından korumak olmalıdır. Sigortalıların hakları sınırlanmamalı, ihtiyaçları karşılanacak biçimde genişletilmeli.

‘Kale barışı’ yerine dayanışma!
Reel ücretler yükseltilmeli, çalışma saatleri düşürülmeli, sözleşme standartları korunmalıdır.
Bizler krizin yükünü çekmek istemeyen ve direnen İrlanda ve İngiltere’deki, İspanya ve Portekiz’deki, Fransa ve Yunanistan’daki vd. emekçi kardeşlerimizle dayanışma içinde olduğumuzu bildiririz. Grevleri ve kitlesel eylemleri bizler için örnek teşkil ediyor. Bu dönem Yunan halkı akıl almaz bir kışkırtma kampanyası (ırkçılık sınırlarında bulunan) ile ‘tembeller ve asalaklar’ olarak damgalanıyor. Bu kampanyanın arkasındakiler, Yunan devletinin borçlanmasına sebep olup kar elde edenler ve halen sağlayanlardır. Bizler kararlıca bunların karşısında duracağız. Bizim dayanışmaya Almanya’dan en önemli katkımız, Almanya’da ücretlerin düşürülmesine ve sosyal hak gasplarına dur demek ve yeni sosyal kazanımlar elde etmek mecburiyetidir.

Güvencesiz işler kaldırılmalıdır!
Güvencesiz işlerin birçok yüzü var. Çoğu zaman düşük ücretli işlerle bağlantılıdır. Aslında  hak sahibi olmamak,  güvencesi olmayan bir işte çalışmakla bağlantılıdır. Bugün bunun en yaygın olanı da kiralık işler ve kiralık işçiliktir. Bunu adil şekillendirmek istemek yetmiyor. İş piyasasının sistematik biçimde daha da kötüleşmesini durdurmak için kiralık işçilik tümden kaldırılmalıdır. Sendikal çalışmanın merkezine, insanlık onuruna yaraşır iyi iş koşulları ve düzenli iş saatleri için mücadele etmek konulmalıdır. Hartz IV kaldırılmalıdır! Devletin sosyal alandaki yasal düzenlemeleri, temel sosyal ve böylece demokratik standartların da yok edilmesi olmuştur. Özellikle Hartz IV, ama tabii ki diğer sosyal hakların kötüleştirilmesine yol açan bütün yasalar geri çekilmelidir.