Katilin akıl hocaları kim?

Tarih 22 Temmuz’u, saatler 16.36’yı gösterdiğinde, Avrupa’nın en sakin ülkelerinden biri olarak bilinen Norveç’in başkenti Oslo’da hükümet binalarının olduğu yerde patlayan bombalar hemen “İslami terörü” akıllara getirdi. 8 kişinin hayatını kaybettiği Oslo’daki bu saldırıdan yarım saat sonra, daha büyük bir saldırı haberi Utöya Adası’ndan geldi. İşçi Partisi’nin gençlik örgütü Genç Sosyalistler (Juso) tarafından düzenlenen yaz kampına polis kıyafetiyle giren 32 yaşındaki Anders Behring Breivik, otomatik silahla katliam yapıp 69 genci öldürdü.

Dünyayı şok eden bu eşine az rastlanır katliamın ‘iyi bir eğitim’ almış, orta sınıf bir aileden gelen, Hıristiyanlık değerlerine bağlı “ari” bir Norveç’li Breivik tarafından işlenmesi, bu kez “Neden?” sorusunu gündeme getirdi.
Hiç şüphe yok ki, Breivik’in Utöya Adası’nda ve Oslo’da gerçekleştirdiği, 77 kişinin hayatına mal olan katliam, öyle bazı ırkçı çevrelerin yaptığı gibi“cinnet geçirme”yle, “akli dengesi yerinde olmamak”la, “psikolojik dengesizlik”le açıklanacak tarzda bir cinayet değildir. Tam tersine, katilin yazdığı ileri sürülen 1500 sayfalık “manifesto”dan da anlaşılacağı gibi, hedef çok bilinçli olarak seçilmiş, ona göre uzun süreli bir hazırlık yapılmış, ardından katliam gerçekleştirilmiştir. Daha da önemlisi, katliam Avrupa’da sermaye yanlısı hükümet ve medyanın yıllardır hazırladığı siyasi ortamın bir ürünüdür.

ÜÇ ÖNEMLİ NEDEN
Katliamdan bu yana dünya basını sözkonusu “manifesto”nun temel ruhunu, “çokkültürlü topluma, İslam’a ve sola/Marksizme karşı nefret” olarak özetliyor. Fanatik bir Hıristiyan olan Breivik’in “manifesto”sunu dayandırdığı bu üç temel ayak konusunda aslında yalnız olmadığı, dahası onun “fikir babalarının” epey çok olduğu bir Avrupa’da yaşıyoruz.
Çünkü, günümüz dünyasında, bu üçüne -çokkültürlü topum, İslam ve sosyalizm-, nefret düzeyinde karşı olanların yaygın olduğu ve bunların hiç çekinmeden görüşlerini yaygın şekilde dile getirdiği biliniyor. Bunların başında gelenlerin birçoğu ise halen ’seçkin‘ gazete ve dergilerde kalem oynatıyor. Örneğin, “manifesto”da sıkça alıntıların yapıldığı, görüşlerine başvurulduğu Alman gazeteci-yazar Henryk M. Broder halen Bild ve Die Welt’in muteber kalemleri arasında yer alıyor. Avrupa’nın direniş gösterilmeden İslam tarafından istila edildiğini savunan Broder, katliamdan sonra da aynı görüşte olduğunu ifade etmekten çekinmedi.

KATİLİN AKIL HOCALARI
Sadece Broder değil, kendisine ilham kaynağı olan Robert Spancer, Bruce Bawer, Fojordman ve Ted Kaçinski’nin yazdıklarından alıntılar yapan caninin, son yıllarda Avrupa’da sürdürülen çokkültürlülük, İslam ve sol düşmanlığını içeren görüşlerden beslendiği artık sır değil. Kaldı ki, bundan beslenen sadece Breivik değil. Onun gibi niceleri varlığını sürdürüyor. Bu nedenle, çokkültürlülük ve İslam düşmanlığı üzerinden Avrupa kıtasında yerli ve göçmen emekçiler arasında önyargıları ve nefreti körükleyenler, zamanla klasik ırkçı Neonazi akımlarla sınırlı kalmadı, genişledi. Şimdi, daha çok İslam ve çokkültürlülüğü kullanarak ırkçılık yapanlara “yeni sağ” ya da “sağ popülist” yakıştırması yapılıyor.
Gelinen aşamada egemen siyaset ve medya tarafından desteklenen İslam ve çokkültürlülük karşıtı görüşler, -daha bundan bir kaç yıl öncesinde “toplumun kenarındaki” marjinal gruplar ve görüşler olarak görülürken- artık “toplumun merkezi”nde bulunan partiler, politikacılar ve basın tarafından da yüksek sesle ifade ediliyor.
Sermaye partileri ve basını tarafından izlenen sistematik propagandalar ve toplumu din-etnik köken üzerinden kutuplaştırma siyaseti çerçevesinde yaratılan bu hava, Avrupa genelinde sözünü ettiğimiz “yeni” ırkçı akımların güçlenmesine yol açtı. Bunun sonucu olarak kıta genelinde, İslam, çokkültürlülük ve Marksizm düşmanlığı yapan partiler ve akımlara hızla güç kazandırdı. Bugün bu ‚yeni ırkçı politika’nın bayraktarlığını yapan partiler Hollanda, İsviçre, İtalya, Macaristan, Danimarka gibi ülkelerde hükümet ya da hükümet ortağı; İsveç, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Belçika… gibi pek çok ülkede de parlamentoda yer alıyor.

ALMANYA’DAKİ TEMSİLCİLERİ
En çok göçmenin yaşadığı Avrupa ülkesi olan Almanya’da her ne kadar halen bu şekilde federal parlamentoya yansıyacak derecede güç toplamış bir ırkçı parti olmasa da (buna rağmen diğer ülkelere göre daha örgütlü), buna zemin yaratmak için yoğun çaba harcayanlar bulunuyor. Bir zamanlar CDU’nin sağında yeni bir sağ partiye gerek olduğu şeklinde yürütülen tartışmalar bunun bir parçasıydı.
Keza, SPD üyesi Merkez Bankası eski Yönetim Kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in “Almanya Kendisini Yok Ediyor” adlı kitabında savunulan görüşler ile katil Breivik’in “manifestosu”nda dile getirilenler yüzde yüz aynı doğrultuda. Sarrazin de, Avrupa’nın bir İslam tehdidi altında olduğunu, bu yüzden de çokkültürlülüğünün gerçekçi bir çözüm olmadığını savunuyor. Üstelik, İslam ülkelerinden gelen göçmenlerin çocuklarının okullardaki başarısızlığını “genetiğe” indirecek kadar rafine şekilde ırkçılık yapıyor.
Yine bir süre önce, Başbakan Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı David Cameron açık bir şekilde “Çokkültürlülük ölmüştür/bitmiştir” dememişler miydi?
En “muteber” şahsiyetler, başbakanlar çıkıp “çokkültürlülük bitmiştir/ölmüştür” dediklerine göre, Breivik’in cinayet listesinin başına çokkültürlülüğü savunanları koyması karşısında gösterilen şaşkınlık olsa olsa iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

SERMAYE PARTİLERİ,  POLİTİKACILARI VE BASININ ESERİ
11 Eylül saldırısından bu yana Avrupa’da özellikle sağ-muhafazakar parti ve akımlar tarafından İslam ve çokkültürlülük karşıtlığı üzerinden kurulan (kurdurtulan) siyasi söylem, bugün öncesine göre çok daha fazla radikalleşmiş bulunuyor. Eskiden, “radikal” olarak tanımlanan görüşler ve şahsiyetlerin çoğu bugün artık kendisine çok satan/izlenen gazete ve televizyon kanallarında yer bulabiliyor. Irkçı akımlar ise bu uygun ortamdan yararlanarak kendi güçlerini korumak için daha radikal tarzda ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yapmaya başladılar.
Bu nedenle, Breivik’in “manifestosu” diye yazdığı saçmalıkların çoğu yıllardan beri bir kısım basın ve politikacılar tarafından dile getiriliyor, savunuluyor. Pek çok basın yayın organı da zaten “manifesto”nun çokkültürlülüğe, İslama ve sola karşı bilinen, tanınan şahıslardan kopyalandığını belirtiyor. Dolayısıyla, Breivik’in katliamı böylesi bir siyasi atmosferin sonucu olmuş; ve Breivik de, yıllardır adım adım geliştirilen bu ırkçılığın tetikçisi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yanıyla Norveç’deki katliam sadece buzdağının görünen kısmını oluşturuyor.
‚Görünmeyen‘ kısmında ise, başta ABD ve diğer emperyalist devletler olmak üzere dini farklılıkların kaşınması, ‚terörle mücadele‘, ‚kültürler-medeniyetler çatışması‘ vb. propaganda ve politikaları eşliğinde toplumun kutuplaştırılması ve korku-güvensizlik girdabı içine itilme çabaları bulunuyor.
Egemen sınıfların kendi iktidarlarını sürdürmek için izlemiş olduğu bu siyaset, gelip Norveç’te büyük bir katliama dönüşmüştür. Ve durum böyleyken, hala pişkin pişkin katliamdan siyasi olarak fayda sağlamaya, ‚güvenlik‘ konusunda eksiklikleri tamamlayarak, hak ve özgürlükler konusunda yeni kısıtlamalara gitme planları yapıyorlar…
‚Polisiye tedbirlerin arttırılarak bu tarz saldırıları önleme‘ iddiası, aslında olayın siyasi sorumluluğunu gizlemek demektir. Bu nedenle, 11 Eylül’den bu yana sermaye basını ve partilerin, yerli-göçmen, Hıristiyan-Müslüman, Leitkultur (Öncü Kültür)-çokkültürlülük üzerinden yürütülen ayrımcı-gerici politika sorgulanıp mahkum edilmeden Norveç’te yapılan katliamla yüzleşilemeyecektir.

YÜCEL ÖZDEMİR

*Manifestodaki 2083 tarihi, Osmanlı’nın Viyana’yı kuşattığı 1683’ün 400. yılı olarak seçilmiş. Yani, Viyana Kuşatması’nın 400. yılına kadar Avrupa’nın yeniden ‘ari”leşmesi gerektiğine inandığı için bu tarihi yazmış!