Dünya ekonomisi ikinci krizin eşiğinde

Serdar Derventli

Eğer neoliberal iktisatçıların, ‘borsalardaki reaksiyonlar reel ekonominin aynasıdır’ sözü doğruysa dünya ekonomisinin durumu hiçte iç açıcı değil. Her ne kadar neoliberal iktisatçılar söz konusu söylemi borsaların tavan yaptığı dönemlerde tepkileri aşağı çekmek için söyleseler de bu gerçek borsaların dibe vurduğu dönemlerde de geçerliliğini koruyor.

MİLYARLAR YANDI MI ?!
Ağustos ayının ilk üç haftasında tüm dünya borsalarında çöküşler yaşandı. Almanya’nın en büyük 30 tekelinin yer aldığı DAX tekelinde bu süre zarfında toplam değer kaybı yüzde 27,2 dolayında gerçekleşti. Deutsche Bank’ın değer kaybı yüzde 29,4 olarak gerçekleşirken, Daimler’in hisseleri yüzde 31,4 ve Thyssen-Krupp’un hisseleri yüzde 32,1 dolayında değer kaybetti. (FAS, 21.08.2011)
Dünyanın diğer önemli borsalarında da durum farklı değildi. Onlarca tekelin ve bankanın borsa değeri çift haneli yüzde oranlarında inişe geçmişlerdi.
Fakat burjuva medyanın sermaye yanlısı iktisatçıların bilgilerine dayanarak verdiği, “herkes kaybediyor” haberleri de gerçeği yansıtmıyor. Eğer DAX tekelleri genel olarak yüzde 30’a yakın değer kaybediyorlarsa, Daimler veya Thyssen-Krupp gibi tekeller borsa değerlerinin üçte birine yakın bir meblağı kaybediyorlarsa bunun karşısında kazananlar da var. Sonuçta borsada ve borsa üzerinden yapılan spekülasyonun arkasında bir taraftakilerin kaybının diğer taraftakilerin kazancı anlamına geliyor.
ABD, AB ve Japonya merkez bankalarının şefleri, “bankalar arası güven ortamı yeniden bozuldu” açıklamaları yaparak, ana faiz oranlarını yükseltmeyi düşünmediklerini söyledikleri gibi piyasaya sıcak para aktarmayı devam edeceklerini bildirdiler. Merkez bankalarının bu politikalarının kapitalist krizi aşma yolunda bir işe yarayıp yaramadığını anlamak için geriye dönüp bakmakta fayda var.

DÜŞÜK FAİZ POLİTİKASI SPEKÜLASYONA VE RANTA DAVETİYEDİR
Gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi gelişmekte olan (BRIC) ülkelerin hükümetleri de 2007 yılından bu yana sürekli piyasaya “sıcak para” sürüyorlar. 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren bankaların kasalarındaki artan devasa çürük krediler ve değerli kağıtlar, bankaların ‘normal’ çalışmalarına, yani kendi aralarında kredi alış verişine giderek engel oluyordu. 2007 yılına gelindiğinde ise bu alış veriş neredeyse durma noktasına ulaşmış ve merkez bankalarının müdahalelerine neden olmuştu.
Piyasaya “sıcak para” sürülmesinin anlamı bankalara, yatırım fonlarına ve dev sigortalara düşük faizli kredi verilmesinden başka bir şey değil. Mali sermayeye verilen krediler 2007 yılının ortasından itibaren sürekli düştü. ABD Merkez Bankası FED’in 17 Ağustos 2007’deki faiz oranı yüzde 5,25 iken bu oran 16 Aralık 2008’e kadar yüzde 0,0 – 0,25 arasına kadar düşürüldü ve uygulanan faiz oranı genelde 0,0 oldu.
FED’in aksine 2008’in ortasına kadar faizleri yükselten ve bu yolla enflasyonu düşük tutma politikası izleyen Avrupa Merkez Bankası (AMB) en son olarak 3 Temmuz 2008’de faiz oranını yüzde 4,25’e çıkarmıştı. Fakat ardından, özellikle de Eylül 2008’de Lehman Brothers’in batmasından sonra  Kasım 2008’den Mayıs 2009’a kadar 7 kez faiz oranını düşürerek yüzde 1’e kadar geriledi. Şuan ABM’nin faiz oranı yüzde 1,5 oranında seyrediyor. Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya’da ise merkez bankasının ana faiz oranları on yıllardır yüzde 0,0 ila 0,5 arası gidip geliyor. Temmuz 2007’de 5,75’e kadar yükselen İngiltere’deki faiz oranı ABD’de olduğu gibi 2007 sonunda düşmeye başladı ve Mart 2009’dan buyana yüzde 0,5 dolayında seyrediyor. (bkz. www.leitzinsen.info)
Kendi bankalarındaki duruma bakarak rakip bankaların durumunu tahmin edebilen büyük mali sermaye grupları merkez bankalarından aldıkları paranın önemli bir bölümünü yeniden spekülasyon alanına aktarırken (sonuçta en büyük kar marjı vaat eden alan buydu) diğer bölümünü ise merkez bankasında faiz karşılığı “park” etmeyi tercih ediyorlardı. Örneğin merkez bankasından yüzde 1 faiz karşılığı kredi alan bir banka bunu bir süreliğine yüzde 1,5-2 gibi faiz karşılığı merkez bankasında “park” edebiliyor.
ABD, AB, İngiltere ve Japonya merkez bankalarının, “bankalar arası güven ortamını yeniden sağlama”, “bankalar arası kredi alış verişini güçlendirme” ve bunlara bağlı olarak üretim sektörüne kredi sağlama hedefli düşük faiz politikaları (dönemsel ve geçici canlanmayı bir yana bırakacak olursak) genel olarak piyasanın canlanmasına neden olmadı. Aksine spekülasyonların artmasına neden oldu.
Eğer “düşük faiz” ve “piyasaya sıcak para aktarma” politikaları bir işe yarasaydı ABD ekonomisi bugün çok farklı yerde olurdu. Nitekim FED, 2008’den bu yana 2,3 trilyon Doları sıfır faiz karşılığında mali sermayeye sundu. (SZ. 27.08.2011)

DEVLET BORÇLARI, EURO KRİZİ -TAHVİLİ, AB EKONOMİ HÜKÜMETİ
AB genelinde “borç krizi” ve “Euro krizi” olarak tanımlanan ve böylece 2008’de başlayan ekonomik kriz ile bağlantısı yokmuş gibi gösterilmeye çalışılan sorunların çözümüne ilişkin Alman basınında sürekli yeni öneriler üzerine adeta havanda su dövülüyor.
Şu veya bu ülkeye yapılacak ‘yardımların’ (yüksek faizli kredilere “yardım” deniliyor) hangi şartlar altında verilebileceği, şartlar çiğnendiğinde ise ne gibi yaptırımları dayatılması gerektiği üzerine hemen her gün bir başka yayın organında bir şeyler okumak mümkün. Aynı zamanda haftada bir kez de şu veya bu ülkede yapılan mini zirvelerde, ikili ve üçlü görüşmelerde hükümet temsilcileri “Euro’yu kurtarıyorlar”.
Ne hikmetse her “kurtarma” haberinin ardından yeni batma haberleri gündeme hakim oluyordu. 16 Ağustos günü Merkel ve Sarkozy’nin buluşması ardından olduğu gibi. Görüşme sonrası yapılan basın toplantısını değerlendiren tv yorumcuları, “piyasalar rahat nefes aldı” demelerine nispet edercesine ertesi gün sabahtan itibaren DAX (ve diğer borsalar) tepe taklak aşağı inişe geçiyorlar.
Tabi bu söylenenler AB’nin patronlarının elini kollarını bağlayıp bir şey yapmadıkları olarak algılanmamalı. Aksine Almanya ve Fransa, bütün başta Euro bölgesi olmak üzere bütün AB’yi zapturapt altına almayı hedefleyen çok önemli adımlar atmak üzere hazırlıklarını sürdürüyorlar.
Devam eden tartışmalara, özellikle kulislerde yapılan tartışmalara bakıldığında önümüzdeki yıl “Euro Tahvili” (“Eurobond”) ve “AB Ekonomi Hükümeti” gibi önerilerin teorik tartışmaları bir yana bırakılarak pratik uygulanmasına geçilmesi kimseyi şaşırtmamalı. HB, FTD ve FAZ gibi bu konuda katı bir sermaye çizgisi izleyen gazetelere bakıldığında, gündemdeki önerilerin olabilirliği üzerine teorik tartışmaların sona erdiği ve şimdi de pratik uygulaması üzerine kafa yorulduğu görülmekte.
Almanya’da koalisyon hükümetinin küçük ortağı FDP, “Euro Tahvili ve AB Ekonomi Hükümeti’ne kesinlikle onay vermeyiz” diye basında efelenirken, CDU’nun kardeş partisi CSU, “Euro Tahvili ağır şartlar altında en son çare olarak düşünülebilir, AB Ekonomi Hükümeti’ne onay veremeyiz” diyerek sözde “kırmızı çizgilerini” çiziyor.
Gazetelerin kapaklarında bu haberler yayınlanırken iç sayfalarında ise Alman sermayesinin önde gelenlerinin çok somut hesaplar yapıyor. Anton Börner, BGA Şefi, “Euro Tahvili uygulamasıyla ödeyeceğimiz fazla faizlerle Euro’nun dağılması durumunda ihracatımızın dibe vurmasıyla yapacağımız zarar karşılaştırması yaptığımızda Euro Tahvili’nin tercih edilecek opsiyon olduğu görülüyor. Asıl karar Euro Tahvili’ne geçip geçmeme üzerine değil, nasıl uygulayacağımız konusunda verilecek.” diyerek konuya sermayenin önemli bir kanadı açısından açıklık getirdi. (HB, 15.08.2011)
AB İstatistik Dairesi Eurostat’ın 16 Ağustos tarihli dış ticaret raporunda, “Euro bölgesinde 0,9 milyar Euro dış ticaret fazlası elde edildi” deniliyor. Ancak 2011’in ilk altı ayına ilişkin rapor incelendiğinde, Almanya’nın dış ticaret fazlasının 65,9 milyar Euro iken, Fransa’nın 38,5 milyar Euro, İtalya’nın 20,3 milyar Euro ve İspanya’nın 20,1 milyar Euro açık verdiği görülüyor. Bu veriler BGA şefinin hesabını doğruluyor.
“AB Ekonomi Hükümeti” ise Alman sermayesi açısından zaten olması gereken bir olay. Tek sorun Yunanistan, İrlanda, İtalya ve İspanya gibi ülkelere direk veya dolaylı (AMB’sının bu devletlerin vadesi dolan tahvillerini satın alması gibi) yapılan “yardımlarla” ilgili şartların yerine getirilip getirilmediğini denetleyecek ve gerektiğinde yaptırımları uygulayacak bir kurumun olmaması. Asıl olarak Almanya’nın sözünün geçtiği ama güç dengeleri açısından Fransa’nın da ortak edildiği “AB Ekonomi Hükümeti” gerçekte tamda Alman sermayesinin tercih ettiği bir “çözüm”.

“HİTLER’İN YAPAMADIĞINI MODERN ALMANLAR YAPIYOR”

Almanya’nın “krizden güçlenerek çıkma” politikasına AB genelinde alttan alta tepkiler artıyor.
Spiegelonline sitesinde 30 Ağustos günü Maria Marquart imzasıyla yayınlanan bir yazıda, “kriz, Almanya’ya karşı direnişi boğuyor” deniliyor. Değişik gazetelerden ve AB politikacılarından alıntılarla verilen haberde, “yorumcuların makalelerinde, öfkeli politikacıların söylemek isteyip de söyleyemediklerini ifade ettikleri söyleniyor.
Bu arada Almanya’ya yönelik en ağır eleştiri İtalya’dan geliyor. Merkel’in Hitler bıyıklı ve SS üniformalı karikatürünü kapak yapan 100 bin tirajlı sağ görüşlü “Libero” gazetesi, “Hitler’in Avrupa’yı fethetmede askeri yöntemlerle iflas ettiği yerde bugünün modern Almanları ticaret ve finans disiplini alanlarında başarı elde ediyorlar. Dördüncü imparatorluğa hoş geldiniz” görüşünü savunuyor.
Ortak para biriminden Almanya kadar faydalanan ikinci bir ülkenin olmadığına dikkat çeken Marquart yazısında, “Almanya, komşularının sırtından geçindiği suçlamasıyla yaşamak zorunda” diyor ve Fransa, İtalya gibi ülkelerin Almanya’nın yaptırımlarını kriz nedeniyle dişlerini sıkarak sineye çektiklerinin altı çiziyor.
AB ülkelerinin liderlerinin “dişlerini sıkarak” Almanya’nın taleplerine boyun eğdiği gözle görülüyor. Fakat gözle görünen bir şey daha var o da bu ülkelerinin emekçilerinin artık bu saldırıları sineye çekme yanlısı olmadıkları. Bu kapsamda önümüzdeki dönem AB genelinde çetin mücadeleler yaşanacağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor.