Zamanın farklı kokusu

Mehmet Salim

Bugün saat yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası. Onsuz adım atmak mümkün değil. Onunla kalkıyor, yatıyor, otobüse biniyor, işe gidiyor, randevulaşıyor, yemek yiyoruz… Kolumuzdaki, duvardaki saat, kentin bir çok alanına kurulan saatler, adeta bize hükmediyorlar.  Saat olmadan neredeyse günlük hayatımızı sürdürmek imkansız gibi. Oysa zamanı sadece ölçmeye yarayan bu sihirli araç bir zamanlar yoktu ve insanlar kolunda saat olmadan yaşıyorlardı. Bugün de hala dünyanın bir çok yerinde zamanı farklı yaşayan topluluklar bulunuyor.


AVRUPALILARIN SAATİ, AFRİKALILARIN ZAMANI

Batılı sanayi ülkelerinde her saatin, dakikanın, saniyenin titizlikle hesabı yapılırken bir çok kültürde insanlar kolunda saat olmadan zamanı farklı bir duygu ile yaşıyor ya da doğadaki başka araçları dikkate alarak zamanı ölçüyor. Merkez Afrika’nın neredeyse bütün ülkelerinde zamanı saat değil, mevsimler belirliyor. Örneğin nüfusunun yüzde sekseni köylü olan Burundi’de insanlar kuraklık dönemi başlangıcını “hasat zamanı”, yağmur zamanını ise “ekim zamanı” olarak tanımlıyorlar. Bütün söz vermeler ve buluşmalar da doğal yaşama göre yapılıyor: Sabah erken buluşacaklarsa “ineklerin çayıra gittiği zaman”, öğlen buluşacaklarsa “ineklerin suya gittiği zaman” gibi. Kuşkusuz bu buluşmalar kesin değil, ama kendi ilişkileri içinde güvenilir. Yani hala çoğu Afrikalı vakti nakit olarak görmüyor. Madagaskar’ın bir çok yerinde örneğin “ne kadar sürer?” sorusuna “pirinç pişme süresi kadar” (yarım saat kadar) ya da “çekirge pişme süresi kadar” (bir anlık) gibi cevaplar veriyorlar. Bir Afrika deyimi aradaki farkı çok güzel özetliyor: Avrupalıların saati var, Afrikalıların ise zamanı.
Bugün cami ve kiliseleri saatsiz düşünmek olanaksız. Ezan ve çan, saniye aralıklarla okunur ve çalar. Oysa Burmalı rahipler sabah kalkacakları zamanı şöyle belirliyorlar. “Eldeki damarları seçebilecek kadar aydınlıksa kalkılır.”
Yeni Gine’nin kuzeyinde bulunan Trobriand Adaları’nda yılın başlangıcını yani ekme zamanını halkalı solucanın ortaya çıkması olarak alıyorlar. Solucan, her yıl bizim takvimimize göre ekim aylarının ortalarında devamlı dolunay zamanında ortaya çıkıyor.  Anadolu’da hala bugün cemre baharın geldiğini müjdeler ve aynı tarihlerde önce havaya, sonra suya ve toprağa düşer.


ÇİÇEKLERİN KOKUSU İLE GELEN ZAMAN

Takvime ihtiyaç duymayan bir diğer topluluk da Hindistan’da Andaman tropik ormanlarında yaşayan bir halk. Burada insanların aklına tarihin kaç olduğu sorusu gelmiyor. Hangi tarihte yaşadığını öğrenmek isteyen biri havadan derin bir nefes çekiyor ve ağaçların ve çiçeklerin kokusuna göre hangi tarihte yaşadıklarını biliyorlar. Böyle bir deneyim kuşkusuz doğa ile iç içe yaşamayı ve bütün kokuları tanımayı gerektirir.
Saatin ve takvimin bugünkü gibi yaygın olmadığı Anadolu’da ve bir çok ülkede insanlar doğa olaylarına göre doğum ve ölüm tarihlerini belirliyorlardı. “Çok karın yağdığı yıl”, “çok sıcağın olduğu zaman” ya da “depremin olduğu yıl” gibi olaylarla tarihi hatırlıyorlardı. Hala bugün bile Anadolu’nun bir çok köylü, resmi takvimin yanında kendi deneyimlere dayanarak oluşturdukları takvimleri hasat ve ekim dönemlerinde kullanıyorlar.
Haftanın bugünkü gibi yedi gün olmadığı zaman bir çok topluluk kendi yaşam tarzlarına göre bu döngüleri belirliyorlardı. Bir hafta bazen on gün iken, bazen de sadece üç gündü. İnka’larda bir hafta on gün iken, komşuları üç günlük bir takvim kullanıyorlardı. Çoğunlukla haftayı belirlemede yaşamsal önemdeki aktiviteler belirliyordu. Örneğin İnka’larda kurulacak pazarlar bu döngüyü belirlemede önemli bir rol oynuyordu.
Bir çok halk kültüründe dilde de zaman kavramı aynı değildir. Akdeniz çevresindeki birçok Arap ülkelerinde dilde sadece üç zaman bulunuyor. Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderililer dillerinde zamanı sadece dolaylı olarak kullanıyorlar. Örneğin “zaman”, “geç” ya da “beklemek” gibi ayrı kelimeler bulunmuyor.
Zaman üzerine incelemeler yapan araştırmacılar doğanın ya da günlük aktivitelerin döngülerine göre zamanı belirleyen topluluklar ile saate göre davranan toplulukları birbirinden ayırıyorlar. Olayların belirlediği zamanda, zamanı aktiviteler belirler. Burada zaman insandan bir duygu taşır. Oysa saat ile yaşayan topluluklarda zaman bütün duygulardan neredeyse arındırılmıştır ve sanayi ülkelerinde olduğu gibi zaman bir baskı aracı haline gelir.
VAKİT NAKİTTİR
Her şeyin saatle belirlendiği toplumlarda vakti nakite çevrilmek için vardır. Bundan dolayı her dakikanın, her saniyenin hesabı önceden yapılır. İnsanın bütün yaşamı da buna göre düzenlenir. Trenlerin-otobüslerin kalkış saatleri, çalışma süreleri, tatiller, yemek saatleri, ne zaman eğleneceğimiz, emeklilik… aklımıza gelebilecek bütün faaliyetler kara endeksli olarak düzenlenir. Burada insan bedeninin ve duygularının pek yeri yoktur. İşçi ve emekçiler uykularını almış olarak değil, çalar saat ile uyanırlar ve yorgunluklarına değil, saatlerine bakarak yatağa giderler.
Duraklara konulmuş saatler, alanlardaki saatler, işyerlerindeki saatler ya da arabalara konulan saatler insanların yaşamını kolaylaştırmak için değil, daha çok cendere altına almak için vardırlar. Sanayi toplumlarında insanlar bu yüzden hep bir koşuşturma içindedirler. Hızlı üretmek, hızlı tüketmek bir yaşam tarzıdır. Bu zamana uymayanlar ise her zaman kaybederler.
Saat insana göre değil, insan saate göre ayarlanmıştır sanayi toplumlarında. Burada insanın biyolojik saatinin hiç bir önemi yoktur. Daha çocuk doğar doğmaz biyolojik saati mekanik saate uydurulur. Annenin kısa bir süre sonra çalışmak zorunda kalması buna zorlar.  Yine vardiya sistemi bunun sonuçlarından birisidir. Bugün bir çok vardiya çalışan işçi bir hafta gece bir hafta gündüz çalışmanın bedensel zorluklarını yaşıyorlar.
ZAMANA UYUMSUZLUK
İki zaman arasındaki farkı kırsal alandan kente ya da sanayi ülkelerine çeşitli nedenlerle gelen insanlar üzerinde gözlemlemek mümkün. Fabrikadaki hızlı tempoya uymak, otobüs-tren beklerken dakik olmak, günün yirmi dört saatini planlamak çoğu göçmen için birer sorun ve bu yıllarca devam eder. Köyünde ne zaman isterse o zaman kalkan, bütün ilişkilerini çalışmalarına göre düzenleyen, gün ayrımı yapmayan bir köylünün kentte nelerle karşılaşacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Zamanın ülkeler, kültürler arasında farklı algılanması çoğu zaman yanlış anlaşmalara da yol açabilir. Örneğin Türkiyeliler arasında bir etkinliğe yarım saat gitmek çok olağandır. Bir çok kişi etkinliğin yarım-bir saat geç başlayacağını düşünerek hareket eder. (Etkinliği düzenleyenlerse bunu hesaba katarak programını düzenler.) Ya da bir doktora giderken beş-on dakikanın sorunu olmaz. Bunu hem giden kişi sorun yapmaz hem de doktor. Ama bu durum dakik olan Almanlar açısında bir sorundur ve burada yaşayan Türkiyeliler buna çok kolay uyum sağlayamıyorlar. Almanlara göre geç gelmek ‘sorumsuzluk’, ‘önemsememek’ olarak algılanırken, Türkiyeliler açısında sosyal yaşamın bir parçasıdır.
Bu durum Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde çok daha ‘vahim’ boyutlardadır. Örneğin Brezilyalılar hiç bir zaman vaktinde randevularına gitmezler. Onların hiç aceleleri yoktur bir işi yaparken. Toplu taşıma şoförlerinin yolcuları ile birlikte yolda park edip alışveriş yapmaları şaşırtıcı değildir! Meksikalılar için ise bir yere davet edildiklerinde geç gitmek gayet doğal. Zamanında gidenlere ise çoğunlukla “temizlik yapmaya mı geldin?” diye dalga geçerler. Bu durum Meksikalılar arasında sorun olmazken, özellikle Amerika’da yaşayan Meksikalılar ile Amerikalılar arasında yanlış anlaşılmalara yol açıyor. Bir saat, hatta bir gün geç gelmek Meksikalılar arasında rencide edici bir durum olarak anlaşılmazken, Amerikalılar aşağılama olarak algılıyorlar. Yazar Jorge Castaneda iki ülke arasındaki bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Zaman başka hiç bir şeyin ayırmadığı kadar iki ülkeyi birbirinden ayırıyor.”
Görüldüğü gibi zaman çeşitli kültürlerde farklı algılanıp yaşanıyor ve her toplumun farklı bir zaman kültürü bulunuyor. Saat, bu farklılıkları yok eden bir araç. Daha doğrusu zamanı kara endeksleyen kapitalizm, saat aracılığı ile bu farklılıkları yok eder. Bundan dolayı zamanı farklı yaşamak saati farklı ayarlamayı, ya da zamanı farklı tasarlamayı gerektirir.  Bu da koca bir toplumsal sistemdir.