11 Eylül’ün 10. Yılı: Geriye korku ve öfke kaldı

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne (İkiz Kuleler) ve Pentagon’a yapılan terör saldırılarının 10. Yıldönümü nedeniyle yapılan değerlendirmelere bakılırsa, “Batı cephesi”nde değişen bir şey yok. Halbuki, 10 yıl içinde olup bitenler, 11 Eylül’ün gerekçe gösterilerek yapılan katliamların, gerçekleştirilen kısıtlamaların ne kadar haksız ve yersiz olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Ancak, 11 Eylül saldırısını fırsat bilerek çekmecedeki planları devreye koyan egemen güçler, gelinen aşamada “pişmanlık” yerine, yarım kalan planlar, kesintiler üzerinde daha fazla durmayı yeğliyor.
“10. Yıl” dolayısıyla hem Almanya’da hem de diğer Avrupa ülkelerinde yapılan değerlendirmelerin çoğunda, 11 Eylül 2001’in dünyayı değiştiren gün olduğuna işaret edilirken, “kazananlar ve kaybedenler” muhasebesinde net bir ifadeden kaçınılıyor. Ne var ki; 11 Eylül’le bağlantılı olarak hayata geçirilen bir çok planın emperyalist devletlerin, silah ve petrol tekellerinin işine yaradığı, büyük siyasi ve ekonomik rant elde ettikleri; geri bırakılan ülkelerin, ezilen halkların, Müslüman ülkelerden Avrupa ve ABD’ye göç edenlerin ve genel olarak bütün emekçilerin kaybettiği açıktır.

SCHRÖDER VE FİSCHER’İN SAVAŞI
11 Eylül saldırısı gerçekleştirildiğinde Almanya’da iktidarda olan SPD-Yeşiller Hükümeti’nin liderleri Gerhard Schröder (SPD) ve Dışişleri Bakanı Joschka Fischer (Yeşiller), askeri ve siyasi açıdan Bush ve Blair’e tam destek verdiler. Alman halkının savaşa karşı tutumu ise hep görmezden gelindi, dikkate alınmadı. Ancak, işgal politikasının da içinde olduğu bir dizi uygulamanın SPD’ye faturası ağır oldu ve 2009’da yapılan seçimlerde tarihinin en dip noktasına (yüzde 23) kadar düştü. 10 yıl içinde Alman Ordusu tarafından Afganistan’da çok sayıda sivil öldürüldü. Bunların en dikkat çekeni ise, Kunduz’da 140 sivilin öldürülmesi oldu.
Bir taraftan “Almanya’nın güvenliğini Hindikuş Dağları’nda savunma” söylemiyle işgal politikası savunulurken, diğer tarafta Almanya’da çıkarılan Anti-Terör Yasaları’yla demokratik hak ve özgürlükler kısıtlandı, yerli ve göçmenler arasında önyargılar körüklendi. Dine ve miliyete dayalı kutuplaşma ve ayrımcılık had safhaya vardırıldı.
Çıkarılan Anti-Terör Yasalarına göre herkesin banka hesabının istihbarat örgütleri tarafından denetlenmesi, göçmenlerin genel güvenlik taramasından geçirilmesi, seyahat acentelerinin havayolu ile seyahat eden yolcuların listesini polis ve istihbarat örgütlerine sunması, uçaklarda sivil giyimli güvenlik görevlilerin bulundurulması, posta ve telefon üzerinden yapılan tüm görüşmelerin denetim altına alınması ve kaydedilmesi, pasaport, kimliklerin ve oturma izinlerinin kolay bir şekilde denetiminin sağlanması için çipli hale getirilmesi, iltica hakkının zorlaştırılması, aile birleşiminin ağır şartlara bağlanması ve terörle bağlantılı olduğu ifade edilen derneklerin ve yayınların kolay bir şekilde yasaklanması hayata geçirildi.
Bir bütün olarak herkesi ilgilendiren demokratik ve özgürlüklerde yapılan bu kısıtlamalar, özellikle İslam ülkelerinden gelen göçmenlere yönelik olarak siyaset ve medya tarafından özel bir propaganda eşliğinde yürütüldü, “potansiyel tehlike” muamelesi yapıldı.
Toplumun adeta korku ve endişe girdabına itildiği 11 Eylül politikaları, yerli ve göçmen halk arasındaki ilişkileri ciddi biçimde zedeler, birbirine karşı güvensizleştirirken, göçmenler, sosyal kimlikleriyle değil dini etnik kimlikleriyle tanımlanmaya başladı.
Bu yönüyle, 11 Eylül sadece uluslararası politika açısından değil, aynı zamanda iç politika ve uyum politikaları açısından da daha önce planlanan ancak hayata geçirilmeyen pek çok uygulamanın devreye konulması bakımından bir dönüm noktasını oluşturuyor.
“Anti-İslam” üzerinden propaganda yapan ırkçı akımlar da son 10 yıl içinde Avrupa ülkelerinde küçümsenmeyecek derecede güç topladı, göçmenlere karşı saldırılarda bulundu. Ve 11 Eylül sonrası gelişmeleri kendisine kılavuz edinen Anders Behring Brievik’in Oslo’da gerçekleştirmiş olduğu katliam, bütün bu propagandaların doruk noktasını oluşturuyor.
Ne var ki, gelinen aşamada sermaye partileri ve basını, hala demokratik haklarda yapılan kısıtlamalar ve göçmenlere karşı düşmanca propagandaların dozajı artırmanın yollarını arıyorlar.
10 yıldır „Teröre karşı güvenlik“, „İlkelliğe karşı uygarlık-demokrasi“ gibi ‚meşru-zorunlu gerekçelere‘ dayandırılarak kabul ettirilmeye çalışılan emperyalist planlar bu süre içinde etkilğ olmadı değil; ama geride kalan bu 10 yıl, kaçınılmaz olarak emeperyalist ikiyüzlülüğün daha geniş kesimler tarafından görülmesine de sahne oldu. (YH)

10 yıldır bitmeyen terör histerisi

10 yıldır her 11 Eylül öncesinde terör hazırlığı içinde oldukları ileri sürülen teröristlere operasyon düzenlenmesi geleneği bu yıl da sürdü. 8 Eylül günü Berlin’de düzenlenen büyük operasyonla, Filistin’in Gazze kentinden gelen ancak vatansız olduğu belirtilen 28 yaşındaki tıp öğrencisi Hani N. ile 24 yaşındaki Lübnan kökenli Alman vatandaşı  Samir M. gözaltına alınarak tutuklandı.
Terör saldırısı düzenleme hazırlığı içinde olduğu ileri sürülen her iki gencin evine yapılan baskınlar sırasında bomba yapımında kullanılmak üzere kimyasal maddenin bulunduğu ileri sürüldü. Gençler ise suçlamaları kabul etmedi. “Terörle mücadele” adı altında 2009 yılında çıkarılan “terör saldırısı içinde bulunmak” maddesine dayandırılarak gözaltına alınan kişilere karşı polisin düzenlemiş olduğu operasyon, pek çok politikacı tarafından alkışlandı.
Almanya’da son 10 yıl içinde bunun gibi nice “terör operasyonu” düzenlendi. Ancak, çoğu ileri sürüldüğü gibi sonuç vermedi.
Örneğin, 11 Eylül saldırısının 1. Yıldönümünde Heidelberg’deki ABD üssüne büyük bir saldırı düzenleyeceği gerekçesiyle büyük bir operasyonla gözaltına alınan Osman Petmezci ve Amerikalı nişanlısı Astrid Eyzaguirre’in başından geçenler bunun en somut örneği.
“Büyük terör davası” olarak başlatılan yargılamanın sonunda ne Petmezci’nin ne de Eyzaguirre terör örgütleri ile bağlantılı olduğu kanıtlanamadı. 6 ay süren yargılama sonucunda Osman Petmezci’ye hırsızlık ve patlayıcı madde bulundurmaktan 1.5 yıl, nişanlısı ise evde uyuşturucu üretimi yaptığı için 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, sonra da cezası ertelendi. Mahkemenin kararında ise her iki kişinin terör saldırısı hazırlığı içinde olduklarına dair bir tek satırın geçmemesi dikkat çekti.
Bunun gibi, gerçekte terörle ilgisi olmayan ya da olması ancak ihtimal dahilinde olan bir çok operasyonla ülke içinde yaratılan korku ve endişenin ardından Güvenlik Yasaları karar altına alınarak ya da sertleştirilerek demokratik hak ve özgürlükler kısıtlandı. (YH)

225 bin Afganistanlı ve Iraklı öldürüldü

“10. Yıl” olması nedeniyle öncekilere göre farklı anlamlar yüklenen bu yıl içinde, saldırının bir numaralı ismi Usame bin Ladin’in 11 Mayıs gecesi, ABD tarafından filmlere konu olacak bir operasyonla Pakistan’ın Abbottabad kentinde oldukça garip ve esrarengiz bir şekilde ortadan kaldırılması, belki bir nebze de olsa terör saldırısında hayatını kaybeden yaklaşık 3 bin kişinin ailesinin, yakınlarının içini rahatlatmış olabilir. Ancak, sorunu çözmediği ortada.
Dünyanın yakın tarihi açısından önemli dönüm noktalarından birisi olan 11 Eylül, bu yönüyle tarihin hızlanmasına vesile oldu. ABD başta olmak üzere emperyalist devletler tarafından dış ve iç politikada değişikler yapmak amacıyla hazırlanan ancak çekmecede bekletilen planların çoğu, 11 Eylül saldırısından sonra devreye konuldu.
İkiz Kulelere ve Pentagona ele geçirdikler uçaklarla saldırı düzenleyenlerin Müslüman oluşu nedeniyle,         Müslümanların tümü potansiyel terörist, ABD’nin denetiminde olmayan Afganistan ve Irak ise teröre destek veren ülkeler olarak ilan edildi.
İkiz Kulelere yapılan saldırının üzerinden daha saatler geçmeden gündeme getirilen El Kaide ve Taliban’ın üstlendiği Afganistan, böylesine geniş bir koalisyon tarafından 7 Ekim günü bombalanarak işgal edildi. Yetmedi, 21 Mart 2003’te, Saddam Hüseyin’in 11 Eylül saldırısını gerçekleştirenlere destek verdiği ileri sürülerek Irak işgal edildi.
“3 bin kişinin intikamını alma” ve “saldırganları cezalandırma” adına her iki ülkenin işgali kanlı oldu. Brown Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, 11 Eylül bağlantılı olarak Afganistan, Irak ve operasyonların düzenlendiği Pakistan’da toplam 172 bini sivil olmak üzere 225 bin insan öldürüldü, 365 bin kişi de yaralandı.
Öldürülen sivillerin 125 bininin Iraklı, 56 bininin Pakistanlı ve 12 binin Afganistanlı olduğu kaydediliyor. Kimi kayıtlar ise işgaller sonucunda ölen insan sayısının bu rakamın çok daha üstünde olduğunu ifade ediyor.
Brown Üniversitesi’nin raporda, ölen işgalci askerlerin sayısı ise 31 bin 741 olarak verilirken, bunların 6 bininin ABD’ye, bin 200’ünün ise diğer işgalci ülkelere ait olduğu belirtildi.
Yine raporda işgalcilerin yürüttüğü savaş nedeniyle 7.8 milyon insanın yerinden olduğu vurgulanırken bunların çoğunluğunun Irak ve Afganistan’da gerçekleştiği belirtiliyor. Savaşların maliyeti ise 3.7 milyar Doları buldu. Bu rakam ABD borçlarının üçte birine tekabül ettiği ifade ediliyor.

ABD EGEMENLERİ KURBANLARI KULLANDI
11 Eylül’de saldırıya uğrayan ve “kurban” rolüne bürünen ABD emperyalizminin saldırıya maruz kalmaktan almış olduğu “meşruluk” kısa süre içinde yok oldu. Çünkü; dünya halkları, 11 Eylül saldırısının karşılığının başka ülkeleri işgal etme, masum insanları öldürme olmaması gerektiğini pek çok kez sokaklarda ilan etti. 15 Şubat 2003’de dünya genelinde gerçekleştirilen işgal karşıtı gösterilere 10 milyondan fazla insan katıldı ve bu Guinness Rekorlar Kitabı’na da girdi.
Bu nedenle, “11 Eylül sonrası” olarak adlandırılan dönem aslında kısa sürdü ve büyük şokun atlatılmasından sonra ABD ve onun müttefikleri halklar nezdinde mahkum olmaya başladılar. Dolayısıyla, 11 Eylül’ün aynı zamanda ABD emperyalizminin gerilemesinin bir başlangıcı olduğu yönündeki saptamalar pek de haksız sayılmaz. Gelinen aşamada, devasa bütçe açığı ve borçlanma ile ekonomisi tepe taklak olan ABD, işgal ettiği ülkelerden de geri çekilme kararı almak zorunda kalmıştır. Afganistan ve Irak’tan ABD askerlerinin çekilmesine dair alınan kararlar “zafer” havasında değil, daha fazla batağa saplanmamak, yenilgiye uğramamak üzere alındığı açıktır. (YH)