AB yeniden düzenleniyor

“Yunanistan’ın Euro’dan çıkarılması” tartışmaları ve AB genelinde devlet borçlarının süratle artması sermayeye yeni olanaklar sunuyor. Alman sermayesinin en önemli örgütleri BDA ve BDI, ne Euro’dan ne de AB’den vazgeçmek istemediklerini ve “AB’yi ‘tek elden’ yönetilen politik birliğe dönüştürmenin zamanı geldiği” görüşlerini bir kez daha ortaya koydular. Sermaye temsilcileri, Yunanistan üzerinde baskıyı artırarak diğer AB ve Euro ülkelerini hizaya getirmeye çalışıyorlar. Rösler ve Seehofer’in “Yunanistan iflas edebilir”, “Euro’dan ayrılmak dünyanın sonu değil” gibi açıklamaları Yunanistan ve diğer AB ülkeleri üzerindeki baskıyı artırmaya yönelik bir tutumdan başka bir şey değil.
Alman hükümetinin, Yunanistan’ın iflas etmesi durumunda ne yapılacağı senaryoları üzerinde çalıştığı haberleri (12 Eylül 20011, Spiegel) ve Federal Ekonomi Bakanı Phillip Rösler’in “Die Welt” gazetesine yazdığı bir makalede “Yunanistan’ın kontrollü biçimde iflas ettirilmesinin yollarının aranması üzerine fikir yürütmeliyiz” demesi, Pazartesi ve Salı günleri dünya piyasalarında büyük çalkantılara yol açtı.
Financial Times Deutschland (FTD) gazetesinde yer alan, “Kredi derecelendirme kuruluşları, Yunanistan’daki aktiviteleri nedeniyle Fransız bankalarının notlarını düşürecek” haberi, başta Fransız bankaları olmak üzere bütün bankaların borsa değerlerinin düşmesine neden oldu. Dünya piyasalarındaki çalkantılar Ağustos başından bu yana devam ediyordu. Fakat Alman hükümet kaynaklarına ve kredi derecelendirme kuruluşlarına dayandırılan bu tür haberler piyasaları daha da hareketlendirdi.

SENARYO HEP AYNI
Yunanistan üzerinden bütün AB’yi etkileyen spekülasyonlar yeni değil. 2010 yılında Yunanistan’a verilmesi kararlaştırılan 110 milyar Euro hacmindeki kredinin taksitle verilmesi kararlaştırılmıştı. Ve her vade geldiğinde Yunanistan’ın AB, AMB ve IMF tarafından dayatılan şartları yerine getirip getirmediği denetleniyor ve buna göre ödeme yapılıyor.
En son olarak Haziran ayında da benzeri bir durum yaşanmıştı. 5,5 milyarlık beşinci dilimin ödenmesi, Yunanistan’ın 50 milyar Euro’luk özelleştirme kararı alması koşuluna bağlanmıştı. Yunan hükümetinin özelleştirme kararını alması ardından 110 milyarlık kredinin beşinci dilimi verildiği gibi toplam 159 milyar Euro’luk (109’u AB, 50’si ise bankalar) ikinci kredi paketi karar altına alınmıştı.
Şimdi ise birinci kredinin 8,5 milyar Euro’luk altıncı diliminin ödenmesinde yine Yunanistan üzerinde baskılar artırılmaya başlandı. Yunanistan yine zor durumda ve eğer bu para ödenmezse Ekim ayında ülke “iflasını” ilan etmek zorunda kalacak.
Her ne kadar uluslararası basında Yunanistan’a 269 milyar Euro kredi verildiği ve ülkenin hala düzelmediği üzerinden dem vurularak milliyetçi politikalar yapılsa da, gerçekte Yunanistan’a bugüne kadar verilen sadece 67 milyar Euro’dur. Tabi, bu paranın ne kadarının gerçek anlamda Yunanistan’a verildiği ve ne kadarının derhal bankalara aktarıldığı konusunda net bir bilgi yok.

SPEKÜLASYONLAR VE   PLANLAR
Kamuoyunda devam eden ve uluslararası piyasaları etkileyen birçok spekülasyon yapılırken diğer yandan AB’nin tek patronluğuna oynayan Alman sermayesi uzun vadeli ve geniş kapsamlı planlar hazırlamaktan da geri durmuyor.
Öncesi bir yana sadece geride bıraktığımız Ağustos ve Eylül aylarına bakıldığında olasılıklar üzerinden çok ciddi spekülasyonlar yapıldığı görülüyor. Şüphesiz uluslararası piyasalarda yapılan spekülasyonların bir yanı kısa vadede ciddi rant elde etmekse diğer yanı da hazırlanan planlara sağlam zemin hazırlamaktır.
Ağustos ayında uluslararası piyasalarda yaşanan çalkantıların önemli bir kaynağı da Alman kamuoyunda devam eden kriz ve krizden çıkış yolu üzerine tartışmalar oldu. Ağustos ayında önce orta ölçekli sermayenin örgütü olan Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) aralarında hükümet partilerinin mensuplarının da bulunduğu bir konferans düzenleyerek, Euro krizinde Almanya’nın sürekli ödeyen pozisyondan kurtulması gerektiği, Yunanistan’ın krediler için belli teminatlar vermesi gerektiği, Yunanistan’ın Euro ve AB üyeliği üzerine tartışılmasının tabu olmaktan çıkması, hatta en iyi yöntem olarak Kuzey Avrupa ülkeleriyle özel bir Euro Birliği üzerine durulmasını gündeme getirdi.
Tam da bu günlerde Finlandiya, ikinci kredi paketi için Yunanistan’dan özel teminat talebinde bulundu. Tongaya düşen Yunanlılar da, altın rezervlerini Finlandiya’ya teminat olarak göstermeyi kabul ettiler. Ardından Avusturya ve Hollanda’nın benzeri teminat talepleri ileri sürmesi ve DIHK’nın talepleri başta AB olmak üzere dünya piyasalarının çalkalanmasına neden oldu.
Ağustos’un ilk üç haftasında bu spekülasyonlar devam etti. 25 Ağustos’ta FAZ gazetesinde  yayınlanan bir makalede Alman İşverenleri Birliği (BDA) Başkanı Dieter Hundt, Alman sermayesinin Avrupa’dan vazgeçemeyeceğini belirtiyordu. Euro Birliği’nin politik birliğe dönüştürülmesi, ekonomi ve finans politikalarının bağlayıcı olması, Maastricht kriterlerinin geliştirilmesi ve kriterlere uymayanlara yaptırımlar uygulanmasını talep eden BDA şefi gerçekte bütün AB hükümetlerine yönelik bir şantaj için düğmeye basmış oldu.
Büyük sermayenin taleplerini AB’ye taşıyan Alman politikacılara AB genelinde gelen tepkilerse saman alevi gibi oldu. AB kurtarma fonlarına en büyük payı ödeyen Almanya’yı kızdırmaya gelmiyordu. Nitekim Almanya fonlardan ayrılırsa fonlar çöker ve borçlu ülkeler domino taşı gibi artarda devrilecekler, yani iflas bayrağını çekmek zorunda kalacaklardı.
Alman sermayesi durumun ne kadar vahim olduğunu kanıtlamak için bir kozunu daha oynadı. Almanya’nın en büyük bankasının (Deutsche Bank) şefi Josef Ackermann, 5 Eylül günü günlük ticaret gazetesi Handelsblatt tarafından düzenlenen bir konferansta, “son haftalar, bana 2008 sonunu, Lehman Brothers bankasının batmasından önceki günleri hatırlattı” diyordu.
“Eğer piyasalar rahatlatılmazsa çok kötü bir süreç başlayabilir” diye konuşan Ackermann, bankalar arası güvenin azaldığını, endüstriye yeterince kredi olanağı sunulmadığını söyledi. “Bu durumda mali piyasalarda yaşanan krizin reel ekonomiye sıçrayarak bütün alanlarda ekonomik durgunluğa yol açabilir ve ekonominin ikinci kez dibe vurmasına neden olabilir” diye konuşan Ackermann, aynı konuşmasında şu görüşlere yer verdi: “Bugün yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen Almanya gibi ihracat ağırlıklı bir sanayiye sahip olan ülke ne AB’den ne de Euro Birliği’nden vazgeçemez” dedi. Hem nalına hem mıhına vuran Ackermann’ın açıklamalarından sonra piyasalarda ki çalkantılar devam etti. Özellikle Lehman Brothers’i anması borsalardaki iniş çıkışları artırdı.
Bir yandan piyasalardaki tedirginliği artıracak tarzda açıklamalar yapan Alman sermayesi ve hükümeti, diğer yandan uzun vadeli planların hazırlığı içinde. 7 Eylül günü Alman sermayesinin en önemli örgütü olan Alman Sanayicileri Birliği (BDI), “Euro için yeni bir sözleşme” başlıklı 12 tezden oluşan bir bildirge yayınladı. Alman Hükümeti’ne AB’yi ve Euro Birliği’ni yeniden düzenleme emri veren BDI,  bu konuda hükümetin hangi adımları atması ve atarken nelere dikkat etmesi konusunda, tartışma götürmez bir tarzda taleplerini sıraladı.

“AB, ALMANYA’NIN TEK ŞANSIDIR”
Geride bıraktığımız günlerde kamuoyunda yapılan bütün tartışmaların, şu veya bu durum için hazırlanan tüm planların içeriğinden bağımsız, Almanya’nın emperyalist planlarını ancak AB ve Euro bölgesi üzerinden gerçekleştirebileceği gerçeğin bugün bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olduğunu mali sermayesi ve büyük sermayesi çok açıktan ifade ediyor.
Her ne kadar bugün Euro Birliği’nin ve AB’nin dağılma tehlikesi içinde olduğu üzerine onca makale yazılıp çizilse de Alman sermayesi ve hükümeti bunu engellemek için her şeyi yapmaya hazırlar. Alman sermayesinin küçük mihrakları, birliğin dağılmasının ve daha küçük ama sağlam bir birliğin kurulmasının en hayırlı iş olacağını söylemesi bu gerçeği değiştirmiyor. Otomobil, kimya, makine, çelik sanayisinin önde gelen tekel ve şirketleri, Deutsche Bank, Allianz ve Commerzbank gibi Alman mali sermayesinin önde gelenleri Almanya’nın dünya çapında rol oynayabilmesinin tek şansının AB olduğunu açıktan (bkz. 6 Eylül tarihli Handelsblatt) ifade ediyorlar.
Aynı zamanda AB’nin “tek elden yönetilen politik birliğe dönüştürmenin” zamanı geldiği görüşünü de açıktan ifade eden sermaye temsilcileri, Yunanistan üzerinde baskıyı artırarak diğer AB ve Euro ülkelerini hizaya getirmeye çalışıyorlar. Yunanistan politikası özellikle Euro Birliği içindeki Fransa ve İtalya gibi rakiplerini hizaya getirmek için değerlendiriliyor.
İçinden geçtiğimiz sürecin dünyanın geleceğini belirleyecek tarihi bir süreç olduğu ortadadır; emperyalist paylaşımın önümüzdeki süreçte değişik biçimlerde, yeri geldiğinde Libya’da olduğu gibi askeri güçle, yeri geldiğinde Euro Birliği’nde olduğu gibi mali güçle, yeri geldiğinde de, Sudan’da olduğu gibi bölgesel çelişkilerin çatışmalara dönüştürülerek şiddetleneceği bilinmelidir.
„Ekonomiyi kurtarmak“, „Krizden çıkmak“ adına yürütülen bu emperyalist paylaşım sürecinin gerek Avrupa’da gerekse dünyanın diğer bölgelerinde işçi ve emekçilere daha ne kadar bedel ödetip ödetemeyeceğini ise emekçilerin direniş gücü; haklarına ve geleceklerine sahip çıkma kararlılığı belirleyecektir.

SERDAR DERVENTLİ

RÖSLER SAĞ GÖSTERİP SOL VURUYOR

Bugün Yunanistan’ın “düzen içinde iflas ettirilmesinin yollarının aranması”nı gündeme getiren Rösler’in gerçekte böyle bir niyeti yok. Rösler, Alman sermayesinin emrinde olduğunu ve Yunanistan’ın parsellenmesinde önemli rol üstlendiğini geçtiğimiz aylarda ortaya koymuştu. Temmuz ayında 16 maddelik “Yunanistan için Yatırım ve Kalkınma Atılımı” planını kamuoyuna sunan ve ardından bakanlıkta Yunanlıların olmadığı bir “Yunanistan Zirvesi” düzenleyen Rösler, danışmanlarına “Yunanistan için bir Marshall Planı” hazırlamalarını emretmişti.
Daha sonra, 25 Ağustos günü ise Devlet Müsteşarı Stefan Kapferer’i Atina’ya gönderen Rösler, 6/7 Ekim günlerinde işverenlerden oluşan büyük bir delegasyonla Yunanistan’a gidecek ve özelleştirme pastasının en büyük payını kapmaya çalışacak.