Almanya’da göçmen edebiyatı

Elli yıllık göç tarihi aynı zamanda bir edebiyat geleneği oluşmasının da tarihidir. İlk kuşak yazarlar ‘mağdur’ göçmenin sorunlarını yazarken, ikinci kuşak, iki kültür arasında kalmışlığı yazdı. Üçüncü kuşağın konuları ise daha farklı.

Mehmet Salim

İnsanlar, her gittikleri yere öykülerini de birlikte götürürler. Ve öyküler değişir, yenilenir, çoğalırlar… Yaşadıkları zorluklar, acılar, sevinçler, özlemler bir şekilde dile gelir ve söylenecek türkülerin, yazılacak romanların, öykülerin, şiirlerin konusu olur. Bu, Türkiyelilerin elli yıllık Almanya göçünde de böyle. Bu yazımızda göç tarihine bir de edebiyatın gözü ile bakarak, yaşananları kuru istatistik bilgiler olmaktan çıkarmaya çalışacağız.

MAĞDUR EDİLMİŞLERİN EDEBİYATI
Ruhi Su’nun sözlerini yazdığı ve söylediği ‘Almanya Acı Vatan’ adlı türküsü göçün ilk yıllarında dil bilmeyen, ekonomik koşullardan dolayı yurdundan ayrılmak zorunda kalan işçilerin ruhsal durumunu ortaya koyan yerinde bir ifade. ‘Adama hiç gülmeyen’ bu ülkede yaşamak zordur ve çilelidir. Bu zorluk ve çileler ilk ifadelerini türkü sözlerinde bulur ve daha sonra yazılan bir çok esere de ilham verir.
Edebiyat bilimcileri ve eleştirmenleri, ‘göçmen edebiyatı’nı, konularına göre üç dönemde ele alıp inceliyorlar. Birinci dönem 1970-80 yıllarını kapsıyor. İkinci dönem 1980’den başlayıp 90’lı yılların ortasına kadar uzanırken; üçüncü dönem ise günümüze kadar olan dönemi kapsıyor.
‘Göçmen edebiyatı’ en parlak dönemini ilk dönemde yaşadı. Yüksel Pazarkaya, Bekir Yıldız, Aras Ören, Nevzat Üstün bu dönemin ilk yazarlarıdır. Bunlara daha sonra başka yazarlar da eklendi: Güney Dal, Fakir Baykurt, Habib Bektaş, Şinasi Dikmen, Yaşar Miraç, Fethi Savaşçı…
Bu yazarların çoğu, örneğin Fakir Baykurt gibi, daha önce Türkiye’de yazan ve kamuoyunda tanınan yazarlardır. Habib Bektaş, Yücel Feyzioğlu, Fethi Savaşçı, Yaşar Miraç gibi yazarlar da ilk kez Almanya’da yazmaya başlayıp ürünler verdiler. Bu yazarların çoğunun dili Türkçe oldu. Bunların içinde Kemal Kurt, Yüksel Pazarkaya, bazı eserlerini Almanca da yazdılar. Bu kuşaktan Şinasi Dikmen ise, baştan beri eserlerini Almanca yazmıştır.
Bu ilk dönemde konuların merkezinde, geride bırakılan memleket, ağır iş koşulları, yabancılık, dil bilmemenin verdiği sıkıntılar yer alır. Yüksel Pazarkaya şiir ve öykülerinde daha çok göçmen işçilerin günlük yaşam koşullarını anlatmıştır. Almanlar ile Türkiyeliler arasındaki iletişimsizlik ve kopukluğu da sık sık konu edinen Pazarkaya, ‘Ben Aranıyor’ adlı romanında ‘memleketini yitirmiş ama başka bir yurt bulamamış’ Orhan Barut’u anlatır. Pazarkaya’nın eserlerinde rastladığımız oturum izni olmayan bir işçinin, ya da resmi daireye giden göçmenin yaşadığı dil vb. zorluklar, bu dönemin tipik sorun ve gündemleridir.
Dil vb. zorluklar bu kuşağın diğer yazarları tarafından da sıkça işlenen bir konudur; Aras Ören, ‘Bitte nix Polizei’ adlı romanında turist vizesi ile gelmiş ve kaçak olarak yaşayan Ali Itır’ın yaşadığı sorunları anlatır. Kahraman Almanca bilmez ve birisi kendisine Almanca soru soracak diye ödü kopar.
Kültür farkı da sık sık işlenen konular arasındadır. Türkiye gibi bir tarım ülkesinden sanayi ülkesine gelen işçiler, kültür şoku yaşarlar. Yüksek binalar, teknik aletler, otomatikten bilet çekme gibi günlük yaşamda karşılaşılan her şey işçilere yabancıdır ve buna uyum sağlamak onlar açısında oldukça zordur. Fethi Savaşçı, eserlerinde kırsal alandan gelen göçmen işçilerin bu konuda yaşadıklarını çok güzel anlatır.

İŞÇİLER YAZIYOR
İlk kuşak yazarlar arasında bir çok işçi de bulunuyordu. Bu yazarlar karşılaştıkları zorlukları bizzat yazıp eserlerine konu yaptılar. Bekir Yıldız ülkesini terk eden işçilerin acılarını, geride bıraktıkları ailelerini konu edinir. Yıldız, Türkiye’de ‘taşı toprağı altın’ olarak bilinen Almanya’yı acımasızca eleştiren ilk yazarlardandır. Yıldız bir taraftan Türkiyeli yöneticilerin, diğer taraftan Alman sermayesinin acımazsızlığını suçlar. ‘Yaman Göç-Reform Masalı’ adlı kitabında Almanya’ya işçi göçünü Afrika’dan Amerika’ya götürülen kölelere benzetir. Ve şöyle yazar: “Afrika’dan giden siyah adamla bir tek farkımız vardı: Onları kırbaçlayarak, zorla götürdüler. Bizler kendi isteğimizle, sevinçten uçarak, tıpış tıpış gidiyorduk.” Yıldız’ın eserlerinde yansıttığı Almanya resmi neredeyse tümden olumsuzdur. Bu olumsuz resim daha sonraki kuşakların bir çok eserine de yansıdı. Özellikle 12 Eylül darbesinden sonra gelen ve yazan bir çok yazarın eserlerinde Almanya’nın bu olumsuz tablosunu görmek mümkün. Belki de bunu hep horlanan, itilip-kakılan, ayrımcılığa mahrum kalan yazarların bir tepkisi olarak değerlendirmek gerekiyor.
İşçilerin karşılaştıkları sorunları konu edinen bir diğer yazar da, 12 Mart 1971 darbesinden dolayı Almanya’ya sığınmak zorunda kalan Güney Dal’dır. Dal yurtsuzluğun yaratmış olduğu duyguyu ve çalışma koşullarının zorluklarını anlatırken, ‘İş Sürgünleri’ (Wenn Ali die Glocken läutet) adlı romanında Ford fabrikasındaki işçi mücadelesini anlatır. Romanda Alman ve Türkiyeli işçiler, patrona karşı birlikte mücadele etmelerine ve grev yapmalarına rağmen karşılıklı olarak birbirlerine yakınlık duymazlar.
Yalnızlık duygusu da bu dönem sık işlenen konular arasındadır. Memleketten, akrabalardan, eş ve çocuklardan uzak olmak ve yabancı ülkede yaşamak bir çok karakterde yalnızlık duygusunu ön plana çıkarır. Buna yabancı bir kültürü tanımamak, dil bilmemek, kendi kültürünü kaybetme korkusu da eklenince içe kapanmışlık ön plana çıkar. Bu, ‘geldikleri gibi kalmayı’ kışkırtan en büyük nedenlerden birisidir. Habib Bektaş, ‘Yaşamı Kuşatmak’ adlı eserinde yabancılar arasında kendisini yalnız hisseden bir insanı konu olarak seçer. Kahraman aynı zamanda kimlik sorunu ile boğuşur.
Kabare oyuncusu Şinasi Dikmen ise eserlerinde bütün bu eksikleri mizahi bir tarzda ele alıp işler.

TREN, KÖKSÜZ AĞAÇ, KUŞ, YOL…
Birinci kuşak yazarlar dil bilmeyen, memleketini özleyen, ayrımcılığa uğrayan, uyum sorunu yaşayan, bir kaç kuruş kazanıp tekrar ülkeye dönmeyi düşünen ‘mağduru’ eserlerinde işlediler. Yazarlar bu konulara uygun da motifler kullandılar. Örneğin bir çok yazar Almanya’daki soğuk havayı, yabancılığı, ayrımcılığı çağrıştıran bir öğe olarak kullandı. Yine ‘köksüz ağaç’ memleketinden, sevdiklerinden, çocuklarından, eşinden ayrılan göçmenleri anlatan ortak bir motif oldu.
‘Yol’ ise en çok kullanılan motiflerden birisi. Bazen kavuşmayı, özlemi sona erdirecek bir uzaklık, bazen de geçmişe bir yolculuk olarak ele alınır. Güney Dal’ın romanı ‘E-5’, o zamanlar ‘Alamancıların’ memlekete gitmek için kullandığı yolun adıdır. Romanın bütünü neredeyse yolculuğu anlatır. Yine Yüksel Pazarkaya’nın ‘Ben Aranıyor’ adlı romanında en önemli motiflerden birisi yolculuktur. Bu yolculuk bir tarafta gerçek bir yolculuğu, gurbetten memlekete dönmeyi anlatırken, diğer taraftan bir iç yolculuğu anlatır.
İkinci kuşak yazarlarda ‘yurtsuzluk’ öne çıkarken; birinci kuşak yazarlarda ise daha çok memlekete olan özlem işlenir. Bundan dolayı yazarlar “istasyon, tren, kuş, mektup” gibi motifleri sık sık kullanmışlardır. Habib Bektaş’ın bir şiirinin adı ‘İstasyon Kahvesi’dir. Sembolik olan bu kahve yabancı işçilerin buluştuğu, oyun oynadıkları ve özlemlerini dile getirdikleri bir yerdir.
Birinci kuşak yazarlar kısa bir zaman dilimi içinde ‘göçmen edebiyatı’nın temellerini atmış oldular.
Almanya’ya göç eden Türkiyelilerin yaşadığı değişim ve yenilenme edebiyat ve yazarlar  açısından da yeni bir dönemin kapısını açmıştır. İlk kuşak yazarların temelini attığı göçmen edebiyatı, ikinci kuşak yazarlar eliyle yeni özellikler kazanacaktır. Ve Almanya’nın acısı yavaş yavaş dinmeye, içinde yaşanan bu ülke artık “ikinci vatan” haline gelmeye başlayacaktır.

(Devamı gelecek sayıda)