Bu dış politikayla fatura çok büyür!

İhsan Çaralan

Başbakan Erdoğan, Mısır, Tunus ve Libya’ya doğru sefere çıktı! Herhalde bir padişah edasıyla bu ülkeleri dolaşıp gelecek. En çok da İsrail’e meydan okumayla övünüp aynı minval üstünden konuşacak. Ancak o bu kısa geziyi sürdürürken bile, Türkiye’ye Erdoğan ve hükümetinin dış politika faturası hızla büyümeye devam edecek gibi.

İSRAL’LE DÜŞMAN, ABD İLE SARMAŞ DOLAŞ!
Çünkü Türkiye’nin İsrail’le “düşman”, ABD ile sarmaş dolaş kuzu sarması politikası, çok pahalıya mal olacak gelişmelerin önünü açmış gözüküyor.
Bu maliyetini iki yönü var.
Maliyeti pahalandıran etkenlerden birincisi, AKP Hükümeti’nin, İsrail’e düşmanlığı, “Yahudi düşmanlığı”na indirgeyerek, sanki kötü olan Yahudilermiş ve İsrail’in bölgedeki rolünü, ABD’den bağımsız, kendi başına belirliyormuş havası uyandırmaktadır. Ki, bu yaklaşım, ABD’nin bölgedeki rolünü ve İsrail’in ABD’nin stratejisinin bir dayanağı olarak var olduğunu, İsrail’in stratejik bakımdan ABD’nin uzantısı olduğu için bölgede problem teşkil ettiği gerçeğini bölge halklarının gözünden saklamaktadır.
ABD BU ‘İSRAİL DÜŞMANLIĞI’NDAN HOŞNUT!
Elbette İsrail, Mavi Marmara ve Filistin konusunda İsrail hükümetlerinin kimi sorun çıkarıcı tutumlarından ve İsrail’in Ortadoğu’da bir “çıbanbaşına” dönüşmüş olmasından hoşnut olmayabilir ama bunlar, İsrail’in Amerikan emperyalizminin stratejisinin bir dayanağı olduğu ve asıl sorunun da İsrail’e ABD’nin bölgede yüklediği rol olduğu gerçeğini değiştirmez. Nitekim Türkiye de İsrail’in bölgede ABD stratejisinin dayanağı olarak silahlanmasına (Türkiye İsrail silah sanayiinin en önemli müşterisi ve İsrail pilotlarına geniş alan eğitim imkanı sağlayan bir ülkedir) ve bölgede etkinlik göstermesine karşı değildir. AKP Hükümeti’nin İsrail’de karşı olduğu, “İsrail’in bölgedeki yeni değişiklikleri anlamamış olması”dır. Bunu Dışişleri Bakanı Davutoğlu, geçtiğimiz günlerde açıkçı söyledi.

İSRAİL’LE REKABETİN FATURASI AĞIR!
İsrail’e düşmanlığın öteki yüzü ise “ABD ile sarmaş dolaş bir dostluk” sürecine girilmesidir. Kuşkusuz bu bir çelişki gibi görünmektedir ama AKP’nin, Türkiye’nin bölgede “bölgesel güç”, “bölgesel lider ülke” olmasını, ABD stratejisine bağlanmak olarak biçimlendirdiği göz önüne alındığında, burada bir çelişki yoktur. Dahası, “bölgesel liderlik” iddiasının inandırıcı olması için, İsrail’i biraz hırpalayıp “ayakların suya indirmek” gerektiğini ABD de kabul ettiğine göre, AKP Hükümeti, İsrail’le böyle cebelleşmeyi hem Ortadoğu hem de Türkiye’deki seçmen kesimi için çok verimli görmektedir.
Ancak sorunun şovu, tribünlere oynamayı aşan ve gerçekler noktasına geldiğinde kazın ayağının AKP Hükümeti’nin hesaplarıyla pek uyuşmadığı, uyuştu göründüğünde de aslında çok pahalı bir maliyete dönüştüğü anlaşılmaktadır.
Bu da “İsrail’le düşmanken ABD ile dost olma” politikasının ikinci boyutun maliyetini gündeme getirmektedir.

‘HERON’ YOKSA ‘PREDATOR’ VAR DA … KAZIN AYAĞI ÖYLE Mİ?
Bu boyutun en yakın örneği “Heronlar” tartışmasıdır. İsrail, Türkiye “savunma anlaşmasını” askıya alınca, tamir için İsrail’de bulunan 10 “Heron”u geri göndermemiştir.
Peki İsrail Heronları göndermeyince ne olmuştur: O “Türk Heronu, İsrail Heronlarından çok daha üstün. …” propagandası eşliğinde görüntüleri yayımlanan Türk Heronları devreye alınmadı! Tersine İsrail Heronu yerine ABD’den Heronların da daha gelişmiş modeli olan “predator”lar istenmiştir. Ve dahası eğer ABD isterse Irak’taki “predator üssünün” de Diyarbakır ya da bölgede başka bir ile nakledileceği de dahil, bölgede ABD’ye yeni üsler konuşulmaya başlanmıştır.
“Füze Kalkanı Sistemi”nin de bölgeye konuşlandırılacağı düşünüldüğünde “predator üssü”nün de bölgede olması doğrusu çok yakışır!
Böylece ABD’nin Körfez Savaşı’ndan beri bölgede üs isteğini yerine getirmek için ortam kıvama gelmiştir.

ADIM ADIM İSRAİL’İN YERİNE GEÇMEK
Açıktır ki, ABD Türkiye’den isteklerini sadece “predatorlar için üs” istemekle sınırlı tutamaz. Tersine ABD’nin bölgede her isteğini yerine getirmek, hatta bugüne kadar İsrail’in yerine getirdiği pek çok “pis görev” için de hevesli olmak durumunda kalacaktır. “İsrail’le rekabet”in faturası Türkiye’ye böyle çıkacak görünmektedir.
Elbette faturayı böyle ağırlaştıran ise Türkiye’nin kendi Kürtleriyle sorunu savaşla, şiddetle çözmeye yönelmiş olmasıdır. Ve hükümetleri ve öteki yönetici güçleri bunda ısrar ettikçe de Türkiye’nin ABD’nin isteklerine bir bir boyun eğmesi kaçınılmaz olacaktır. Libya’ya müdahalede NATO müdahalesine tam destek, Suriye ile savaşın eşiğine gelme, Diyarbakır’a “Füze Kalkanı Sistemi” konuşlandırma, “Terörle Mücadele Forumu”na eşbaşkanlık, şimdi de “Predator üssü”nün bölgeye nakledilmesi,… Bunlar, son altı ayda Türkiye’nin kabul ettiği ABD dayatmaları. AKP Hükümeti’nin bunları kendi zaferi gibi sunması ise işin trajik boyutudur elbette.

BU ÇELİŞKİLERİ AŞMANIN TEK YOLU: KENDİ KÜRTLERİMİZLE BARIŞMAK!
Sorunun aşılması, İsrail’e karşı gerçekten “dik durabilme”nin ilk koşulu ABD’ye karşı da “dik durabilmek”tir. Aksi halde böyle bir İsrail düşmanlığı, “şekilde de görüldüğü gibi”, İsrail’in bölgede, emperyalistlere hizmet için üslendiği görevleri devralmaya dönüşmüştür!
Ancak Türkiye’nin, hem İsrail hem de ABD’ye karşı dik durabilmesi için, kendi Kürtleriyle Kürt sorununun barışçıl çözümünü bulmak, Kürtlerin taleplerini ciddiye alıp iki halkın gönüllü birliğini sağlayan bir sürece girilmesi tek gerçekçi yoldur.
Aksi halde bugün İsrail’e diklenirken ABD’nin dayatmalarına boyun eğmek, yarın Suriye ve İran’la büyük çatışmalara girmek, giderek bölge ülkeleriyle daha derin uzlaşmazlıklara sürüklenmek “vakayi adiyeden” olacaktır. Dahası her adımda, İsrail’le çatışmayı haklı göstermek için altına girilecek yükümlülükler, dün İsrail’in üslendiği batı emperyalizminin ileri karakolu olmaktan ileri gelen görevlerin Türkiye’nin sırtına yıkılması ve Türkiye’nin bunları üstlenmesi kaçınılmaz olacaktır.

BU ‘İSLAMIN KAHRAMAN ŞOVALYESİNİ’ KİM TAKDİS ETTİ?
Son altı aydaki gelişmeler bile işlerin nereye doğru gittiğini göstermektedir. Görünen köy kılavuz istemez!
Tabii Mısır, Libya, Tunus seferine çıkan Başbakan Erdoğan, bu ülkelerin halklarına Türkiye’nin adım adım İsrailleşmesini, bölgede ABD’nin gücü olarak bölge ülkeleri için tehdide dönüştürülme stratejisini, adeti olduğu üzere, Türkiye’nin İslam dünyasının “kurtarıcı şövalyesine” dönüşmesi olarak sunacaktır. Bu gerçeklerin çok da farkında olmayan Arap halklarınca bolca da alkış ve zılgıtlarla karşılanıp uğurlanacaktır.
Ama Başbakan, bu “kahraman şövalye”ye o unvanı veren “senyörun” kim olduğu, kimin kılıcıyla (ya da kimin tarafından alnından öpülerek) takdis edildiğini söylemeden bu geziyi tamamlayacaktır!
.