İsrail’den farklı bir ses yükseliyor

Kurulduğu 1948’den bu yana dünyanın gündemine hep Filistin ve diğer Arap halklarına karşı, ABD’den aldığı tam destekle uyguladığı terör ve katliamlarla giren, bir kaç haftadır da Türkiye ile gerilimli ilişkiler içerisinde olan İsrail’den yaklaşık iki aydır eşitliğe, kardeşliğe ve barışa dair farklı bir ses yükseliyor.
Öyle görünüyor ki, gençliğin başlattığı, daha sonra değişik toplumsal kesimleri içine alarak genişleyen sosyal hareket, bundan sonra İsrail’in siyasi gündeminde rol oynayacak.
Çünkü, “terör” ve “savaş” gerekçesiyle bugüne kadar sınıfsal çelişkileri gizlemeye çalışan egemenlere karşı tahmin edilemeyecek derecede öfke birikmiş durumda.
6 Ağustos’ta yapılan ilk gösteriye beklenmeyecek şekilde 300 bin kişi katılmıştı. Bu gösteriden sonra tepkilerin yatışacağını, çadırların toplanacağını düşünenler yanıldı.
Zira, yaklaşık bir ay sonra, 3 Eylül’de yapılan gösterilere katılım katlanarak arttı ve sayı 450-500 bine ulaştı. Yani her 15 kişiden birisi sokağa çıkarak hükümete tepki gösterdi. 7.5 milyonluk ülkede 500 bin insanın sokağa dökülmesi pek olağan olmasa gerek. Hele hele İsrail için bu daha da sıradışıdır.

Örneğin, bu rakam Almanya ile kıyaslandığında 5 milyon, Türkiye ile kıyaslandığında 4.5 milyon insanının sokağa çıkması anlamına geliyor, ki o da böylesine bir dönemde, böylesi talepler için çok büyük bir rakamı ifade ediyor. Bu yüzden, 3 Eylül eylemi haklı olarak İsrail ve dünya basınında “Ülke tarihinin en büyük sosyal protesto eylemi” olarak geçti.
Yansıyanlara bakılırsa, bu sosyal hareket İsrail’in makus talihini değiştirmeye aday. Hareketin başlıca talepleri arasında her ne kadar hayat pahalılığı ve yüksek kiralar dikkat çekse de, Filistin ve diğer komşu ülkelerle eşit temelde barış içerisinde bir arada yaşama arzusu da göstericilerin talepleri arasında yer alıyor.

Der Spiegel dergisinde yer alan haber-yorumda, daha önce fanatik dinci gruplar içinde yer alan ve Filistinlilere karşı provokasyonlarda bulunan gençlerin de saf değiştirerek eylem içinde yer aldığına dikkat çekilerek, gelinen aşamada İsrailli Araplar ile birlikte el ele hareket ettiklerine işaret edilmişti. Yani, protesto hareketi içinde çok farklı ve geniş yelpazeden kesimler yer alıyor ve hepsi de sosyal sorunlar temelinde güçbirliği yaparak bir değişimin gerçekleşmesini istiyor.
Aynı haber-yorumda protesto hareketinin sembolü ve sözcüsü durumundaki 26 yaşındaki Üniversite Öğrencisi Stav Schafir de net bir şekilde bu gerçeğe dikkat çekiyor: “Politikacılar yıllardır bize bir tek sorunun Filistin sorunu olduğunu söyledi. Bu gerçek değil ve şimdi biz sosyal haklarımızı istiyoruz.”
Gerçekten de savaşın, etnik ve dinsel çatışmaların, gerilimlerin olduğu ülkelerde çoğu zaman sosyal sorunların, sınıfsal çelişkilerin üstünü örtmek çok daha kolay olabiliyor ve hak arayanlar da bu sorunlar gerekçe gösterilerek kolayca susturulabiliyor.
Ama bu kez, İsrail burjuvazisi için sosyal sorunların üstünü örtmek, toplumsal öfkeyi yatıştırmak öyle kolay olmayacak gibi görünüyor.
Zira, ülkedeki derin sosyal çelişkiler öyle kolay kapanacak gibi değil. Ulusal sosyal sigortalar kurumu tarafından verilen bilgilere göre, İsrail’de halkın yüzde 23’ü açlık sınırının altında, yüzde 29’u da açlık sınırında yaşamını sürdürüyor. Bu da, 7.5 milyon nüfusu olan İsrail’de halkın yüzde 52’sinin yoksulluk içinde yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı anlamına geliyor.
Dolayısıyla, yıllardır bütçesinin neredeyse yüzde 20’sini “savunma” adı altında silahlanmaya, savaşa ayıran İsrail’in faturayı emekçilere, gençliğe çıkardığı artık bu ülkenin sessiz çoğunluğu tarafından bilince çıkarılmış durumda. Filistin merkezli çatışma ve gerilim sürdükçe, İsrail halkı ve gençliğinin yoksullaştığı gerçeğinin göstericiler tarafından sıkça telaffuz edilmesi İsrail burjuvazisini rahatsız ediyor.
Bu yüzden de hükümetin ve belediyenin “çadır kentleri” kaldırma yönündeki tehditleri günden güne artıyor. Keza, hükümet, yükselen yeni sese kulak verme yerine ezberlenmiş şekilde “dış düşman” ilan ettiği Filistin ve diğer Arap ülkeleriyle ve Türkiye ile ilişkileri gerginleştirerek, sosyal hareketi “ülkenin güvenlik çıkarları” gereğince bastırmanın planlarını yapıyor.
Ama neresinden bakılırsa bakılsın, İsrail’de bugün ortaya çıkan sosyal hareketin asıl karakterini güçlü ve köklü bir değişim arzusu oluşturuyor. Bu nedenle, sözkonusu hareketi, diktatörleri deviren “Arap Baharından ayrı olarak düşünmemek gerekiyor. Eylemler sırasında gençlerin Che resimli t-shirtler ve bayraklar taşıması, Başbakan Netanyahu’yu Kaddafi ve Mübarek ile aynı yere koyması da hareketin karakteri hakkında ipuçları veriyor.

Dolayısıyla mevcut rejim ve onun partilerinin iç ve dış politikada değişimin önünde büyük bir engel teşkil ettiği, artık geniş kesimler arasında genel bir algı olarak yerleşmiş durumda. Hükümetin ekonomik taleplere şöyle ya da böyle yanıt vermesi durumunda bile Filistin halkıyla birlikte barış içinde yaşama arzusu başta olmak üzere, pek çok talep ve sorun varlığını sürdürmeye devam edecek görünüyor. Bu nedenle, 63 yıldır Siyonistler ve emperyalistler tarafından İsrail’e biçilen misyonu reddedenlerin bundan sonra sesini daha gür çıkarmasının olanakları her zamankinden çok daha fazladır.

Yücel Özdemir