Almanya’da göçmen edebiyatı (2)

Birinci kuşak yazarlar edebiyatın yolunu açtılar. İkinci kuşak ise bunu dil ve farklı konularla, kendi acılarıyla genişletti. Artık sahneyi alan üçüncü kuşağınsa, göçün yaşadığı toplumsal evrime paralel olarak kendine yeni bir yol açacağı söylenebilir.

Mehmet Salim

Birinci kuşak Türkiye kökenli yazarların yüzü Türkiye’ye dönüktü. Çoğu Türkçe yazıyor, oradan besleniyor ve doğup-büyüdükleri memleketi terketmenin acısını yaşıyorlardı. İkinci kuşak yazarlarsa geldikleri memleket ile kaldıkları ülke arasında yeni bir ülke edinmenin zorluklarını yaşıyorlardı. Türkiye’de ‘Alamancı’, Almanya’da ‘Türk’ en çok onlar için kullanıldı. İkinci kuşak yazarlardan Alev Tekinay bu durumu şöyle ifade ediyor bir şiirinde: “Hayali bir trende/ hergün iki bin kilometre gidip geliyorum/ kararsızım elbise dolabı ile bavul arasında/ işte tam orası benim dünyam.” Bu ‚dünya‘, ikinci kuşak yazarların hemen hepsinin eserlerine yansıyacaktı.

BİRLİKTE YAŞAMANIN ACISI

İkinci kuşak yazarlar arasında Feridun Zaimoğlu, Zafer Şenocak, Osman Engin, Zehra Çırak, Aysel Özakın, Alev Tekinay, Nevfel Cumart, Kemal Kurt, Saliha Scheinhardt, Renan Demirkan’ı saymak mümkün. Bu yazarların çoğu Almanya’da doğdu ya da küçük yaşlarda geldiler. Okulda Almanca ile büyüyen bu kuşak, eserlerini de daha çok Almanca verdi.

Okulda Almanca, evde Türkçe ile yetişen bu kuşak, iki kültür arasındaki bütün zorlukları yaşayarak büyüdü. Bundan dolayı eserlerinde daha çok ‘vatansızlık’, ‘dil’, ‘kimlik sorunu’, ‘entegrasyon’, ‘iki kültür’, ‘parçalanmışlık’ gibi konular öne çıktı. Birinci kuşağın tersine ikinci kuşakta memleket artık somut değil, soyut bir anlam kazanmıştır. Memleket artık hem burasıdır, hem de orası; ya da ne orası ne de burası.

Feridun Zaimoğlu’nun ‘Kafa Örtüsü’ (Koppstoff) adlı kitabında Mihriban şöyle der: “Bu şehirde doğdum, burada büyüdüm, burada evlendim, burada çalışıyor ve burada çocuklarımı yetiştiriyorum. Aslında kendimi burada, evimde hissetmem gerekir ama tam da öyle hissetmiyorum.”

Almanya’da ‘yabancı’, Türkiye’de ‘Alamancı’ olan bu kuşak birçok eserinde ‘Ben kimim?’, ‘Nereden geliyorum?’ ve ‘Nereye gidiyorum?’ gibi doğrudan kimlik sorununu ele alan konularla ilgilendi. Burada kimlik bazen bir bunalım, bazen bir kaygı, bazen bir olanak, bazen alışamama, bazen varolanı kaybetme ve bazen de bir uyum olarak belirir. Aysel Özakın, ‘Berlin’de Mi Yaşlanacağım?’ adlı öyküsünde, uzun süre Berlin’de yaşayan ve geldiği ülkeden uzakta yaşlanacağı kaygısı duyan bir kadını anlatır. Zafer Şenocak ‘Çift Adam’ adlı şiirinde iki kültür arasında parçalanmanın insanı ne kadar derinden etkilediğini anlatır:

„İki ayrı gezegende ayaklarım/ Dönmeye başlayınca onlar/ Beni parçalayacaklar/ Düşüyorum/ İki ayrı dünya var içimde/ Ama hiçbiri tam değil/ Kanıyorlar durmadan/ Sınırsa tam da/ Dilimin ortasında/ Bir mahpus gibi çırpınır/ Kanatırım bu yarayı.“

Birinci kuşak ‘mağdur’du ama kendilerini ait hissettikleri bir kültürleri ve uzakta da olsa bir memleketleri vardı. Oysa ikinci kuşak ‘karma‘ bir kültür edinmenin ve bununla ‘barışık’ olmanın zorluklarını yaşıyordu ve bunlarla başa çıkmak zorundaydı.

DELİKANLI ‘KANAK’LAR

Yine Zafer Şenocak’ın, ‘Tehlikeli Akrabalık’ adlı romanında kahraman Havas bir tarafta büyükbabasının mektuplarını okuyarak geçmişini anlamaya çalışır, diğer taraftan Alman eşi Marie ve Alman arkadaşları ile olan ilişkileri onun varoluşsal sorunlarını sorgulamasına neden olur. Yeni ‘memleketi’ ve Alman eşinde karar kılar ama bu yine de Havas’ı huzursuzlandırır ve rahat bırakmaz. Bu huzursuzluk, arada kalmışlık kahramana acı çektirir. Üstelik Havas Alman gibi görünmesine ve Almanca’yı aksansız kullanmasına rağmen Alman çevresi tarafından yine de yabancı olarak görülür. Zehra Çırak bir şiirinde bu arada kalmışlığı şöyle dile getirir. “Bilinir, köprülerin bir sonu olduğu/ bundan dolayı acele etmeye gerek yok/ ama köprüler en soğuk olan yerdir.”.

Feridun Zaimoğlu ilk eserlerinde iki kültür arasında kalmış ikinci kuşağın dil sorunlarını daha çok konu edindi. Zaimoğlu, ‘mağdurluktan‘ yakınmak yerine, ‘Kanake’ (Almanya’daki yabancılara, özelikle Türkiyelileri küçük görmeye, aşağılamaya yönelik bir küfür) olmayı tercih eder. Zaimoğlu ‘Kanak’ olmayı inadına kabul eder ve bunun bir başkaldırı olduğunu söyler. Romanlarında kullandığı dil de Almanca’nın kalıplarını, gramerini bozan bir yapıya sahiptir. Göçmenlerin kullandığı aksanı, sokak ağzını, argoyu estetize ederek bütün suçlamalara karşı ‘delikanlı’ bir tutum takınarak, göçmenleri küçük görmeye meydan okur. Bu ‘delikanlıca’ tutum Alman aydınlarının hoşuna pek gitmez ve Zaimoğlu’nun eserleri uzun süre görmezlikten gelinir.

Bu dönem, anadilini kaybetmek de bir sorun olarak belirir. Alev Tekinay bir yazısında şöyle der: “İki dil ile ben iki farklı insanım. Devamlı kavga eden ve hiç uyumlu olmayan biri Türk ve değeri Alman ‘ben’.”

İlk kitabını 1985 yılında yayınlayan Osman Engin de, iki kültür arasındaki sorunlara mizahi olarak yaklaşır. Eserleri bir çok dile çevrilen Engin’in kitap adları da bu mizahi yaklaşımın bir göstergesidir: ‘Sevgili Ömer Amca-Almanya’dan Mektuplar’, ‘Ölüler Döner Yemez’, ‘Don Osman Turda’, ‘Kanaken-Gandhi’ gibi… Engin’in eserlerinde varolan gerilim mizah aracılığı ile düşer.

İki kültürü bir arada yaşamasını harmoni olarak gören ve ele alan yazarlar da vardı. Türkiye’de Almanca öğrenen ve Almanya’da Alman filolojisi okuyan Alev Tekinay, ‘Ağlayan İncir’ adlı romanında aynı yerde yaşayan Alman ve Türklerin uyum içinde bir arada yaşamasını anlatır.

Renan Demirkan da ilk kitabı ‘Üç Şekerli Çay’da (Schwarzer Tee mit drei Stück Zucker) böyle bir uyumdan bahseder. Romanda hastanede doğumu bekleyen bir kadının geçmişini hatırlaması-sorgulaması konu edinilir. Çocukluğunu Anadolu’nun bir köyünde geçirmiş ve küçük yaşta Almanya’ya gelmiş kadın kahraman, ailesinin bütün itirazlarına rağmen bir Almanla evlenmiş (daha sonra boşanıyorlar) ve her iki kültürle uyum içinde yaşayan birisidir. Kızkardeşi bunu anne ve babasına bir ‘ihanet’, kendi kültürünü kaybetme, yozlaşma olarak değerlendirirken o kalbinin sesini dinler ve önyargılara karşı çıkar. Çocuğu ile hayali konuşmasında her iki kültürü birbirine karıştırır ve çocuğunun her iki kültürle büyümesini ister. Bazen çocukluğunun dağını Köln Dom Kilisesi’nin karşısına Ren Irmağı’nın yanına getirir, bazen de bunları alıp Anadolu’daki köyünün yanına götürür ve orada Goethe ve Heine’nin şiirlerini okur. Bir röportajında her iki kültür arasında büyüdüğünü belirten Demirkan, aile yaşamında bir çok çatışma yaşadığını ve bunun kendisini daha da zenginleştirdiğini söyler.

Birinci ve ikinci kuşağın ele aldığı konular arasında kalın duvarlar olmadığını belirtmek gerekiyor. Çünkü memleket, dil, kimlik, yabancılık gibi konular hala revaçtadır. Birinci kuşak bu sorunları genellikle bir topluluğun sorunu olarak ele alırken ikinci kuşak bu sorunları bireyselleştirir ve kişilerin iç dünyasına nasıl yansıdığını anlatır. Bu da edebiyat açısından önemli bir noktaydı. Akif Pirinçci ise kendi kuşağından farklı olarak polisiye romanlar yazar. Bu sorunlarsa arka planda çok silik bir şekilde görülür.

İkinci kuşak yazarlar haklarını aramak konusunda da birinci kuşaktan farklı bir tutum içine girdiler. Özellikle seksenlerde yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı özellikle Türk düşmanlığı yazarların büyük tepkisini çeker ve buna bir çok ürünle cevap verirler. Birinci kuşak yazarlar edebiyatın yolunu açtılar. İkinci kuşak ise bunu dil ve farklı konularla, kendi acılarıyla genişletti. Artık sahneyi alan üçüncü kuşağınsa, göçün yaşadığı toplumsal evrime paralel olarak kendine yeni bir yol açacağı söylenebilir.