„Wir gehören zusammen“

Türkiye ile Almanya arasında işgücü anlaşmasının 50. yılı dolayısıyla Berlin’de devletler düzeyinde 2 Kasım günü yapılan ortak kutlamada en dikkat çekici noktaların başında, hem Türkiye hem de Almanya başbakanlarının kullanmış olduğu “Wir gehören zusammen” cümlesi oldu. Üstelik Başbakanı Erdoğan’ın bu cümleyi, Almanların, “orijinal haliyle” duyması için Almanca söylemesi, “birlikte yaşam” konusunda Türkiye tarafının büyük bir çaba sergilediği havası yaratıyor.
Söylenenlere bakılırsa, Türkiye devleti, Türkiye kökenli göçmenlerin içinde yaşadıkları bulundukları topluma uyumunu sağlamak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır görünüyor.
Benzer şekilde Başbakanı Merkel de 50. yıl dolayısıyla Türkçe gazetelere verdiği tam sayfa röportajlarda, Türkiye kökenli göçmenlerin Almanya’ya zenginlik kattığını, refah toplumu haline gelmesine önemli katkılarda bulunduğuna vurgu yaptı, gönül almayla çalıştı. Hatta, “Ben Doğu Almanya’da büyüdüm. Çocukluğumda Türk arkadaşlarımın olmaması bir eksiklik” demesi, önyargıları aşmaya niyetli olduğu şeklinde okunabilir.
Her iki ülkenin en yetkili iki ağzı tarafından 50. yıl dolayısıyla yapılan açıklamaları alt alta koyduğumuzda ister istemez, “Peki o zaman sorun nedir?” diye sormadan edemiyor insan.
Ne var ki, iki ülkenin başbakanlarının kameralar karşısında geniş kitlelere verdiği bu “iyi niyet” mesajlarının gerçek hayattaki karşılığı pek bulunmuyor.
Zira, her iki başbakanın gerçek niyet ve politikasını, gösteriş amacıyla yapılan törenlerde değil; normal zamanlarda yaptıkları açıklamalar, aldıkları tutumlar belirliyor.
Bu nedende “50 yılda bir” iyi niyet temennilerinde bulunmak, “günahların” temizlenmesi, bundan sonra eski gerilim politikalarının izlenmeyeceği anlamına gelmiyor.
Türkiye devletinin, 50 yıldır Türkiye kökenli göçmenlere yönelik izlemiş olduğu politikanın özünden “bir milim” dahi sapmadığını söylersek pek de abartmış sayılmayız. 50 yıl önce daha çok döviz sağlamak üzere Almanya’ya ucuz işgücü olarak verilen işçiler, son yıllarda “lobi politikasının” figüranlarına dönüştürülmek isteniyor. Bunun için de, göçmenler üzerinde etkisini artırmak için devlet ne gerekiyorsa onu yapıyor. En son başbakanlığa bağlı kurulan Yurtdışında Yaşayan Türkler ve Akraba Toplulukları Dairesi’nin icraatları tam da bunun ifadesi.
Dolayısıyla, Almanya’da da hükümet çizgisindeki kimi kurum ve kişilerin “Terörü lanetleme” adı adlında Kürtlere ait dernek ve işyerlerine yönelik saldırıların olması tesadüf değildir.
Eğer Erdoğan gerçekten, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin bulundukları ülkelerin halklarıyla birlikte uyum içerisinde yaşamasını istiyorsa, onlar üzerinde ekonomik ve siyasi güç olma politikalarını bir yana bırakmalı, sadece göçmenlerin Türkiye’den kaynaklanan bürokratik sorunlarını çözecek tarzda hizmeti kendisine birincil görev olarak almalıdır. Bunu yapmadığı takdirde “Wir gehören zusammen” demenin pek de bir anlamı ve değeri bulunmuyor.
Aynı durum Başbakan Merkel için de geçerli. 2005’ten beri başbakanlık koltuğunda oturan, sembolik düzeyde uyum ve İslam zirveleri düzenlemekten öteye geçmeyen Merkel, buna karşın birlikte yaşamı engellemek ve Türkiye kökenli göçmenlerin kendisini bu ülkeye ait hissetmemesi için adeta elinden gelen her şeyi yaptı. Daha kısa bir süre önce söylediği “çok kültürlülük iflas etmiştir” sözü öyle kolay unutulacak gibi değil.
Tabii, iki başbakanın „Wir gehören zusammen“ ifadesinde buluşması kendileri açısından bir bakıma doğrudur; zira, ikisi de yerli ve göçmenleri yakınlaştırmak yerine uzaklaştırmaya hizmet eden politikaların savunuculuğunu yapmak gibi bir ortak paydaya sahiptirler. Beraber olmadıkları ise, ister Alman ister Türk olsun emekçi halk kesimleridir. Ve bu kesimler, farklı etnik ya da dini kökenden olsalar da, aynı ihtiyaç ve çıkarlara sahip emekçiler olarak, iki devletin aralarına koyduğu engelleri aştığı ölçüde „wir gehören zusammen“ sözü gerçek anlamına kavuşmuş olacaktır.

 

Yücel Özdemir