Irkçılıkla hesaplaşma vakti

 

Devletin istihbarat birimlerinin 2000 yılından bu yana sistematik olarak cinayetler işleyen bir gruptan nasıl olup da haberdar olmadığı şu sıralar en çok sorulan soruların başında geliyor. Ancak ortaya çıkan bilgi ve belgeler cinayetlerin hiç de devletin bilgisi dışında olmadığını ortaya koyuyor. Olay devletin ırkçı örgütlerle ilişkisini sorgulamasını gerektiriyor.

 

YÜCEL ÖZDEMİR
4 Kasım günü Eisenach’ta yapılan banka soygunundan el koydukları 70 bin Euro ile kaçarken yakayı ele veren Nasyonalsosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) üyeleri Uwe Mundlos ve Uwe Bönhandt’ın geride pek çok soru işareti bırakacak şekilde ölü bulunması, bir kaç saat sonra da Zwickau’da kaldıkları evin suç ortakları Beate Zschäpe tarafından “belgeleri yok etme” gerekçesiyle ateşe verilmesi, son yıllarda karanlıkta kalan pek çok ırkçı cinayetin üzerindeki perdeyi kaldırdı.
Yakılan karavanın içinde 2007’de Heilbornn’da öldürülen polis memuru Michele Kieserwetter’in tabancasının, evde ise 2000-2006 yılları arasında 8’i Türkiyeli biri Yunanistanlı olmak üzere 9 göçmen esnafın katledilmesinde kullanılan “Çeska” marka tabancanın bulunması adeta pandora kutusunun açılmasına neden oldu. Aynı evde ayrıca DVD’lerde 9 Haziran 2004’te Köln’ün Mülheim semtindeki Keup Caddesi’ne bombanın da bu örgüt tarafından konulduğu ortaya çıktı.
Daha başka cinayet ve saldırıların da bu ırkçı grup tarafından yapılmış olabileceği tahmin ediliyor. Bunlar arasında Ludwigshafen’de 3 Şubat 2007’de meydana gelen ve 9 kişini hayatına mal olan yangın da bulunuyor.
DEVLETTEN HABERSİZ NASIL OLUR?!
Devletin istihbarat birimlerinin 2000 yılından bu yana sistematik olarak cinayetler işleyen bir gruptan nasıl olup da haberdar olmadığı şu sıralar en çok sorulan soruların başında geliyor. Irkçı örgütlerin yöneticiliğini yapan, bu nedenle de özellikle Doğu Almanya’daki istihbarat örgütleri tarafından tanınan Uwe Mundlos ve Uwe Bönhardt’ın devletten habersiz izini kaybetmesi ve sonra da cinayetler işlemesi elbette hiç kimseyi ikna etmiyor. Tam tersine, 4 Kasım’dan sonra ortaya çıkan bilgi ve belgelerde söz konusu grubun istihbaratla ilişki içinde olduğu, en azından Hessen Eyaleti Anayasayı Koruma Örgütü’nin maaşlı bir çalışanın en az 6 cinayet sırasında olay yerinde olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, katillerin ve onların birlikte çalıştığı bazı isimlerin de istihbaratla bağlantılı olduğu artık biliniyor. Bu nedenle, devletin cinayetlerden habersiz olduğu şeklindeki açıklamalar gerçeği ifade etmiyor.

 

 

KURBANLARA SUÇLU MUAMELESİ
Özellikle göçmen esnaflara yönelik gerçekleştirilen cinayetlerin araştırılması konusunda yaratılan bulanıklık da bunun bir ifadesi olarak görülebilir. Birbiriyle ilişkileri bulunmayan, tek ortak noktaları „yabancı“ olan esnafların katillerinin ortaya çıkarılması adına yapılan çalışmalarda, soruşturmalarda daha çok “mafya”, “uyuşturucu”, “kadın ticareti”, “kumar” gibi kriminal olgular üzerinde yoğunlaşan emniyet ve istihbarat birimleri, bu çerçevede adeta mağdurlara ve geride kalan ailelerine suçlu muamelesi yaptı. Basına açıklamalarda bulunan Dortmund’lu kurban Mehmet Kubaşık’ın eşi ve kızı, cinayetten sonra nasıl bir polis terörüyle karşı karşıyla kaldıklarını anlattılar. Tepki olarak da olayın açığa çıkmasından sonra kendilerini ziyarete gelmek isteyen polisi evlerine almayı kabul etmediler.
Bir, iki, üç değil toplam 9 cinayette aynı tavrı sergileyen soruşturma komisyonu, Keup Caddesi’ndeki bombalı saldırıyı ise Türk-Kürt çatışması şeklinde lanse etmişti. Cinayetler ve sonrasında yapılan incelemelere bakıldığında, ortada tesadüfi bir durumun olmadığı kendiliğinden anlaşılıyor.

 

KORKU, ENDİŞE, KRİMİNALİZE POLİTİKASI
Bu durumda, devletin istihbarat örgütleri tarafından da bilindiği pek kuvvetli bir ihtimal olan bu cinayetlerin neden işlendiği, arkasında hangi politikaların yattığı sorusu haklı olarak geliyor. Cinayetlerle her şeyden önce göçmen esnaflar arasında korku ve endişeye yol açabilecek bir huzursuzluk yarattığı açıktır. Her an her küçük esnafın kafasına susturucu takılmış tabancanın dayatılabileceği duygusu yaratılarak, korku ve endişe içerisinde bir hayat sürmelerine yol açılmıştır. Dahası, olayın soruşturma biçimiyle cinayetlerin kriminalize edilmesi, zaten göçmenler hakkında yayın olan görüşü pekiştirmiş, medya da buna göre bir yayın yapmıştır.
KARA LEKEYİ SİLMEK İÇİN GERÇEK BİR YÜZLEŞME ŞART
Göçmen esnafları katleden ırkçı bir terör örgütünün olduğunun açığa çıkmasından sonra hükümet cephesinden adeta timsah gözyaşları dökülmeye başladı. Yıllardır göçmenleri hedef haline getirerek, toplum içinde dışlanmalara yol açan özellikle muhafazakar partiler, konuyu yine salt güvenlik soruna indirgeyerek „acilen teknik tedbirler“ alınması gereğini öne çıkardılar. Ne var ki, Neonaziler ile istihbarat örgütleri arasındaki sistematik ilişkinin sora erdirilmesi, faşist NPD içindeki ajanların çekilerek yasağın önünün açılması konusunda henüz bir uzlaşma sağlanabilmiş değil.
Özellikle istihbaratla ırkçı örgütler arasındaki bağ adeta Almanya’nın adeta değişmeyen devlet politikası. Irkçı örgütlerin üstüne gitmek yerine, denetim altında varlıklarını sürdürmelerini sağlama; gerektiğinde siyasi bir enstrüman olarak kullanma biçimindeki bu politika, ortaya çıkan çarpıcı gerçekler ışığında ciddi bir biçimde sorgulanmayı ve hesaplaşılmayı gerektiriyor.
Başbakan Angela Merkel, cinayetlerle ilgili yaptığı ilk açıklamada yaşananları “Almanya’nın utancı” olarak tanımladı. Bu utancın silinmesi için nelerin yapılacağı henüz belirsiz. Ama biliyoruz ki, Alman sermayesi her ırkçı ve yabancı düşmanı saldırıda olduğu gibi, ırkçılıkla gerçek anlamda mücadele yerine, ülkenin dünyadaki imajıyla ilgileniyor. Saldırının ülkenin imajı, yani ekonomik çıkarlarını zedelemesinden kaygı duyuluyor. Bu ülkenin ölen yurttaşları onların pek umurunda değil.
SORUMLULAR HESAP VERSİN
Bugün, ırkçıların 9 göçmen esnafı, istihbarat örgütlerinin bilgisi dahilinde katletmesiyle gerçek anlamda yüzleşme ancak, ırkçı örgütlerle güvenlik birimleri arasındaki ilişkilerin hiçbir engel olmaksızın soruşturulup hesabının verilmesi; başta NPD olmak üzere bütün ırkçı-faşist örgütlerin yasaklanarak dağıtılmasını gerektiriyor. Bunun önüne çıkarılacak her engel yeni cinayetlere, katliamlara davetiye çıkarmak anlamına gelecektir. Irkçı örgütlerin kapatılması konusu, hukuksal-teknik bazı sorunlarla açıklanamaz; ya da „sadece kapatmak çözüm değildir“ şeklindeki demogojilerle geçiştirilemez.
Sorun ırkçılığa karşı tavizsiz olup olunmayacağı; ırkçılığın üstüne gitmede ne kadar kararlı olunup olunmadığıyla ilgilidir.
Irkçılığa zemin hazırlayan politika ve uygulamalara karşı yerli ve göçmen halkın beraberce karşı koyması; işyerinde, okulda, semtte hayatın her alanında etnik ve dini köken ayrımcılığına karşı açık ve net tavır alınması ve sadece „yabancıları“ değil Alman emekçileri ve halkının da düşmanı olan ırkçılığa ve faşizmi geriletmenin asıl güvencesi olacaktır.

 

6 YILDA 9 CİNAYET
Almanya’da „Ceska“ tabancasıyla öldürülen ve „Dönerci ciyaneti“ olrak bilinen saldırıda hayatını kaybeden esnaflar:

9 Eylül 2000: Nürnberg’te 38 yaşındaki çiçek satıcısı Enver Şimşek susturucu takılan silahla öldürüldü.
13 Haziran 2001: Nürnberg’te 49 yaşında Abdurrahim Özdoğru kurşunlara hedef oldu.
27 Haziran 2001: Katiller, bu kez Hamburg’ta Süleyman Taşköprü’nün manav dükkanındaydılar. 31 yaşındaki Taşköprü, kurşunlanarak öldürüldü.
29 Ağustos 2001: Münih’te 38 yaşındaki manav Halil Kılıç başından vurularak öldürüldü.
25 Şubat 2004: Rostock’ta döner dükkanında çalışan Yunus Turgut öldürüldü. Turgut’un Almanya’da daha ikinci haftası dolmamıştı.
9 Haziran 2005: Nürnberg’te döner dükkanı işleten 50 yaşındaki İsmail Yaşar’ın ceseti tezgahın arkasında bir müşteri tarafından bulundu.
15 Haziran 2005: Münih’te Yunan kökenli 41 yaşındaki anahtarcı Theodoros Bulgaridis öldürüldü. Bulgaridis, cinayetlere kurban giden Türk ve Kürt kökenli olmayan tek mağdur.
4 Nisan 2006: Dortmund’da büfe sahibi Mehmet Kubaşık öldürüldü. Evli ve 3 çocuk babası olan 39 yaşındaki Kubaşık, işyerinde başından vurularak öldürülmüş şekilde bulundu.
6 Nisan 2006: Kassel kentinde internet kafe işleten 21 yaşındaki Haliç Yozgat tabancayla öldürülmüş olarak bulundu.

 

 

NPD için ikinci yasak başvurusu yapılacak mı?

Kamuoyunda “Zwickau Hücresi” olarak adlandırılan ırkçı grubun açığa çıkarılmasından sonra, bu grupla bağlantılı olduğu belirtilen faşist Alman Milliyetçi Demokrat Parti (NPD)’nin yasaklanması için Anayasa Mahkemesi’ne ikinci kez başvuru yapılması gündeme geldi.
2002’de SPD-Yeşiller Hükümeti tarafından yapılan başvuru sırasında, bu partinin yasaklanmasına gerekçe gösterilen kişilerin önemli bir bölümünün istihbarat elemanı olduğu ortaya çıkmış, bu nedenle de başvuru reddedilmişti.
İkinci bir başvurunun yapılabilmesi için öncelikli olarak NPD içinde yer alan ajanların (Ajanların oranın NPD’nin üye sayısının yüzde 10-15 kadarı olduğu ileri sürülüyor) çekilmesi gerekiyor. Hıristiyan Demokratlar bu talebe yıllardır karşı çıkıyor. Ancak, şimdi bunun mümkün olduğunu çeşitli eyalet içişleri bakanları da  açıklamaya başladı. Ancak, buna ne kadar yanaşacakları belli değil. Daha önce yasakla sorunun çözülemeyeceğini belirten Yeşiller Partisi ise son olaylarla birlikte yasağa yeşil ışık yaktı.
Öyle anlaşılıyor ki; uzun bir süre daha NPD yasağı kamuoyunda tartışılmaya devam edecek. Antifaşist örgütler de yıllardır ırkçı partinin yasaklanmasını talep ediyor ve bu temelde kampanyalar sürdürüyor.
MERKEZİ BİLGİ BANKASI KURULACAK
Irkçı cinayetlere ilk tepki olarak federal düzeyde bir “Neonazi Bilgi Bankası”nın oluşturması konusunda uzlaşmaya varıldı. Daha önce radikal İslamcılarla karşı kurulan bilgi bankasının benzeri Neonaziler için kurulacak. Buna göre eyalet istihbarat örgütleri, Neonazilerle ilgili ellerindeki bilgileri merkezi bilgi bankasına iletecek ve bütün eyaletler bu bilgilerden yararlanabilecek.
“Zwickau Hücresi”nin elamanlarının eyalet istihbarat örgütlerinin kendi aralarındaki iletişimsizliğinden ötürü bir kaç kez kurtulduğu ileri sürülüyor.
TAZMİNAT ÖDENECEK
Federal Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, Neonaziler tarafından katledilen göçmenlere tazminat ödeneceğini açıkladı. Parayla acıların dindirilemeyeceğini belirten Leutheusser-Schnarrenberger, devletin kurbanların yakınlarıyla dayanışmasını göstermek amacıyla bu adımı attığını söyledi. Bakan, soruşturma sonucunda bugün bilinenden daha fazla kişinin söz konusu Neonaziler tarafından katledilmesinden endişe ettiğini de dile getirdi. İstihbarat örgütlerinin çalışmalarını denetleyen Federal Parlamento Kontrol Komisyonu Başkanı Thomas Oppermann da yaptığı açıklamada, kurbanların yakınlarına tazminat ödenmesi gerektiğini ifade etti. Oppermann, ayrıca halen gözaltında tutulan Beate Zschäpe’nin İtirafçılık Yasası”ndan yararlanmasının önünü açarak, bildiklerini anlatmasını sağlamasını gerektiğini ifade etti. (YH)